Defalarca göz göze gelmiş olmalıyız seninle. Körlüğümü bağışla! En son o mavi yeşil suların oralarda Bakışmıştık susan gözler Ve konu...
Affet!
Defalarca göz göze gelmiş olmalıyız seninle.
Körlüğümü bağışla!
En son o mavi yeşil suların oralarda
Bakışmıştık susan gözler
Ve konuşan yüreklerle.
Kendi etrafımda dönerdim ben,
Çocuktum bilmez miyim?
Yenice yapmış beni Tanrı
Ve koyuvermiş bilmediğim bir yere.
Ellerimi kollarımı tanıdım ilk evvel,
Sana geline değin.
Tanıyıp tanıyıp da
Bırakıvermek gerekirmiş.
Ve aslında
Hep kendimi ben bildim
Oysaki öyle mi ya?
Dedim ya yenicek doğmuş gibiydim,
Yaşım kemale ermiş olsa da.
Affet beni!
Yokluğumu varlık
Varlığımı ben
Kendimi insan bildiğimden
Tüm bu kördüğümüm.
Affet beni!
Alevler yutana değin
Hep "ben" dedim
Ve kaçırdım seni.
Sonsuz uzayın dönen feleklerinde!
Hep uzaktın bana.
Ah nereden bileyim?
Uzak olanın kendim olduğunu sana.
Aramızda koca bir ben, ben, ben.
Elimde balta varmış, keser varmış.
Vursaymışım o kaskatı balçıktan varlığa!
Putum kendim kendime.
Affet beni!
Büyümedim hala.
Ellerim uzanırcasına anaya babaya,
Uzanıyorum sana.
Affet beni!
Bak dizlerimin üstündeyim şimdi
Bu dünya hep kara etti içimi
Kara gri sisten koca bir perdenin ardından
Seyreyledim ben evreni.
Ah bu savaş!
Yıkılası benlerin
Göklere ulaşmaz çığlıkları!
Ben bir hata imişim
Fakat ya şimdi, ya şimdi?
Aidiyetim yıldızlara!
Aidiyetim yıldızlara!
Bu bakışı iyi bilirim ben! Ürkütücü sakinliğinin altında yatanı! Akkordan kalan kıvılcımlar Fışkırır göz bebeklerinden Ve dudakları mü...
Fırtınadan Sonra
Ürkütücü sakinliğinin altında yatanı!
Akkordan kalan kıvılcımlar
Fışkırır göz bebeklerinden
Ve dudakları mühürlü
Kalbinden yol bulup
Çıkamasın diye hüznü.
Hangi mavi daha hüzünlü
Gözlerin mi, deniz mi, gökler mi yoksa?
Yaşam mı verir rengini mavinin
Yoksa elem ve keder mi?
Çıkarırsan hayattan kasveti
Geride kalan nedir?
Ne?
Bir avuç neşe, bir avuç toprak.
Yol verirken yaslı toprak gamlı göğe
Neden beni salmaz geriye?
Toprak kadar kara,
Gök kadar maviden kalakalan
O göz bebeklerindeki son ve sarı kıvılcım mı ola?
Ağlama dedim sana
Sarıl bana
Uzaklaştığın her adımda
Biraz daha körelir yüreğin
Ve daralır nefesin.
Kaçma benden dedim sana
Bu gök kubbenin altında
Yalnız Sen ve ben
Kimse yok başka.
Fakat bilmem mi?
Sarar elbet mavinin acısı
Karanın kasveti
Ve morun bilgeliğinden çok evvel
Kızıldır tan yeri
Ve tüm bunların içinden
Çıkarıp giysini
Yükselirken feleklerden birine
Ya da düşerken toprağın en dibine
Hatırlamayacaksın bilmem mi beni!
Asılı kalacağım havada bir anlığına
Ve sonra uçuracak yel beni.
Ya şimdi gel ya da hiç
Yok olmadan evvel
Son bir anı için.
.
Bir kelime kalsın benden geriye Bir akis belli belirsiz. Bir cümle dahi istemem ben Uzun uzun anlatmaya ne hacet! Yankı gibi boş ...
Benden Geriye
Bir kelime kalsın benden geriye
Bir akis belli belirsiz.
Bir cümle dahi istemem ben
Uzun uzun anlatmaya ne hacet!
Yankı gibi boş duvardan geri çarpan
Bir fısıltı kalsın isterim
Hiçliğin sessizliğinde
Duyulan yarım yamalak
Ve bölen dipsiz
Sus pus karanlığı.
Asam yok benim
Ve de kırık kılıcım.
