11 Ağustos
Yatak odamın penceresi sonuna kadar açıktı ve karanlığın cevheri ay, bir demet beyaz ve parlak ışınını yatağımın başucuna göndermişti. Gözle...

Yatak odamın penceresi sonuna kadar açıktı ve karanlığın cevheri ay, bir demet beyaz ve parlak ışınını yatağımın başucuna göndermişti. Gözlerim açık mıydı, kapalı mıydı farkında değildim fakat her koşulda başımın üzerindeki ışınların zihnimin derinliklerine daldıklarının farkındaydım. Hareketsiz kalmıştım, sesimi çıkarmam mümkün değildi. Korkuya rağmen çok güzel bir his, bir nevi kutlu bir huzur tarafından zihnim ele geçirilmiş gibiydi ve zihnimin içinden konuştu benimle, bir melodi gibi, defalarca dinleyip unuttuğum bir müzik gibi, kelimelerle değil, çoktandır duyup duyup umursamadığım bir şarkı ile konuştu benimle
-Bu bir rüya biliyorsun değil mi? Eninde sonunda uyanacaksın, kat kat birbirinin içine girmiş tüm o rüyalardan kafanı kaldırdığında, hala bir rüya daha kalmış olacak. –Uyanmak istemiyorum, kaçmak istiyorum, beni yakalayamasın istiyorum. Kafamı kaldırmamak, gözlerimi açmamak, o malum boşluk canavarıyla karşılaşmamak istiyorum. Ah, hayır, yardım et bana. Beni bulamasın. Fakat gün geçtikçe yaklaşıyor biliyorum, nefesini hissediyorum ensemde. Gitme, kal, karşılaşamam onunla. Korkuyorum çok, uyandırma beni.
-Hayır, hayır, hayır. Sakın!
Nefes nefese kalktım.
Altı üstü bir rüyaydı, uyanmak istediğim rüyalardan biri, hiç uyanmak istemediğim bir rüya daha var ki, zihnimin bir kenarında tozlu raflarda öylece duran bir hikayeyi bana tekrar tekrar dinletmeye çalıştığını fark etsem de, değişikliğe olan korkuyla karışık direncimle dinlediğimi yaşamaya devam ediyorum.
Zor bela kahvemi yaptım ve kaç gündür dışarı çıkmadığımdan ve de biraz da ferah bir nefes almak istediğimden kendimi istemeyerek de olsa dışarı attım. Yılların elma ağacı sapsarı kurumuş dallarıyla sanki bana hayatın asıl ve gizlenen tarafını anlatır gibiydi, karşısına geçtim ve oturdum. Üzerinde kurtlar dolanıyordu, elmalar çürümüş olmasına rağmen, kupkuru dalların arasında sarımsı-kahverengimsi renkleriyle hala daha ağaca tutunma gayreti içindeydiler, oysa ki çoktan yere düşmüş olmalı ve toprağa karışmaya başlamalıydılar? Tıpkı ben gibi, direnç gösterdikleri belliydi gelecek olana. Fakat kaçış nereye kadar? Bahçe duvarı yer yer çatlamaya başlamıştı bile.
Beni saran garip, yeni ve değişik hislerle oturakaldım bahçede. Güneş o kadar parlaktı ki, uzun süre kalınca net görememeye başlamıştım çevremi hatta bir zaman sonra ortamın loşlaşmaya başladığını fark ettiğimde de bunu gözlerimin güneş ışığına alışmasına yordum ve kahvemi yudumlamaya devam ettim. Aradan 10 dakika geçti geçmedi bahçede yeşil olan ne varsa solmaya ve sararmaya başladı fakat enteresan bir şekilde elma ağacı gitgide parlaklaşıyor ve yeşeriyor gibiydi. Yeşil canlı ve hayat dolu gördüğüm ne varsa tüm renklerini kaybediyor ve kendilerini yer çekime bırakıyorlardı. Elma ağacı zaman geçtikçe parlak yeşil yaprak dolu dallarını gurur duyarmışcasına öne arkaya sağa sola doğru uzattıkça uzatıyordu. Arkamı döndüm ve denizin artık mavi değil koyu griye yakın bir renk olduğunu fark ettim. Çevrede tek bir insan yoktu. Gördüklerimin gerçek mi yoksa bir nevi rüya mı olduğunun da farkında değildim. Çevremi tanımakta zorluk çekiyordum. Bu esnada elma ağacımdaki elmalar kıpkırmızı olgunlaşmışlardı bile. Oturdum kaldım, nerede olduğumu kestiremiyordum artık.
