gözyaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bu bakışı iyi bilirim ben! Ürkütücü sakinliğinin altında yatanı! Akkordan kalan kıvılcımlar Fışkırır göz bebeklerinden Ve dudakları mü...

Bu bakışı iyi bilirim ben!
Ürkütücü sakinliğinin altında yatanı!
Akkordan kalan kıvılcımlar
Fışkırır göz bebeklerinden
Ve dudakları mühürlü
Kalbinden yol bulup
Çıkamasın diye hüznü.


Hangi mavi daha hüzünlü
Gözlerin mi,  deniz mi, gökler mi yoksa?
Yaşam mı verir rengini mavinin
Yoksa elem ve keder mi?
Çıkarırsan hayattan kasveti
Geride kalan nedir?
Ne?
Bir avuç neşe, bir avuç toprak.
Yol verirken yaslı toprak gamlı göğe
Neden beni salmaz geriye?
Toprak kadar kara,
Gök kadar maviden kalakalan
O göz bebeklerindeki son ve sarı kıvılcım mı ola?


Ağlama dedim sana
Sarıl bana
Uzaklaştığın her adımda
Biraz daha körelir yüreğin
Ve daralır nefesin.


Kaçma benden dedim sana
Bu gök kubbenin altında
Yalnız Sen ve ben
Kimse yok başka.


Fakat bilmem mi?
Sarar elbet mavinin acısı
Karanın kasveti
Ve morun bilgeliğinden çok evvel
Kızıldır tan yeri
Ve tüm bunların içinden
Çıkarıp giysini
Yükselirken feleklerden birine
Ya da düşerken  toprağın en dibine
Hatırlamayacaksın bilmem mi beni!
Asılı kalacağım havada bir anlığına
Ve sonra uçuracak yel beni.


Ya şimdi gel ya da hiç
Yok olmadan evvel
Son bir anı için.

.

Kendimi tutamıyordum. Kilometrelerce mi ağlayacaktım? Denizlerce, okyanuslarca? Oralarda, buralarda biriken dönümlerce gözyaşı nasıl da...


Kendimi tutamıyordum. Kilometrelerce mi ağlayacaktım? Denizlerce, okyanuslarca? Oralarda, buralarda biriken dönümlerce gözyaşı nasıl da sicim gibi dur durak bilmeden akıyor gözlerimden. Gözyaşının ölçüsü yok; birimi yok; öylece akarken fark ettim onu. Zaman ve mekândan bağımsız; ruhun acılarını taşıyan bir nehir misali birinden bir diğerine taşıyor karasını varlığın vücut bulmuş halinin.

Yeteri kadar ağlasam kör olurdum belki; gözlerim taşa dönmez miydi bütün gözyaşını akıttıktan sonra? Ruhum kara mıydı bu kadar? Fakat neden? Benden habersiz hangi hisler zihnimin   bilincine dökülüyor sapır sapır? Denizin kenarında oturuyorum; kimsecikler yok; ileride yaşlı bir adam balık tutmaya çalışıyor; az ötede siyah bir köpek etrafı kokluyor. Ben varım fakat varlığım öylesine derin bir mücadelede ki yokluğumla kazanan her daim yokluğum oluyor. Kim görüyor beni, kim tanıyor? Ben dahi göremezken, bilemezken kendimi ve varlığa kaptırmışken tüm gizemi ve iyice kaplanmışken sırla, hangi kahraman çıkaracakmış açığa esrarlı gerçeği? Gözyaşlarım bir kahraman gibi benden saklı şeyleri döküyor olsa gerek toprağa. Toprak kara zaten, kararacak iyice; bir kıvılcım çıkarır belki dayanamayıp yüküne, yangın başlatır bir yerlerde ya da deprem olur birdenbire. Gene de döküp saçmaya yetmez, insandan geleni.

Saatlerce ağladım denizin üzerinde ve sonra birden kalktım ayağa. Yenilenmiş miydim yoksa acım mı geçmişti bilmem. Acı kolay geçmez diye bilirim ben, üzeri külle örtülür sadece. Anca o zaman gözyaşlarının üzerinde düşünmeye başladım. Temel görevi gözleri temizlemek elbette fakat öte taraftan ruhu da temizliyor olabilir miydi? Yıllar yıllar önce okumuş olduğum, su üzerine yazılmış olan kitap geldi aklıma; yazarın ismi Masaru Emoto; kitabın ismi ‘Suyun Gizli Mesajı’. Suyun bilgi taşıyan bir molekül olduğunu ve bizim niyetimize göre kristallerinin şekilleneceğini anlatıyor kitapta kısaca. Kendisi ise suyun özelliğini şöyle tanımlamakta:

‘Su, bizim göremediğimizi bize gösterecek bir ayna işlevi görmektedir; bizim gerçekliğimizin bir taslağıdır ve tek bir olumlu düşünce ile değişebilmektedir. Eğer bu bilgiye açık bir insansanız, tek gerekli olan inançtır.’