Ruhum küsmüş
Ve de solmuş gözlerim.
Öyleyken bile,
Henüz sönmeyen
Ve sönmeyecek kutlu alevden
Bir kıvılcım kalsın geriye.
Henüz göçmeden ben,
Tutuştursun bedenleri
Ve de çıkarsın gerçeği.
Ben ki yokum aslında.
Yokluğum kalsın geriye
Varım ben diyenlere
Kötü bir şaka.
Üst üste binen zamanların
Aciz bir kuluyum ben
Ve kaybolmuş olsam da
Yalancı sonsuzluğun evinde
Bir ümit kalsın geriye
Ölümlünün kurtuluşuna dair.
Korku nereye kadar bağlayacak kanatlarımızı? İki kelamı elinden alınan insanoğlu, Kırık ve burkuk yüreğindeki o koca yalnızlıkla, Ner...
Uçmak Varken Göklere
İki kelamı elinden alınan insanoğlu,
Kırık ve burkuk yüreğindeki o koca yalnızlıkla,
Nerelere koyacak sonsuzluğa ulaşmak isteyen ruhunu?
Kim hesabını verecek?
Kim usul usul ağlayarak yastığında
Sabahı edecek?
Kanatları yolunmuş,
Bacakları tutmaz olmuş,
Ruhunun alevi kora dönmüş,
Güneşi, ayı unutmuş,
Koca evreni bir kenara koymuş
Ve küçücük bir şeyin büyük öfkesinin
Esiri olmuş öyle mi?
Göklere sığmaz insanoğlu,
Toprağın kara büyüsünün
Ve de her yerde kol gezen kötülüğün
Kulu olmuş öyle mi?
Zihnimin içinde, Daha önce hiç tanımadığım biri, Elinde asa ve de kafasındaki taçla, Emreder gibi bana. Duyuyor gibi olsam da Kara...
Aptal
Zihnimin içinde,
Daha önce hiç tanımadığım biri,
Elinde asa ve de kafasındaki taçla,
Emreder gibi bana.
Duyuyor gibi olsam da
Karanlığın en derininden gelen
Puslu sesini
Anlayamam manasını.
Ben mi yoksulum
Ve de yoksunum servetinden?
Sen mi ayrık tuttun beni Kendinden?
Her yakarışımda
Dizlerimin üzerinde
Ve de her kara günümde
Yalvarırken sana
Sen mi ayırdın beni
Yoksa ben kendime mi tuzağım
Uzağından kutlu sana?
Etme eyleme!
Her adımım bir geri dönüş,
Her hareketim senden kaçış,
Ve bana geri dönüş.
Eli kolu kırılasıca amansız bir döngü!
Etme eyleme!
Bir yol göster!
Bir el ver!
Karanlığın sır dolu rahminden
Doğacak küçücük bir aleve razıyım ben.
Velev ki o alev yaksın beni.
Ben doğmadan ölüydüm.
Yaşarken de ölüyüm
Ve öleceğim tekrar tekrar
Ölü doğup
Canlı öleceğim.
Ey hüznün çaresi!
Ey yaşayan!
Canlılığın cevheri!
Bir el ver!
Bir el ver!
Bilmiyorsun ki sen! Yağmur vardı dışarıda, Yaprakların üzerinde tatlı usul dans eden. Sarı çiçekler vardı o sevmediğin sarmaşıkt...
Balçık Adam, Balçık Kadın
Bilmiyorsun ki sen!
Yağmur vardı dışarıda,
Yaprakların üzerinde tatlı usul dans eden.
Sarı çiçekler vardı o sevmediğin sarmaşıkta
Ve yanında mor laleler.
Bilmiyorsun işte!
Serçeler yıkandı bir bir
Yağmurun altında.
Kanatlarından saçıldı,
Parıl parıl damlalar.
Bilmiyorsun dedim ya işte!
O serçeler var ya o serçeler
Senden benden büyük gibiler bazen.
Sen yoktun ya,
Nereden bileceksin?
Nereden bileceksin?
Nasıl anlatayım bilemedim.
Çoğu zaman tek arkadaşım onlar.
Sarı çiçek, mor çiçek
Ve o minicik serçeler.
Öylece durup dururken
Neşe doluyor kalbim.
Nereden bileceksin?
Sen ki onu tek kelimenle
İkiye üçe dörde bölensin!
Bazı kırıklar...
Ah nereden bileceksin?
Öylesine ağır ve acı gelir ki bana
Lafını dahi edemem.
Hem ben gene de
Yükümü sana vermek istemem.
Dedim ya işte!
Nereden bileceksin ki?