Ağlamaya başladım, ne bildiğim bana acı veren dünyadaydım ne de ötekinde, arada bir yerlerde, içimi yakan, gönlümü karartan düşüncelerle sallanıyor olmalıydım. Böyle bir anda çıktı geldi, elma ağacının yanında belirdi ilk ve sanki havada yürüyormuş gibi yaklaştı yanıma. Dişi mi erkek mi olduğunu anlayamamıştım ya da gerçekten bana yaklaşıp yaklaşmadığını, uzaklaşıyor da olabilirdi. Fakat yanımda belirince birden içime inanılmaz bir ferahlık geldi, nerede olduğumu, bana neler olduğunu umursamıyordum bile. Parlak uzun saçları vardı ve kocaman gözleri menekşe ya da mor renkliydi, minicik bir burnu ve incecik dudakları vardı. Onun periler diyarından geldiğine o kadar emindim ki. Yanımda olması yetmişti bana, yanımdan hiç kalkmasın istiyordum. Öylece oturalım, dünyalar birbirine girsin, çarpışsınlar, yok olsunlar umurumda dahi değildi. İçimden 'kim olduğunu bilmiyorum fakat sakın gitme' diyordum. Defalarca tekrarladım bunu ve konuştu sonunda benimle, ağzı oynamıyor gibiydi, belki de o konuşmuyor da ben onu konuşturuyordum.
-Dinle beni, ne kadar acı çektiğini biliyorum ve sen acı çekerken sanma ki yalnızsın. Seninle birlikte ağlayan düzinelerce varlık var senin bilmediğin. Kalbini kapatma sakın, ne olursa olsun, Tanrıdan uzaklaşma sakın, ne olursa olsun. Yere yığıldığını gördük biz, kapkara gözyaşlarının toprağı suladığını gördük biz, senin acınla solanları gördük biz ve fakat her şekilde sana hala el vermeye çalıştıklarını gördük biz. Sen fark etmesen de, sen bilmesen de her gözyaşın bir serçeyi öldürüyor burada, her gülüşün bir papatyayı canlandırıyor burada. Görmesen de, duymasan da. Bir daha gelmeyeceğim yanına, bir kez daha anlatılmayacak bunlar sana, sen bize gelene kadar bu son görüşmemiz seninle.
-Lütfen bir kaç dakika daha. Anlat bana elma ağacını nesi var? Neden dünyayı ters yüz ederek anlattın bana?
-Elma ağacının ölmesi gerekiyordu, eğer yaşasaydı diğer her şey ölecekti. Bunu görmeni istedik. Dünyayı ayakta tutmaya çalışanlar bunu sana göstermemi istediler. Şimdi tercihini yapmalısın. Artık vedalaşmalısın elma ağacı ile ve onu kökünden kesmelisin. İçinde ölüp giden tüm duyguları da aynı şekilde denize atmalısın. Ayaklarını sımsıkı yere bağlayan cehennem zebanilerine izin vermemelisin ve ölene kadar yaşamalısın. Anladın mı beni? İyice anladın mı?
Esindaş
Esindas
23 Mayıs
Hayır bu o gecelerden biri değildi, gün ışığının her yeri aydınlattığı, renklere boğduğu gündüzlerin gecesi hiç değildi, gri, siyah, lacive...
Hayır bu o gecelerden biri değildi, gün ışığının her yeri aydınlattığı, renklere boğduğu gündüzlerin gecesi hiç değildi, gri, siyah, lacivert bir günün gecesiydi bu; sabaha sağ salim çıkacağınızı bilip bilmediğiniz gecelerden. Rüzgar bir değişik sallıyordu ağaçları, hışırtılar daha yoğundu, dolunayın ışığı altındaki gölgeler daha büyüktü. Kimsecikler yoktu arkadaki tek katlı evlerde, mahalle tamamen boşalmış gibiydi. Daracık yoldaki sokak lambalarından biri yanıp sönüyor, ortamın olduğundan daha da garip görünmesine neden oluyordu. Evlerden birindeki açık kalan kepenkler arada bir hızlıca çarpıp yerimden sıçramama neden oluyordu. Tek bir köpek havlaması yoktu, sanki hepsi birden kaybolmuş gibiydiler ya da belki de bir şeyleri bekliyorlardı kimbilir. Arka odadaki yer minderinin üzerine büzüşmüş bir şekilde, hiç lamba yakmadan, demir parmaklıklı geniş pencereden dışarıyı izliyordum. İçimdeki garip ürpertiyi son haftalarda başıma gelen akıl almaz olaylara bağlasam da, gecenin korkusunun içimde ağ kurmasına engel olamıyordum. Neden bu gece?
