Adeta bir kara büyü gibi etkisi altına aldı korku tüm dünyayı ve dünya gözle görülmeyen kana bulandı. Etrafta kol gezen kötümser ...
Bedenimizi koruduk! Peki Ya Zihnimiz?
Geçen yıl kasım ayında, dünyanın en tatlı ve bir o kadar da bahtsız yavru kedisi bizim bahçemize dadandı. Dört kardeştiler, üçünü mahalle...
Kötü Şeyler Üst Üste Gelir
Geçen yıl kasım ayında, dünyanın en tatlı ve bir o kadar da bahtsız yavru kedisi bizim bahçemize dadandı. Dört kardeştiler, üçünü mahallenin deli köpeği öldürdü, bir bu kalmıştı onlardan geriye. Annesi de bırakıverdi onu. Kimsesiz yavrucak henüz 1,5 aylık bile değildi. Fakat öyle bir yaşama azmi vardı ki o minicik bedenden hiç beklemezdik. Koca koca kedilerin önünden yemek çalabiliyor, kendi yiyeceğini asla kaptırmıyordu; iştahı ve sağlığı yerindeydi; oyun oynamıyordu lakin. Zaten nasıl oynasındı ki? Aralık, ocak gibi oyun oynamaya da başlayınca çok sevinmiştik. Kendi kendine bahçenin önündeki ağaca tırmanıyor, iplere pati atıyor, oradan oraya zıplıyordu. Derin bir nefes aldık, kurtuldu diye umduk fakat nafile bir umutmuş bizimki. Bir aya kalmadan hastalandı ve yemeden içmeden kesildi, bir haftaya kalmadan da ölüverdi yavrucak. Kalbime bıçak gibi saplandı onun ölümü; haftalarca o bıçağı hareket ettiremedim bile yerinden ve içimde öylesine kötü bir his vardı ki sebebini bilmediğim, bir türlü kurtulamıyordum etkisinden. Kötü bir işaret gibi gelmişti bu bana; hem de çok kötü. Bir ay sonra kötü haberler art arda gelmeye başladı. Annem hastalanmıştı ve babam ne yapacağını bilmez bir şekilde o yaşında koşturup duruyordu. Nisanda ameliyata alındı annem ve babam annem sağ salim ameliyattan çıktıktan ve ben geldikten sonra yanımda öylece yığılı verdi yere; öldü öylece. Hiçbir mantıklı insan tüm bunların aslında yavru kedinin bizim bahçeye girmesi ile başladığını savunamaz. Arkaik insanın aksine modern insan bunlar arasında kesinlikle bir bağlantı bulunamayacağını savunur aksini iddia etmek aptallık olacaktır gözünde. Fakat içten içe herkes bilir ki kötü şeyler üst üste gelir, bunu sadece dillendiremeyiz. Nedenini söyleyemediğimiz şeyler anlatmaya değmez. Matrix filmindeki ünlü ‘kara kedi’ sahnesini herkes bilir. Bir sahnede kara kedi belirmesi bir şeylerin değişeceğinin delaletidir. Artık kapı eski yerinde değildir.
Arkaik insanlar ise bizden farklı olarak bu görüngüler arasındaki bağlantıları anlamak ve çözmek konusuna fazlasıyla önem vermekteydiler. Her topluluğun bir büyücüsü veyahut da şamanı olurdu ve o en ufak kötü işareti dikkate alıp bunun doğurabileceği şeyler üzerinde uzun uzun çalışırdı ve bu elbette nedensellik ilkesi temel alınarak yapılmazdı. Her şeylerin mantıklı bir açıklamasının olduğu şu günlerde arkaik insanların bu davranışları bize ilkel gelmekte, onlarla dalga geçmemize ve küçümsememize yol açmakta. Arkaik insanların bu gibi görüngülerde kötü, şeytani güçlerin varlığını aramaları, bizim olguların nedenlerini biliyor ve onları kontrol ediyor gibi görünmemizle tamamen çelişmekte. Fakat gerçekten de olguların nedenleri tam olarak biliyor olabilir miyiz?