Dilim sadece
Öfke ile dönerken,
Tatlı laf çıkmaz hiç.
Hele ki derdini hiç anlatamaz hiç.
Fakat öyle işte!
Bu toprak, bu balçık, bu çamur
İkimize de fazla bilirim ben.
Bilirim, bilirim de
Bilemedim bi çaresini.
Görmesek balçığı,
Seni ve beni çıkarsak aradan.
Ah o zaman bileceksin!
Ah o zaman bileceğim işte ben!
Fakat şimdilik böyle bu işler,
Kalpte saklı tüm sırlar.
BÜYÜCÜ Sonsuzlukta, Sonlu yaşamların tohumlarını Atmış adı bilinmeyen. Ve büyüyünce onlar Biz doğduk, Sonsuzdan sonluya göç...
BÜYÜCÜ
Birkaç kere sevilmişimdir belki ben. Hiç unutmam babam işten eve geldiğinde, Bisiklet vardı elinde, Çok sevindim ama çok. 'Çok ...
Sevmeseniz de olur!
Birkaç kere sevilmişimdir belki ben.
Hiç unutmam babam işten eve geldiğinde,
Bisiklet vardı elinde,
Çok sevindim ama çok.
'Çok başarılı olduğundan aldım'
Deyince babam,
İlkin anlamadım.
Fakat sonradan anladım.
İlk dersimi almıştım.
Koşulu varmış ödüllerin
Ve her çalan zile koşmamalıymışım.
Dedim ya çok az sevildim ben.
Komşunum kızı vardı,
Hani herkesin gözbebeği.
Hiçbir zaman onun gibi olamadım.
Eh olamayacakmışım da hiç.
Böyle böyle gördüm ben trajedideki komediyi
Sizin olsun dedim tüm meslekler
Ve çeşit çeşit rakamlar
İşte o zaman fark ettim
Birkaç kere bile sevilmediğimi.
Her daim mevcut komşunun kızları,
Oysa ki bana bir gülme alıyor görünce onları.
Pek şanlı pek şöhretli,
Fakat gördüm ben asıl yüzleri
Ve onların nezdinde insanların çirkinliğini.
Hiç sevilmemişim ya meğer ben
Bu da tam doğru değil.
Rüzgarın sesi sevdi gibi beni.
Uğulduyor kulağımda öğütleri.
Yağmur arkadaşım oldu
Bulutlarla beraber.
Ve nazlı nazlı sallanan ağaçlar
Üzerindeki baykuşlarla
Selam mı ettiler bana
Yoksa ben mi sandım öyle?
Konuşacak gibi oldum onlarla.
Tam anlaşamasak da galiba hissettim;
Tatlı tatlı gülümsemelerini.
Ve ardımdaki taş
Bir kez olsun inlemedi benim yükümden
Ne de şu ulu dağ sessiz kaldı gözyaşlarıma.
Sevildim galiba ben.
Sessizce!
Ama öylesine güzel ki
Siz hiç sevmeseniz de olur .
Bir gün daha yaşayacağım, bir koca gün daha. Selam vereceğim yeni doğmuş kutlu güne Ve çim tanelerine çam kozalaklarının üzerindeki B...
Bir Gün Daha
Bir gün daha yaşayacağım, bir koca gün daha.
Selam vereceğim yeni doğmuş kutlu güne
Ve çim tanelerine çam kozalaklarının üzerindeki
Bir gün daha yaşayacağım, bir gün daha.
Gülümseyeceğim kalkar kalkmaz aleviyle saran güneşe
Ve denizin üzerindeki köpük köpük olmuş dalgalara.
Bir gün daha okşayacağım benim tekirin tüylerini
Ve göz göze geleceğim bir kayık dolusu insanla.
Bir gün daha yaşayacağım, uzadıkça uzayan koca bir gün
Ve gece yatmadan evvel el edeceğim yaşlı aya,
Bir yanıp bir sönen küçümen yıldızlara.
Kİ çok, çok büyükmüş onlar meğer
Bir gün daha yaşayacağım
Ve yaşatacağım seni
Sadece bir gün
Koca yürekli, minik bedenli canlılığa
Kollarımı açacağım kocaman.
Bir gün daha yaşayacağım, bir gün daha!
Göreceksin bak!
Gece çökünce üzerimize,
Yıldızlardan örtü, aydan fener,
Karanlıktan yatak yapacağım bize.
Ki aydınlık çökünce üzerimize
Çoktan uyanmış olmalıyız.
Kaybetmedik biz.
Henüz çok yeniyiz.
Öğreneceğiz.