Aşağıya, mutfağa indim. Akşam yemeği yememiştim, bir şeyler atıştırmaya karar verdim. Ekmeğin arasına ne bulduysam doldurdum, bir de güzel sahanda yumurta ile yanına müthiş bir filtre kahve yaptım ki; neşemi anca bu getirebilirdi.
Babamın ölümünün üzerinden tamı tamına 33 gün geçmişti ve ben hala hayata dönemiyordum, kaç gün sürecek acım, kaç ay, kaç yıl? Sürekli dolacak mıydı gözlerim? Korkunç bir pazar sabahı, sanki her şey normalmiş gibi cıvıldayan kuşların sesiyle kalkıp 10 dakika sonra kaybetmiştim babamı, annemin hastalığının acısına daha fazla dayanamayan babamı, ardımdaki dağı. Babam; varlığını hiç bilmediği ve fakat hep orada duran ve her daim destek olan arkasındaki koskoca dağı, anca kendi babası göçtüğünde diğer diyarlara, fark ettiğini söylemişti ben çok çok küçükken, unutmadım ya hiç o dediğini, o zamandan beri babamı ulu bir dağ bilmişimdir hep ve meğer insan kırkından sonra da yetim kalır imiş, hem de nasıl kalır imiş, hem de nasıl! Gene ağlıyordum işte, mutfaktaki kağıt havlu ile sildim gözyaşlarımı, tepsiyi alarak, geri odaya çıktım.
Gecenin korkunçluğu içinde, bir şeyler beni yeniden hayata bağlar gibiydi ve bu düpedüz şakacı Tanrı'nın bir işi olmalıydı. Hazırladığım aperatİfleri silip süpürdüm. Kahvemi yavaş yavaş içmeyi tercih etmişimdir hep. Dalların hışırtıları dışında, boğuk sesler geliyordu dışarıdan Nedense o sesleri dahi sevdim, içimdeki ürpertiyi, serin havayı, bahçedeki asma yapraklarının neredeyse pencereden içeriye uzanacakmış gibi uzuyor gibi görünmesini ve hatta ayın gökyüzünden yeryüzüne yaklaşıyor gibi gitgide büyümesini de sevdim. Tüm bunlar normal bir gecede çok garip olmalıydı fakat ben, garipsemeyi ve hatta ürkmeyi bırakmış gibiydim.
Gökteki küçük bulutlar arada bir dolunayı kapatsalar da ortam tam olarak kararmıyordu; büyük ihtimalle ayın normalin 2-3 katı kadar büyüklüğe erişmiş olmasından dolayıydı. Birilerine telefon açmalı mıydım? Herkes aynı şekilde görüyor muydu göğü ve ayı? Saat neredeyse sabahım üçüydü ve tanıdığım herkesin uyuduğuna emindim. Zaten babamın cenazesindeki olaylar nedeniyle pek bir yakınım kalmış sayılmazdı ve fakat ne gerek vardı? Herkesin birbirini gereksiz yere yerip, gereksiz yere övdüğü bu saçma sapan ilişkiler yumağında, insanın delirmemesi adına tek başına kalması daha hayırlı görünüyordu. Delilikten öte hiç bir şey sizi topluma bağlayamaz ve delilerin arasında her daim "asıl deli" sizsinizdir. Bu yüzden eğer gerçekte bir deli değilseniz, deli numarası yapmayı kesip, toplumla bağınızı koparmanız gerekmektedir. Ben tam da bunu yaptım, deli olmadığımı haykırdım ve de şimdi burada acaip sesler ve çok çok büyük bir ayın eşliğinde kahvemi yudumluyorum. Şakacı!