Yüzyıllar içinde insanlar, nasıl ve ne şekilde olduğu bilinmez, iyi ve kötü güçlerin varlığını unuttular. Sembolik olarak kitaplarda kalmış olması ise onların ete kemiğe bürünerek hayat içinde karşımıza çıkan şeyler olmasını engelledi. Tanrılardan uzaklaştığımız kadar şeytandan da uzaklaştık. Onları uslarımızın karanlık taraflarına, hiçbir şekilde bilmemek üzere attık. Her bireyin kendi yolu, kendi zihni ile ulaşması gereken güçlere sadece inanarak ulaşmak mümkün değildir. İnanmak anlamak değildir; bilmek hiç değildir. Bir zamanların en değerli olgusu olan sembolizmin uslarımızdaki yerinin körelmesi ile düpedüz cahil kaldık. Fakat önemli olan cahil kalmanın bilincinde olmaktı; biz kendi yolumuzun önüne bize verilmiş bilgilerden çelikten kapılar ördük. Bilgiyi iki yerden alıyorduk; ya din adamlarından ya da bilim adamlarından. Din adamlarından aldığımız bilgiye yenisi katmak, yorumlamak küfür sayılacağından buna gücümüz yetmezdi elbet, peki ya bilim insanları? Gerçekten atomu parçalayınca hayatın gizine ulaşabileceğini hatta ulaştığını sanan ve hayatı en küçük birimine kadar parçalayan ve parçalardan bütünü görmeye çalışan bilim insanları bir yerlerde hata yapıyor olamaz mıydılar? Arkaik insan için doğada beklenmeyen bir olay her daim korku ve şaşkınlık yaratmışken, modern insan bunun nedenini size söyleyerek kafanızı rahat ettirmeye çalışıyor ve siz nedenini bildiğiniz şeyi gönül rahatlığı ile karşılayabiliyorsunuz. Doktora gidiyorsunuz ve bilmem ne hastalığına yakalandığınızı öğreniyorsunuz; çok rahatlatıcı değil mi? O hastalığa neden yakalandığınızla ilgili bir liste var zaten her yerde, o listeden bir ve birkaçı muhakkak size uyacaktır. Fakat gerçekte öyle midir?
Bir zamanlar gerçekle bağımızı hurafelerle koparıyorduk. Kendi kendimize çözmemiş gereken gerçeklik ikinci bir elden din adamları tarafından veriliyordu bize. Belki tarihte gerçekten de mutlağı görebilen tek insan olmuşsa bile şu devri daimde, bulduğu şeyi bize verebilmesi o kadar imkânsız ki hiçbir kelam yerini alamaz kendi özgül deneyiminin. Fakat bize kala kala sözler kaldı ve biz taklit edip, ezberledik. Şimdi ise tüm bunların yerini büyük rakamlarla bilimsel veriler almış durumda. Gerçeğin yerine bir kaç rakama tutunduk ve kısmen kontrol altında olan çevresel şartlarda bize verilenlerle idare ettiriyoruz bu yalan ve dolanı. İçimizdeki sezgilere güvenmemeliyiz artık ne de olsa bu ilkel insana has bir özellik; modern insanlar olarak bizler ise ellerinde kocaman teknolojik aletler bizi bizden daha çok tanıyan büyük büyük insanlara teslim ettik kendimizi. Ve bir kedinin ölmesi ile başlayan olaylar silsilesi bu büyük adamların gözünde anlamsız ve bağlantısız tesadüflerse, bizim haddimize değil elbet bir anlam çıkarmak. Hayatımız ve de irademiz bizim elimizde değilken, bize vaat edilenleri sorgulama gücümüz dahi yok artık
İstatistiki olarak anlamımız dışında hayatımızın kendi içerisindeki anlamını bulmak için çabalayan insan hor görülürken ve de çember dışında itilirken en iyi taklit eden çoktan vip locasında yerini aldı bile. Fakat onun için de gelecek çok parlak değil. Bir yerlerde sakin sakin uçan kuş sürüsü verandasına dalmak üzere ve bilim adamlarının rasyonel bir şekilde yapmaya çalıştıkları açıklamalar asıl olanı yansıtmıyor. Kuşlar verandaya gelir, ormanda bir kurt dolanır, denizde yunus şarkı söyler ve dünya ikiye yarılır. Ve biz neden ve sonuçlarla ilgilenirken nedensizce bir sonuç ortaya çıkmıştır ve o kadar büyüktür ki artık görmezden gelinmesi mümkün değildir.