Ruhumun her zerresini yaymadan tabiata
Bir kez daha uyanacağım göreceksin.
Çıkmış o yıkık dökük harabe evden, Ardına bile bakmadan Bir zamanların umut ekip, rüya biçtiği taş duvarlarının arasında, Kara bir kedi öy...
Yakarış
Çıkmış o yıkık dökük harabe evden,
Ardına bile bakmadan
Bir zamanların umut ekip, rüya biçtiği taş duvarlarının arasında,
Kara bir kedi öylece dolanırken.
Fakat 'orada bırakacağım'dediği tüm üzüntüyü, kederi ve elemi ,
Taşıyormuş yanında ve karanlığa rağmen,
Ölüme ve hastalığa inat,
Pembe dantelli incecik bir bluzla beraber
Hasır geniş şapkasını geçirmiş kafasına,
Elinde minik minicik bir çanta ile kafa tutmaya çıkmış yola.
Kime karşı, neden, nasıl bilinmez.
Etrafta nazlı, sayılı günlerine rağmen gururlu bir şekilde
Kafalarını sallayan sarılı beyazlı papatyalar,
En az onun kadar naif ve en az onun kadar gururlu.
Neler neler, hangi sırları anlatmışlar ona, işitmemiş, duymamış,
Sanki hiç çıkmamış gibi o harabeden
Aklında taşımış tüm o anıya dönmüş anları.
Ve giderken yolda, yalnız kalmamış ya hiç,
Çimenler dahi eğmiş boyunlarını,
Onun üstlerinden geçen minik minicik adımlarından bağımsız.
Bir diyeceği var belli demişler,
Bir derdi var büyük demişler,
Konuşmuşlar aralarında fısıltıyla.
Gürültücü rüzgar dahi söndürmüş sesini,
Minik bir fısıltıya dönüştürmüş koca gümbürtüsünü.
Yalnızmış ya değilmiş aslında,
İzleyeni çok onun, seveni de var belli.
Fakat o görmemiş hiçbirini, yalvaran bakışlarını
Ne rüzgarın fısıltısını duymuş ne papatyaların tiz çığlığını.
Hepsi bir ağızdan ‘yolun sonu değil’ dese de ardına bakmıyormuş hasır şapkalı kadın.
Bulutlar şekil değiştirip durmuş,
Kafasını kaldırsa ah biraz keşke,
Toprak oynamış ayağının altında,
Sallanmış biraz, fakat devam etmiş o yolda.
Deniz kıyısına vardığında öylece çökmüş ya çakıl taşlarının üzerine,
Ağlamışlar hep birlikte.
Deniz tuzu mu daha tuzlu, gözyaşı mı yoksa? ‘En çok kim ıslatacak’ diye sormuş ‘bu dertsiz umarsız koca koca kayaları? Ben mi yoksa sen mi?’’
Cevap yok denizden, köpürmüş sadece, sinirden mi kederden mi? ‘Tamam hazırım ben de’ demiş, ‘Boyun eğdim ulu Tanrıya, boyun eğdim hayata, büyük olmadığımı öğrendim, zerreden farksız bedenimi salacağım koca tuzlu maviliğe’
Biz vardık ardında, öylece izledik onu,
Kalbimizde hançer saplı
Durduramayız onu
Dilimiz mühürlü
Konuşamayız onunla
Ve kollarımız tutmaz
çekemeyiz onu.
Fakat gene de var gücümüzle yaydık içimizdeki
‘Dur gitme,
Yaşamaya mecbursun
O seni çağırana kadar’.
Duydu mu bizi bilmem,
Ensesinde duyduğu ılık, ıpılık ürpertiyi
Anladı mı bilmem.
Biz kimiz asla söylemem.
Fakat durdu;
Islanmış kırmızı pabuçlarıyla
Kıyıda öylece durdu.
Tuza ve suya boğdu tüm kıyıyı
Hıçkıra hıçkıra büyüttü dalgaları
O zaman anladık, o da bizden biri.
Ve deniz yaladı yuttu tüm kasabayı.
Siz bilmeseniz de, siz görmeseniz de
Her an her şey sil baştan yıkılır buralarda
Siz yapılışına şahit olursunuz.
Hep var sansanız da
İçinizden birileri
Varoluşun büyük acısına katlanamayıp
yıkar tüm dünyaları.
Biz biliriz.
Biz görürüz.
Tüm yapılışların ve tüm yıkılışların şahidiyiz.
Alaş!
Tanrı, içimizde,
Tanrı sizinle.
Tanrı bizimle
Ve Tanrı, kendisi bilmese de
Hasır şapkalı kadınla.