Arka bahçenin hemen önündeki evin pencerelerinden birinde titrek bir ışık görünceye kadar, hala daha normalleştirecektim, tüm bu acaip gecenin anlamsız ve ürkünç olaylarını fakat benim için bile bu kadarı fazla. Yıllar var ki o evin sahibi gelmiyordu evine. Başına ne geldiği ile ilgili bir fikrim yoktu, pek de tanımazdım zaten kendisini. Oradaki titrek ışığı yakanın bir hırsız olması kuvvetle muhtemeldi. İçerinin görünmeyeceğinden emin olsam da- keza tek bir ışık yoktu- pencerenin kenarından, başımı pek de kaldırmadan bakmaya çalışıyordum. Ay evin tepesine kadar inmiş gibiydi ve öylesine aydınlandı ki, gözümü kısmak zorunda kaldım fakat ne kalktım yerimden ne de bakmayı bıraktım, kalbimin göğüs kafesinden fırlayacakmış gibi çarpmasına rağmen ve de göreceklerimin acaipliğinden belki de nefesimi verip, geri alamayacağımı tahmin etsem de mıhlandım oracığa.
Balkona gözlerini dikmiştim, yukarıdaki büyük büsbüyük ay parlamayı bir an olsun kestiğinde titrek ışığın balkona kaydığını fark etmiştim. Titrek ışığın sigaradan geldiğini gördüğümde , o sigarayı tutanın babam olduğunu anında anlamıştım. Balkonun demirlerine tutunmuş bana bakıyordu. Derhal kalktım yerimden, avazım çıktığı kadar bağırıyordum, 'bekle baba, beni bekle, geliyorum, ne olursun bekle'. El salladı bana, gülümsüyordu. Ta küçüklüğümden beri bildiğim ve beni dünyaya karşı koruyan kocaman bir gülümsemesiydi o, 'hiçbir sorun yok, her şey yolunda' gülümsemesiydi o, hatta belki de şakalaşacaktı benimle, biraz daha kalsa, ah biraz daha. Fakat gidecekti belli, çırpınsam da, ağladam da, yalvarsam da gidecekti. Ay yukarıya doğru, eski konumuna yol almaya başlayınca, babamın silüeti de yavaş yavaş silinmeye başlamıştı. Bir kaç dakika içinde ne o kocaman aydan ne de babamdan eser yoktu. Oracığa yığılsam da, içimde, derinlerde bir yerlerde tuttuğum huzuru geri çağırmaya hazırdım artık, tonlarca gözyaşı ve binlerce parçaya ayrılmış kalbimin kırıntıları arasında, yok olmasından korkup, sakladığım o minik pırıltıyı-huzuru- geri çağırdım ve tanrıya olan inancımı geri kazanarak, dualarla uykuya dalmaya hazırlandım.
Esindaş
Esindas
09 Mart
" Sakin ol, her şey yoluna girecek lafını birilerinden duymayı o kadar isterdim ki; birinin sırtıma vurup hiçbir sorunun olmadığını söy...
" Sakin ol, her şey yoluna girecek lafını birilerinden duymayı o kadar isterdim ki; birinin sırtıma vurup hiçbir sorunun olmadığını söylemesini, hayat bu demesini, yanlış yoktur demesini. Tek yanlışın bir şeylerin yanlış olduğunu düşünmek olduğunu söyleseydi ya biri bana! Sırtıma usulca dokunup; 'her şey geçiyor, kış da bahar da , yağmur da kar da, güneş de ay da, sen de ben de, önemi yok dolayısıyla ne senin ne benim' demeliydi birisi. Ağlamamamı üzülmememi, göz açıp kapayıncaya kadar avuçlarımdan kayıp giden bir ömrün elemle, kederle geçmesi kadar acınası başka bir durum olmadığını, ne olursa olsun, hayata ve tanrıya, evrene ve yıldızlara, aya ve güneşe, atalarıma olan inancımı kaybetmemem gerektiğini. 'Doğduğunu nasıl bilmiyorsan, öldüğünü de bilmeyeceksin, bir an varsın, hemen ardından göçüp gitmişsin' demeliydi o kişi bana. Annem demeliydi, babam demeliydi. Gök gözlü dedem, gök gözlü ninem demeliydi.