Duyu organlarımızla algıladıklarımızın dışında bir dünya muhakkak var ve orada cereyan eden en ufak bir dalgalanma ile göğün ve yerin yerinden oynayacağı kesindir. Ve bizler kendimizden kaçtığımız sürece, gizemi çözdüğünü söyleyen büyük büyük adamların yalanlarına kandığımız sürece, gizemden uzaklaştıkça uzaklaşırız ve fakat geriye garip izler kalır; kafasına kuşun kakasını yaptığı insan gider ve piyango bileti alır.
Bu dünyayla, hayatla ve insanın karanlık tarafı ile ilgili o kadar çok bilmediğimiz şey var ki bütün bu sorularımızın karşılığını öte d...
Ruhun Kurtuluşu: Ruhta Barış, Evrende Barış.
Kendimi tutamıyordum. Kilometrelerce mi ağlayacaktım? Denizlerce, okyanuslarca? Oralarda, buralarda biriken dönümlerce gözyaşı nasıl da...
Gözyaşları Ruhu Temizler mi?
Şehrin güneş görmez, buz gibi nemli sokaklarında melankoli almış başını gidiyor. Ellerinde sigaraları, sararmış yüzleri ile insanlar h...
Freud Haklıydı
Yeteri kadar acı çeken bir bireye dünyanın muhteşem bir yer olduğuna inandıramazsınız ne de başına henüz daha kötü bir şey gelmemiş ol...
Bir Ego Patlaması Olarak Big Bang
Bilinç tam olarak burada karşımızda büyük bir sorun olarak durur: Tam olarak nedir? Yapay zekâ ile çalışan bilim adamları bilincin yapay zeka yeterince karmaşık bir yapıya dönüşünce otomatik olarak ortaya çıkacağı savını savunmaktadırlar fakat henüz o noktaya gelebilen bir yapay zeka olmaması bu sava şüphe ile yaklaşılmasını gerektirir. Yapay zekâ birtakım büyük soruların üstesinden kolaylıkla geliyor gibi görünmekte ki satranç ve matematiksel problemler bunlara sadece birer örnek gene de kahvenin kokusunu almak gibi çok basit bir duyumsamayı dahi henüz yapamıyor olması kafaları oldukça karıştırmakta. Burada Prof. Dr. Donald Hoffman ‘bilinç ajanı’ terimini ortaya koyuyor ve uzay zamanın evrenin varlığının temelini oluşturduğu fikrinden birçok bilim adamının uzaklaştığını söylüyor; bunun yerine her şeyin temeline ‘bilinci’ yerleştiriyor ve bizi ‘bilinç ajanları’ olarak nitelendiriyor. Prof. Dr. Donald Hoffman Big Bang’ten önce bilincin olduğunu söylemekte; big bang ile beraber bilincin milyonlarca kez bölünmesi milyonlarca egonun kendi kendini ve başkalarını tavaf ederek evrende dolanması anlamına da gelmez mi aynı zamanda? Tek bir bilinçten her tarafa sıçrayan minik ego küreleri; her birimiz. Fakat sonra şu da mümkün olabilirdi elbet; birden fazla ego bir araya gelerek, büyüyebilir ve bu sayede diğer teklere karşı belirli bir üstünlük kazanmış da olabilirler; bunun bizi nereye götüreceği malum, örnekleri çoğaltmak da mümkün. Çevremize baktığımızda kendi çevresinde dönen bir çok ego görüyor olsak da bu sadece bir yorum olarak kalacaktır elbette, keza birçok nörolog bilincin evrimin bir neticesi olarak karmaşık canlı varlıkların gelişmesiyle, nöronlar arasındaki iletişimin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan evrimsel bir araç olduğunu söylemekte. Peki, kim haklı? Hoffman örüntülerin ardındaki gerçeği hiçbir zaman göremeyeceğimizi, sınırlı vücudumuzda sınırlı algılarımız olacağını ve aksi takdirde olmasının evrime tamamen ters bir durum yaratacağını söylemekte.