Esindaş
Tepemden geldi gelen. Ben aşağıya bakar iken. Gökten geldi gelen Ben zelzele bekler iken. Yerin dibine gireceğim derken Göktepenin üstüne çı...
Baykuşun Sanrısı
Tepemden geldi gelen.
Ben aşağıya bakar iken.
Gökten geldi gelen
Ben zelzele bekler iken.
Yerin dibine gireceğim derken
Göktepenin üstüne çıkan ben.
Yerimden memnun idim
Çok olsa toprak derdim, kum derdim.
Kül derdim, toza döner, uçuşurdum.
Gene de her halukarda
Yerde idim, yürür idim, koşar idim
Bacaklarım tutmayacaktı
Gözlerim görmeyecekti
Kollarım uzanamayacaktı
Bir zaman sonra, bir zaman sonra.
Fakat birdenbire
Gözlerimdeki gözyaşı
Göğe uçuverdi
Buhar oluverdi.
Ayaklarım kesildi yerden
Kollarım uzandı göğe
Nereden bileyim ben uçmayı
Kuşlar gibi süzülmeyi
Olsa olsa bir baykuş olurum ben
Çok olsa öylece tüner
Gamlı yaşlı izlerim kara toprağı
Fakat nafile!
Baykuş dahi olamadım
Yerden sıyrıldı kemiklerim
Topraktan sıyrıldı derim.
Kumdan sıyrıldı gözlerim
Ve ben her şeyi gördüm.
Seni ve seni ve seni ve beni.
Uzaklaşacağım derken
Göğün en tepesinden
En yakını gördüm ben.
Ve en içine bakınca cismin
Sonra kişinin
Kayboldum ben.
Öyle bir mesafe varmış ki,
Göremediğinden çok yakın sanarmışım
Öyle bir sanrıymış ki;
Uyuyup uyanıp gene sanarmışım
Sanıp sanıp sanrışırmışım
Ve bu sanrışma esnasında,
Gerçeği ucundan tutup, burka burka
Yalan edermişim, edermişsin.
Ve yalanı bir uçtan bi uca bağlayıp
Yana döne yaşarmışım, yaşarmışsın.
Bitmeyen yalanların içinde
İçinin de en içinde
Sonra tekrar içinde
Yeni bir yalan başlarmış.
Öyle gördüm ben,
Gördüğümün yalancısıyım ben.
Alem gerçek değil ki
Benim dediğim gerçek olsun.
Esindaş
O günün ertesi günü, Bir sonraki gün olmadan evveli. Şimdiden sonra, sonradan önce Ben hem var iken, hem yok iken. Katledilmemden hemen sonr...
Ağlak Bulut
O günün ertesi günü,
Bir sonraki gün olmadan evveli.
Şimdiden sonra, sonradan önce
Ben hem var iken, hem yok iken.
Katledilmemden hemen sonra,
Doğumumdan hemen evvel.
Ne ölü, ne diriyken
Ve ben Tanrıyı bilirken
Ve Tanrı beni sever iken,
Beşiğe düşmemden asırlar önce,
Ya da hemen sonra.
Bilirmişim her şeyleri.
Yıldızları, güneşleri ve de ayları.
Yüreğimde kocaman kocaman delikler yok iken
Ve de nedenselliklerle,
Hürafeler ve de yalan yanlış hayallerle
Dolmadan evvel.
Korku nedir bilmezmişim
Yalnızlık nedir, acı nedir
Ağrı nedir, gözyaşı nedir
Ölüm nedİr, yaşam nedir
Büyük nedir, küçük nedir
Ak nedir, kara nedir,
Bilmezmişim.
Bilip bilip gene bilmezmişim.
Bildiğimi de bilmezmişim.
Bilmeme gerek yokmuş,
Ne hacet kara toprağa!
Yaslı göğe!
Ağlak buluta!
Çok az bir an sonra
Ya da anlar anlar anlar sonra
Ya da tüm anlardan önce
Bilmeme gerek kalmadığında,
Siz, biz, onlar,
Diğerleri ve ötekileri
Hep bir edeceğim aklımla.
Acıları yükleyeceğim
Yaslı, yaşlı ve kanlı buluta
Başka bir gezegende
Tekrar yağmaması adına
Tek bir sözle
Yok edeceğim onu.
Az biraz daha sabret hele!
Az biraz daha!
Esindaş
Tanrı gözünü kırptı Ve tam o anda ben, Doğdum, büyüdüm ve öldüm. Her ölümümle Doğdum. Her doğumumla öldüm. Arada uğradığım Rüya caddesindeki...