Hayır demedi fakat kimse. Doğuştan bende var olan melankoliyi anlayamadılar, anlatamadım. Yağmurla, rüzgarla, depremle, yıldırımla, şimşekle mücadele edemeyeceğim söylenmeliydi bana. Boyun eğmeliydim belki de. Ne de olsa hayatın ta kendisinin boyun eğmeyenlerle ilgili bir sorunu var gibi. O boyun eğilecek, o kibir bitecek, o gururla bakan gözler, gözyaşıyla dolacak, yerçekimi kurban ister, yerin altı kurban ister ve ne acıdır ki; gökten geleni yutar, yerin dibine çeker. Ellerİn o yüzden göğe dua eder de sen bilmezsin nedenini. "Kurtar beni tanrım, bir güç benİ çekiyor. Kurtar beni tanrım çok fecİ düştüm ve düşüyorum. Göğe katına al beni". İç çekişlerin yersiz, iç çekişlerin boşuna. Avuçların terler, kendini çekip kurtaramazsın topraktan. Topraktan imal kırılgan bedenin, geri dönüşecek elbet yapıldığı maddeye.
'Çok feci düşmüşüz, haberimiz yok, düşerken düş görüyoruz, haberimiz yok, düşerken düşünerek var ediyoruz haberİmiz yok. Hepsi bir düş haberimiz yok.'
Bunları da deseydi ya o biri bana. Düşe kalka öğrenmeseydim, hiçbir şeyin ama hiçbir şeyin kalbimdeki cevherden daha mühim olmadığını neden demedi kimse bana? Olaylar geçer, mevsimler geçer, rahimler açılır, mezarlar açılır, birkaç kemik parçası için miydi onca savaş?. "Gözlemleyen gözlemlenenin bir parçası olduğunda işte o zaman olan olur, sakın tepedeki gözlem evinden ayrılma" da denmedi bana. Kendi kendime düşüp düşünüyorum öylece şu koca düşün içerisinde."
Gökkuşağı renkli bir kazak vardı üzerinde, kapalı havaya, griye, siyaha, laciverte inat güneşin renklerini giymişti üzerine. Ve de buraların havasına karşın huzurluydu o, sakindi o. Güneş imiş ismi zira. Her hafta aksatmadan ip alırdı benden, rengarenk ipler. Arada bir yaptığı şeyleri giyer gelirdi, tıpkı bugünkü kazağı gibi, her seferinde yapılışındaki incelik afallatırdı beni. İnanılmaz güzellikte kazaklar, bluzlar, etekler çıkardı ellerinden. Renkler daha bir çoşardı sanki, şekiller başka diyarların kapıları gibi gelirdi gözüme. Nasıl bunu beceriyor bilemezdim. Sormalıydım, bu fırsatı kaçırmamalıydım: - Affet sorumu şimdi. Çok güzel konuşuyorsun, çok güzel anlatıyorsun. Başından neler geçti kimbilir. Asıl merak ettiğim şu; neden sürekli örüyorsun ve nasıl bu kadar güzel olabiliyorlar?
Gülümsedi hafifçe narin sarı bir papatya gibi, saçlarının arasından bir demek ışık geçti, kızardı iyice, gözlerine değdi sonra o ışık, pasparlak iki küreye döndüler. Afallamıştım 'nesi vardı bu kızın böyle'
Saymak için örüyorum, sayılarla örüyorum, ilmek sayıyorum, sayarken anıyorum ayı, yıldızları, dağları, tepeleri, denizleri ve okyanusları Tanrımı anıyorum. Başka bir şey düşünmeme gerek yok benim. Hayat ister üzerinizden kara bir bulut gibi geçsin ve sırılsıklam etsin sizi, ister parlak bir güneş ısıtsın sizi, ister ayağınızın dibindeki yer sallansın ve ister arkanızdaki dağ yıkılsın sadece sayıyorum ben. 1,2,3,4,5. 1,2,3,4,5. Doktor doktor dolaştırdılar beni sayma hastalığımın tedavisi için. Fakat aslına bakarsan önce doktor hanım ve beylerin kendilerini tedavi ettirmelerİ lazım, sağlam bir inanç ve temiz bir kalp için. Şaşkın şaşkın bakmayın öyle. Zararım yok benim. Şimdi sizinle konuşurken içimden 10 defa 294983740 sayı. - Zikretmek gibi öyle mi?
- Bilmem ki. Bu benim doğrum. Kapıları bu yolla açıp kapıyorum. Nasıl diyeyim, bu dünyanın yükü omuzlarıma düştü ve ben de düşmekten ve düşünmekten yoruldum. Bir kapı var ki, onu açarsam tamamen gideceğim belki de. Fakat neyse, başınızı çok şişirdim, deli saçması bunlar, çok kanmayın bana. Hoşçakalın.