Tam da düşündüğüm gibi gözyaşlarımda bana ait bir şeyler vardı; benim bilmediğim ve büyük ihtimalle  kötücül karakterli sırları akarak benden uzaklaştırıyordu ve eğer bunlar benim vücudumda daha fazla taşıyamayacağım türden şeyler ise gözyaşlarım ruhumu, bir süreliğine, temizlemiş olmalıydı. Fakat gene de bunun bir kanıtını istedim. Hissettiklerimizin çoğu zaman kanıtlanamaz şeyler olduğunu bilirim elbet; alaca karanlık kuşağında bulabileceğiniz türden bilgiler barındırırlar ve elle tutulur somut şeylere dökülmeleri neredeyse imkânsızdır. Fakat gene de galonlarca gözyaşından sonra gelen rahatlama hissinin bir şekilde açıklaması vardır diye düşünerek internette arama yaptım ve şöyle bir fotoğrafa rast geldim:

Gözyaşlarının akma sebebine göre farklı kristalleri vardı ve bu bana hiç de şaşırtıcı gelmedi. Örüntülere uzun süre bakmama rağmen kafamda bir yere oturtamasam da bir anlamları olduğuna eminim. Her geometrik şeklin bir hisse karşılık gelmesi aslında dünyadaki şeylerin birbirinden hiç de bağımsız olmadıklarının bir kanıtı gibi gözümde. Daha detaylı araştırınca gözyaşının içinde çok sayıda stres hormonu ve toksin bulunduğunu öğrendim. Anlaşılan gerçekten de vücudum biriken zehri atıyordu dışarı. Yeterince ağladıktan sonra gelen rahatlama hissinin sebebi bu olmalıydı elbet. 

Fakat hepsi bu kadar mı? Ruhum tam olarak bu olayın neresinde? Ruhun acısı mı bedene yansıyor yoksa bedenin acısı mı ruhu bu kadar zedelemekte? Ne olursa olsun bilinçaltı karanlık dehlizlerden aydınlığa çıkmadığı sürece bunu öğrenebilmemiz pek de mümkün görünmüyor. Tam da bu noktada Carl jung ile aynı fikirdeyiz; bilinçaltımız zamandan ve mekandan bağımsız bir yere doğru uzatmakta ağlarını ve kanımca gaipten gelen haberleri bize iletmek için büyük bir sabırsızlıkla beklemekte. Maalesef bunları anlayabilmekten çok çok uzağız şu anda; işin en acı tarafı öte taraflardan bilgiyi sadece kutsal kitaplar sunuyor gözükmekte ve fakat nereye kadar? Artık o tarafa da, gerçekliği aramak adına, el atmamız gerekmez mi? Üstü kutsal kelimelerle kapanmış ve biz kıyısından bucağından en ufak bir bilgiyi dahi ele geçiremiyoruz. Kelimelerin kaldırılması elzem değil mi? Anca ezberden kurtulan insanın yeni şeyler üretebilmeye muktedir olduğuna inancım tam. Bu konuda yeni idealara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var; bilinçaltımızı bir an evvel gün ışığına çıkarmak belki de bu ölümlü hayatın yegane amacı olmalıdır.  İnsan aklı daha da ötesini kavrayabilecek donanıma sahip olmalıydı; on binlerce yıldır sürüp giden varlığı ile çoktan karanlıktan çıkmış olmalıydı. Fakat bana öyle geliyor ki bilinçli bir şekilde bilinçaltımızdan ayrıştırıldık ve gölgelerle savaşmaktan çoktan yıldık. Bundan sonra nereye gideceğimiz belli değil elbet; hiç değilse gözyaşlarımızın bizi götürdüğü yere kadar gidebilseydik keşke. 






Hayır bu o gecelerden biri değildi, gün ışığının her yeri aydınlattığı, renklere boğduğu gündüzlerin gecesi hiç değildi, gri, siyah, lacive...