Rüya Sokak
Tanrı gözünü kırptı
Ve tam o anda ben,
Doğdum, büyüdüm ve öldüm.
Her ölümümle
Doğdum.
Her doğumumla öldüm.
Arada uğradığım
Rüya caddesindeki
Sarmaşıkların arasına dolandım.
Rüya caddesinde gözümü açtım,
Uzun uzun uyumuşum,
Ömürler boyu,
Ölümler boyu
Asırlar boyu,
Tanrının saniyeleri
Benim tüm hayatımmış meğer,
Uyanınca farkettim.
Sonra sonra gördüm ki;
Gök maviymiş.
Ama bildiğiniz gibi değil!
Bildiğim gibi değil!
Parlak, ışıltılı bir mavi
Yeşil ya da gri.
Ve pamuk pamukmuş bulutlar.
Kırmızılı, turunculuymuş yerler.
Bazı bazı yere inermiş gök
Islanırmış toprak,
Bazı bazı göğe çıkarmış yer
Kızıllaşırmış gök.
Yer neyse gök oymuş
Ve gök neyse yer o.
Yansırlarmış birbirlerine.
Ve tüm yansımalarla bir
Yanılsamalar doğarmış
Zihinlerimizin içine.
Ve tüm dünyalar
Döner dururmuş.
Bizim için, bizle beraber.
Rüya caddesinde gözümü açtım.
Ve şimdi tekrar uyuyacağım.
Hatırlamazsam eğer
Sonsuza kadar derler.
Sonsuza kadar
Dönüp duracakmışım.
Su gibi,
Buhar gibi, buz gibi.
Hoşçakal mavi ve kızıl
Unutursam affedin.
Unutmazsam beni de alın.
Esindaş
Sabahın altısı, uykuya kapatamadığım gözlerimi Denize açtım iyice. Dünyanın sonu gelmiş gibi bir havada, Rüzgarla büyüyüp, kabaran dalgaları...
İstavritin Kanatları
Sabahın altısı, uykuya kapatamadığım gözlerimi
Denize açtım iyice.
Dünyanın sonu gelmiş gibi bir havada,
Rüzgarla büyüyüp, kabaran dalgaların üzerinden,
Gecenin karanlığı henüz tam çekilmemişken,
Doğup doğmamaya kararsız güneşin
Sarı, kızıl kanattığı bulutlara dalan gözlerimi
Yavaşça ovuşturdum.
Gök renkli, fırtına renkli deniz
Yıkıp geçmek istercesine
Ağzından köpükler çıkararak hırçın ve öfkeli
Bana yöneltti ellerini.
Uzaklaşmadım geri
Üzerimdeki canlılık denen ağırlığı
Yer çekiminden sonsuza değin
Kurtarmak adına
Karanlık sulara izin verdim.
Gecelerdir kapatamadığım gözlerimi
Kapattım suyun soğuk grisinde.
Yer çekimini böylece kovarken ben
Balıkçı teknesinden pek ufak bir istavrit
Sıçradı önüme,
Minicik yüzgeçleriyle set çekti denizin öfkesine.
Ve durdu birden.
Küçücük bir balığa teslim oldu
Koca su.
Şaşırdım, bıraktığım bedenimi
Geri topladım.
Ve sordum:
"Şu kadarcık bedeninle nasıl karşı koydun
Şu koca suya
Ey be küçük balık"
Ve konuştu:
"Ben bir balık değilim
Şekilden şekile girenin ta kendisiyim.
Sanma ki yer çekimini toprağa gömülerek yenebilirsin.
Ne de suya.
Önce uçmayı öğren yaşarken
Keza göğe yükselmeden,
Ne çamurdan ne de topraktan imal bedeninden kurtaramazsın kendini."
Ve uçarak gitti balık.
Ben; kanatsız ve ıslak
Geri döndüm mecbur.
Ve uyku tutmaz gözlerim saatlerce kapalı
Uyudum, uyudum, uyudum.
Rüyalarımda hep uçtum, hep uçtum ve hep uçtum.
Esindaş
Oradaydım. Soğuk ve yağmurlu bir kış günü, Dış tarafı çamurdan pislenmiş Kerpiç bir evin içinde. Duvarda dayıma gönderilmiş Artist fotoğrafl...
Kaçış
Oradaydım.
Soğuk ve yağmurlu bir kış günü,
Dış tarafı çamurdan pislenmiş
Kerpiç bir evin içinde.
Duvarda dayıma gönderilmiş
Artist fotoğraflı kartpostallar.