O kadar hızlı kalktı ve gitti ki, başım döndü hızından. Hiçbir şey diyemedim. Yoğun bir gündü o gün. Baya bir müşteri dolmuştu. Unuttum sayılır neredeyse. Çoluk çocuk ve eşim derken pek düşünmedim kızıl saçlıyı. Fakat o bir daha hiç gelmedi. Haftalarca, aylarca gelmedi. Kayıp ilanı çıkarmış ailesi. İşte o vakit düştü aklıma düşlerin, düşüşlerin, düşünmelerin çok çok ötesine geçmeyi başaran kızıl saçlı, zümrüt gözlü kız.
Esindaş
Esindas
09 Aralık
Sonra ne olacak dedim peki ya sonra, ondan sonra, ya en sonra? Sonrası yok dedi, ben bu kadarım. Peki ya tam şuramdaki keskin acı o ne olaca...
Sonra ne olacak dedim peki ya sonra, ondan sonra, ya en sonra?
Sonrası yok dedi, ben bu kadarım.
Peki ya tam şuramdaki keskin acı
o ne olacak dedim,
acıtacak mı hep canımı?
Cevap vermedi.
Aldım elime hançeri,
kesip acıyan yerimi,
avuçlarına bıraktım
ve gittim,
bitene kadar damarlarımdaki kanım
gittim ve böylece
bir daha geri dönemedim.
Esindaş
Esindas
09 Aralık
Kahvemi içip dışarıyı izliyorum, bir bahar fırtınasına henüz hazır değilim, tüm işaretler gelmek üzere olduğunu gösterse de, deniz sakin, iç...
Kahvemi içip dışarıyı izliyorum, bir bahar fırtınasına henüz hazır değilim, tüm işaretler gelmek üzere olduğunu gösterse de, deniz sakin, içimde garip bir his. Tekrar o kürenin içine girebilmeyi isterdim, hani herkese yukardan baktığım, dünya işlerinden muaf olduğum küre. Beni göklerden alıp, ayağımdan toprağa çeken güçler, bir zaman sonra canımı sıkıyor, benim sadece insan olduğumu, öfkeli, hiddet dolu, kin dolu, intikamcı bir şirret olduğumu yüzüme vuruyor. Kimse içinde iyi değil, birbirimizi aldatmaya gerek yok ve ben en azından kendime karşı dürüstüm.
Mahallede peşimize takılan köpeklerden birinin üzerinde büyükçe bir yara, nasıl olduğunu merak edip dururduk, meğerse sahibi kızgın su dökmüş yavrucağın üzerine fakat o köpeciğin içindeki sevgi hiç azalmamış, sahibinin peşinde mutlu ve vakur dolandığını görüyoruz ve sahibinin ona yiyecek vermediğini de biliyoruz, hep bizden istediği için. O adamın torun sahibi olduğunu ve tavuklarını çok sevdiğini de gözlemliyoruz. Peki o adam köpeğine kızgın suyu nasıl boşaltabildi? Ne yapmıştı köpecik, daha mı fazla mama istemişti? Çok mu havlamıştı? Gitmemesi gereken bir yere mi gitmişti? Tüm bunlar kötülük için neden olabilir mi?
Kötüyüz çünkü benciliz. Kötüyüz çünkü evrenin bizim için yaratıldığına inandık, kötüyüz çünkü kendimizi merkezde sanıyoruz ve geri kalan her canlının ve üzerine basarak, ağzından lokmasını çaldığımız her insanın kölemiz olduğunu sanıyoruz.
Asıl sorun ise, kendimizi, diğer tüm canlılardan ayırıp, en üste yerleştirdiğimizde daha mutlu olacağımızı sanmamız, aksine çok mutsusuz herbirimiz, farklı nedenlerden aynı derecede mutsuz ve bir o kadar da yalnız ve biz orta sınıftakiler ya da asıl bahtsızlar, üzerimizdeki insanlar tarafından nasıl sömürüldüğümüzün farkında bile değiliz. Bir halkla ilişkiler çalışması neticesinde mutluluğun sahip olunanlarla doğru orantılı olduğuna inandırıldık ve yolda kaldık.
Artık çözüm yolu yok gibi, yani her şey için çok geç. İnsanlığa olan umudumu tümüyle kaybetmiş olabilirim ve hala insan olmaktan dolayı duyduğum büyük hüzün yılan gibi kıvrılmakta içimde bir yerlerde.
Esindaş
Esindas
Sosyal Ağlar