Hayır bu o gecelerden biri değildi, gün ışığının her yeri aydınlattığı, renklere boğduğu gündüzlerin gecesi hiç değildi, gri, siyah, lacivert bir günün gecesiydi bu; sabaha sağ salim çıkacağınızı bilip bilmediğiniz gecelerden. Rüzgar bir değişik sallıyordu ağaçları, hışırtılar daha yoğundu, dolunayın ışığı altındaki gölgeler daha büyüktü. Kimsecikler yoktu arkadaki tek katlı evlerde, mahalle tamamen boşalmış gibiydi. Daracık yoldaki sokak lambalarından biri yanıp sönüyor, ortamın olduğundan daha da garip görünmesine neden oluyordu. Evlerden birindeki açık kalan kepenkler arada bir hızlıca çarpıp yerimden sıçramama neden oluyordu. Tek bir köpek havlaması yoktu, sanki hepsi birden kaybolmuş gibiydiler ya da belki de bir şeyleri bekliyorlardı kimbilir. Arka odadaki yer minderinin üzerine büzüşmüş bir şekilde, hiç lamba yakmadan, demir parmaklıklı geniş pencereden dışarıyı izliyordum. İçimdeki garip ürpertiyi son haftalarda başıma gelen akıl almaz olaylara bağlasam da, gecenin korkusunun içimde ağ kurmasına engel olamıyordum. Neden bu gece?

Aşağıya, mutfağa indim. Akşam yemeği yememiştim, bir şeyler atıştırmaya karar verdim. Ekmeğin arasına ne bulduysam doldurdum, bir de güzel sahanda yumurta ile yanına müthiş bir filtre kahve yaptım ki; neşemi anca bu getirebilirdi.

Babamın ölümünün üzerinden tamı tamına 33 gün geçmişti ve ben hala hayata dönemiyordum, kaç gün sürecek acım, kaç ay, kaç yıl? Sürekli dolacak mıydı gözlerim? Korkunç bir pazar sabahı, sanki her şey normalmiş gibi cıvıldayan kuşların sesiyle kalkıp 10 dakika sonra kaybetmiştim babamı, annemin hastalığının acısına daha fazla dayanamayan babamı, ardımdaki dağı. Babam; varlığını hiç bilmediği ve fakat hep orada duran ve her daim destek olan arkasındaki koskoca dağı, anca kendi babası göçtüğünde diğer diyarlara, fark ettiğini söylemişti ben çok çok küçükken, unutmadım ya hiç o dediğini, o zamandan beri babamı ulu bir dağ bilmişimdir hep ve meğer insan kırkından sonra da yetim kalır imiş, hem de nasıl kalır imiş, hem de nasıl! Gene ağlıyordum işte, mutfaktaki kağıt havlu ile sildim gözyaşlarımı, tepsiyi alarak, geri odaya çıktım.

Gecenin korkunçluğu içinde, bir şeyler beni yeniden hayata bağlar gibiydi ve bu düpedüz şakacı Tanrı'nın bir işi olmalıydı. Hazırladığım aperatİfleri silip süpürdüm. Kahvemi yavaş yavaş içmeyi tercih etmişimdir hep. Dalların hışırtıları dışında, boğuk sesler geliyordu dışarıdan Nedense o sesleri dahi sevdim, içimdeki ürpertiyi, serin havayı, bahçedeki asma yapraklarının neredeyse pencereden içeriye uzanacakmış gibi uzuyor gibi görünmesini ve hatta ayın gökyüzünden yeryüzüne yaklaşıyor gibi gitgide büyümesini de sevdim. Tüm bunlar normal bir gecede çok garip olmalıydı fakat ben, garipsemeyi ve hatta ürkmeyi bırakmış gibiydim.

Gökteki küçük bulutlar arada bir dolunayı kapatsalar da ortam tam olarak kararmıyordu; büyük ihtimalle ayın normalin 2-3 katı kadar büyüklüğe erişmiş olmasından dolayıydı. Birilerine telefon açmalı mıydım? Herkes aynı şekilde görüyor muydu göğü ve ayı? Saat neredeyse sabahım üçüydü ve tanıdığım herkesin uyuduğuna emindim. Zaten babamın cenazesindeki olaylar nedeniyle pek bir yakınım kalmış sayılmazdı ve fakat ne gerek vardı? Herkesin birbirini gereksiz yere yerip, gereksiz yere övdüğü bu saçma sapan ilişkiler yumağında, insanın delirmemesi adına tek başına kalması daha hayırlı görünüyordu. Delilikten öte hiç bir şey sizi topluma bağlayamaz ve delilerin arasında her daim "asıl deli" sizsinizdir. Bu yüzden eğer gerçekte bir deli değilseniz, deli numarası yapmayı kesip, toplumla bağınızı koparmanız gerekmektedir. Ben tam da bunu yaptım, deli olmadığımı haykırdım ve de şimdi burada acaip sesler ve çok çok büyük bir ayın eşliğinde kahvemi yudumluyorum. Şakacı!