Kenardaki bir ayağı kırık, tozlanmış masanın üzerinde
Pilli, anteni kopmuş bir radyo.
Ne bir kanal çeker, ne doğru düzgün çalışır.
Tahtadan divan üzerine kurulmuş dedem.
Ninem mutfakta kararmış, dibi tutmuş
Sahanlardan birinde mis gibi tereyağlı yumurta yapmış
Başka şey yemem diye söylenince ben.
Tezek kokuyor ev.
Hemen yan tarafta; boynunda nazar boncuklu kolyesiyle sarı kızın ahırı
Ve bir kümes, içinde; el bebek, gül bebek
Bakılan, sevilen tavukların olduğu.
İnek insandan daha değerli burada.
"Onsuz insan ne eder"
Der durur ninem.
Bense sömestir tatilinde burada olduğum için,
İçimden bilmem nelere nelere lanet eder halde,
Oflayarak puflayarak dolanıyorum daracık odanın içinde.
Tahta pencerelerden su giriyor içeri.
Tiksiniyorum içeriye dolan su birikintisine bakarken
Sobaya sokuluyorum biraz daha.
Dakika sayıyorum, saat, gün.
Ve şimdi ise
Saya saya 40 yılı devirdim
Köyden eser kalmadı,
Sarı kızdan.
Nenemim bizden daha değerli tavuklarından.
Velhasıl ne dedemden, ne nenemden.
Fakat aklımın bir köşesinde ben
Bir türlü sevemediğim o yerden
Ayrılamıyorum bir türlü.
Ve tarladaki yemyeşil buğday başaklarının arasında
Uzanarak gökyüzüne bakmaktan ötesini
Hayal dahi edemiyorum.
Acınası, içinden çıkılamaz
Kahrolası bir döngüye hapsolmuş
Zavallı, en zavallı, pek zavallı
Bu insan,
Aklını buğday başaklarının orada kaybetmiş
Ve zıvanadan çıkmış bir makinenin içinde,
Boynunu sıkarken görünmez eller,
Zihninin içinde
Hep oraya kaçmış.
Esindaş
Kıpkırmızı battı güneş, Değişik bir sessizlik, Öyle ki; gün batımını iple çeken kuşlar dahi sessiz. Oracıkta beni bekleyen Karalanmış bir ka...
Gerçekliğe Acıyorum
Kıpkırmızı battı güneş,
Değişik bir sessizlik,
Öyle ki; gün batımını iple çeken kuşlar dahi sessiz.
Oracıkta beni bekleyen
Karalanmış bir kaç kelime ile mi kızıl derinliği sorgulayacağım,
Şimdi şu anda kamaşan gözlerimle, uğuldayan kulaklarımla,
veyahut da haberci bulutun ağzından dökülmeyen lafları anlamaya çalışacağım,
Yer yeksan olmuş zihnimle.
Yer kızıl, gök kızıl.
Korkmuyorum hayır,
Kutsal ve ulvi olandan
Düz,dümdüz gerçekliğe
Düşüşümü yadsıyorum sadece.
Dönüşümün ve düşüşün ülkesine
Yuvarlanarak varıyorum.
Vararak var oluyorum.
Düşerek ve kayarak,
Her rüyadan,
Her gün batımından, her gün doğumundan
Saniyeler sonra
Gözlerimi gerçekliğe açıyorum.
Acıyarak, acıtarak.
Esindaş
Kalbini çok kırmışım, Kalbi yerinde Kocaman koskocaman bir delik varmış Öyle dedi bana. "Her şeyi, beni dahi Yutacaksın o vakit" d...
Kalbi delik
Kalbini çok kırmışım,
Kalbi yerinde
Kocaman koskocaman bir delik varmış
Öyle dedi bana.
"Her şeyi, beni dahi
Yutacaksın o vakit" dedim
"Kara kapkara bir deliksin sen."
"Hem" diye ekledim,
"Bir insanın kalbi
Örgü şişi ile delinebilir mi hiç?
Ben ki;
Dünyaları örüyorum belki,
Seni ördüğüm,
Şu pencereden dışarıyı izleyen
Karman curman renkli kediyi ördüğüm gibi.
Ya da kimbilir,
Beynimi örüyorumdur.
Minik minik ilmekler, düğümler atıyorumdur
Kaygının, endişenin olduğu yerlere.
Tıpkı yaraya yapıştırılmış
Yara bantı misali
Kapatıyorumdur zihnimden akan zehri.
Yamadır belki, tutmaz.
Peki öyle bile olsa
Tüm yaşantımız,
Ya tutarsa'ya bağlı değil midir?