Arka bahçenin hemen önündeki evin pencerelerinden birinde titrek bir ışık görünceye kadar, hala daha normalleştirecektim, tüm bu acaip gecenin anlamsız ve ürkünç olaylarını fakat benim için bile bu kadarı fazla. Yıllar var ki o evin sahibi gelmiyordu evine. Başına ne geldiği ile ilgili bir fikrim yoktu, pek de tanımazdım zaten kendisini. Oradaki titrek ışığı yakanın bir hırsız olması kuvvetle muhtemeldi. İçerinin görünmeyeceğinden emin olsam da- keza tek bir ışık yoktu- pencerenin kenarından, başımı pek de kaldırmadan bakmaya çalışıyordum. Ay evin tepesine kadar inmiş gibiydi ve öylesine aydınlandı ki, gözümü kısmak zorunda kaldım fakat ne kalktım yerimden ne de bakmayı bıraktım, kalbimin göğüs kafesinden fırlayacakmış gibi çarpmasına rağmen ve de göreceklerimin acaipliğinden belki de nefesimi verip, geri alamayacağımı tahmin etsem de mıhlandım oracığa.

Balkona gözlerini dikmiştim, yukarıdaki büyük büsbüyük ay parlamayı bir an olsun kestiğinde titrek ışığın balkona kaydığını fark etmiştim. Titrek ışığın sigaradan geldiğini gördüğümde , o sigarayı tutanın babam olduğunu anında anlamıştım. Balkonun demirlerine tutunmuş bana bakıyordu. Derhal kalktım yerimden, avazım çıktığı kadar bağırıyordum, 'bekle baba, beni bekle, geliyorum, ne olursun bekle'. El salladı bana, gülümsüyordu. Ta küçüklüğümden beri bildiğim ve beni dünyaya karşı koruyan kocaman bir gülümsemesiydi o, 'hiçbir sorun yok, her şey yolunda' gülümsemesiydi o, hatta belki de şakalaşacaktı benimle, biraz daha kalsa, ah biraz daha. Fakat gidecekti belli, çırpınsam da, ağladam da, yalvarsam da gidecekti. Ay yukarıya doğru, eski konumuna yol almaya başlayınca, babamın silüeti de yavaş yavaş silinmeye başlamıştı. Bir kaç dakika içinde ne o kocaman aydan ne de babamdan eser yoktu. Oracığa yığılsam da, içimde, derinlerde bir yerlerde tuttuğum huzuru geri çağırmaya hazırdım artık, tonlarca gözyaşı ve binlerce parçaya ayrılmış kalbimin kırıntıları arasında, yok olmasından korkup, sakladığım o minik pırıltıyı-huzuru- geri çağırdım ve tanrıya olan inancımı geri kazanarak, dualarla uykuya dalmaya hazırlandım.

Esindaş

Ne zaman oradan geçsem, kapının önünde oturuyor olurdu, yaz-kış, yağmur-çamur dinlemezdi. Üzerinde sarı çiçekli basma entarisiyle. Bir söyle...


Ne zaman oradan geçsem, kapının önünde oturuyor olurdu, yaz-kış, yağmur-çamur dinlemezdi. Üzerinde sarı çiçekli basma entarisiyle. Bir söylentiye göre, sabah evden çıkıp, bir daha hiç geri dönmeyen kocasını, bir diğerine göre oğlunu bekler dururmuş. hiç konuşmadım kendisiyle, hiç selam vermedim, gücendirmemek için belki, belki de incitmemek, çok hassastı besbelli. Bir gün o durdurdu beni adımla seslenerek, korktum, şaşırdım, garipsedim, durdum ve ona döndüm; "merak etme" dedi ve devam etti; " herşeyi bırakmalısın artık, tutunduğun dallar çoktan çürüdü, yapacakların bitti ve sevdiklerin gitti, geç bu kapıdan artık, diğer dünya üzerine kapanmadan". Bunca zamandır boş yere bekleyen ben miydim? Ağladım, ağladım,ağladım, ağladım ve kapıdan geçip yok oldum.

Esindaş

İLETİŞİM