Senin, benim ve diğer herkesin."
Ve ekledim; "Yanlışın var,
Örgü şişi ile kalp kırılmaz
Kalbine iyi bak,
Çoktan kırılmışsa eğer, sen fark etmeden
Birleşen yerleri hissetmişsindir,
Kalbi olduğunu hissedince insan,
Hüzün de basar, acı da, sevgi de, öfke de.
Örgü şişine şükret sen."
Esindaş
Uykusundan uyanan bir kızın hikayesi bu, Başlangıcı buymuş, Gecenin zifiri karanlığındaki güneş. Sonunu göremesem de demiş, Gördüğümü anlata...
Sarmaşık Uyanış
Uykusundan uyanan bir kızın hikayesi bu,
Başlangıcı buymuş,
Gecenin zifiri karanlığındaki güneş.
Sonunu göremesem de demiş,
Gördüğümü anlatacağım herkese
Fakat kimse yokmuş aslında.
Güneş doğmuş gecenin ortasına
Uykusundan uyanan kızın penceresinden içeriye,
Bir kaç dal ile beraber,
Bir kaç ışık demeti.
Yatağından doğrulmuş,
Pencereden dışarıya uzanmış.
Kollarına dolanan sarmaşıklarla beraber,
Çizgi çizgi beliren sapsarı kör ışık.
Nefes almadığını farketmiş,
Gündüzün gece, gecenin gündüz olduğunu.
Ölmemiş, eminmiş
Ya da değilmiş, kim bilirmiş?
Ölü neymiş, diri neymiş?
Oradan oraya geçmiş gibi,
Yatağından öylece doğrulup,
Kendini saran sarmaşıklarla,
Gece doğan güneşi heybesine katıp,
Ayrılmış gariplikler ülkesinden.
Esindaş
Geldi kızılca kıyamet! Hiçbir şey olmayacakmış gibi Sakince oturan Habersiz insanların üzerine. Yağdı kızıl korlar. 'Daha dün' dedi ...
Önce Vatan
Geldi kızılca kıyamet!
Hiçbir şey olmayacakmış gibi
Sakince oturan
Habersiz insanların üzerine.
Yağdı kızıl korlar.
'Daha dün' dedi birisi;
'Şuracıkta koyun otlatırdım.
Sütü pazarda kaç paraya satacağımın derdi ile boğuşurdu zihnim.
Toprak benimdi ama, su benimdi, hava benimdi.
Hiç geçirmedim aklımdan,
Ben sütün parasını düşünürken
Alacaklar koyununu benden,
Alacaklar toprağımı benden,
Suyumu, havamı benden!
Keşke dedim içimden,
Önce vatan deseydim,
Önce vatan.'
Kıpkızıl toprak
Ve kan ağlayan bulutlar,
Bir olmuş halkın
Kalbine ve bedenine saplanmış o hançer için
Bizden daha dertliler,
Bizden daha üzgünler!
Sahip çıkmalıyız onlara
Etraflarında çember oluşturup,
Geçit vermemeliyiz kahpe kurşuna.
Esindaş
Tablonun içinden geldi kız, Tuzlu saçlarını evin içine silkeledi. Yaralanmamış ne ruhu, ne de bedeni. Neredeyim ben diye sordu. Bakışları ti...
Mavi Kız
Tablonun içinden geldi kız,
Tuzlu saçlarını evin içine silkeledi.
Yaralanmamış ne ruhu, ne de bedeni.
Neredeyim ben diye sordu.
Bakışları titrek, bakışları saf.
Yanlış gelmiş olmalısın dedik,
Tabloda deniz vardı,
Birdenbire yarıldı ortadan
Ve sen çıkageldin.
Fakat burası sana uygun değil dedik hepimiz.
Geri dönmelisin
İyiliğin ve güzelliğin ülkesine,
Buranın kokusu bir kere sindi mi üzerine,
Geldiğin yer geri almaz asla seni
Kan, öfke, hiddet, kibir
Sen bilmezsin bunları
Ve iyisi mi bilmeden git, hemen şimdi.
Siz de gelin benimle dedi ıslak kirpikleriyle
Hayır dedik buradayız biz,
Kapıları kollarız
Kirlenmesin diye geldiğin yer.
Bir gün bir kaç iyi insan
Buradan umudumuzu yitirince
Kapıdan geçip, sonsuza kadar kilitleyeceğiz.
Tamam dedi mavi tuzlu kız
Denizin içine daldı
Ve deniz tablo oldu
Ortadan kayboldu.
Esindaş





















Sosyal Ağlar