Gerçeği hiçbir zaman net olarak göremediğimizi artık biliyoruz –ya da en azından kişisel tecrübemle ben neredeyse eminim-; ancak ve ancak gerçeğin tamamen yanlı bir versiyonunu görebilmekteyiz ki her daim hayatta kalmamızı kolaylaştıran tarafından bakıyor olmamız onu yanlı kılmakta. Aksi takdirde hayatta kalabilmemizin mümkün olmadığını söylüyor Hoffman; gerçeğin tümünü görmemizin bizi araçsız kılacağını fakat tıpkı bir bilgisayar masaüstü gibi ikonları kullandığımızda iş yapabileceğimizi donanımla ve piksellerle uğraşmamızın bizi hayatta tutmayacağını belirtmekte ki bu oldukça mantıklı geliyor kulağıma.
Hepimiz bilinç ajanları olarak varlık denen bu örüntülerin bindir ucundan tutarak onu gerçek kılıyoruz gibi görünmekte ve hiçbir şeyin çok yüksek ihtimalle ne bizim gördüğümüz, ne gördüğümüz ne de duyduğumuzla alakası var. Gene de bu acımtırak realitemsi şovun neşeden çok acı verdiği zamanlarda onu gereksiz ve üzücü bir şey olarak tecrübe ediyoruz fakat aksine bazen de bulutlardan süzülen birkaç küçük ışık demeti bizi birden harikulade bir âleme götürebiliyor. Neşe ve haz bizi bu tam olarak ne yeri ne de zamanı belli olmayan mekânsız zamansızlığa zincirlerken, acı ve mutsuzluk zincirin doğasını sorgulamamıza neden oluyor.
Tam olarak bu işin neresindeyiz? Her biri birbirinden bağımsız bilinç kürecikleri miyiz yoksa şu devasa ve tek bilincin gözleri, kulakları, parmakları ve burnu muyuz? Eğer öyleyse Tanrı gerçekten var ve biz ondan ayri gayri bir birey değiliz; ancak ve ancak kara kutumuzda bir başımıza olduğumuzu sanırken ayrıyız ve bu yalnızlık hissi en büyük acıyı çekmemize sebep oluyor. Bu noktadan bakıldığında inananlar grubu bir noktada gerçeği yakalamış gibi görünse de o bile dogmalar karşısında değersizleşiyor ve örüntülerin yoğunluğu artıyor. Her ne olursa olsun herkes bir şeylere inanıyor elbet ve bu inançlar, devasa bir perdenin saçaklarından asılan ve her biri kendi saçağının tek ve biricik olduğuna inanan bir-eyler olarak bizim, yalan yanlış örüntüleri gerçek kabul etmemize neden oluyor. Belki de tek gerçek, mutlak gerçeğe ulaşmamızın en azından bu bedenlerde mümkün olmadığıdır keza aksi halde maalesef mutlak gerçek bizi araçsız ve dolayısıyla savunmasız bırakacaktır. Bilgisayarınızı, aslında içinde ne olduğunu merak ettiğiniz için, parçalara ayırdığınızda bilgisayarsız kalırsınız; gene de gerçeğe bir adım daha yaklaşamazsınız.
Tanrı da ulaşılamaz ne de elle tutulabilir. Onu elle tutulabilir bir varlığa dönüştürmek her ne kadar bu realite için uygun görülse de eksiktir ve en çok da cevapları bulduğumuzu sandığımız için yarım yamalaktır. Tanrı bir bütünse ve biz de onun parçaları isek yargılama olmamalıdır, cennet ve cehennem de keza, ne iyi ne de kötü olmalıdır; büyük-küçük az-çok gibi birbirinin zıddı kavramlar yin yang sembolü gibi bir çemberi tamamlayan kavramlara dönüşmelidir. Bir bütünü tamamlayan hiçbir parça gereksiz değildir ne de kötü. Bu bakış açısı bizi doğal olarak Budizm gibi bir takım dinlerin kucağına atacaktır fakat hiçbir zaman unutulmamalıdır ki var olduğumuz ya da daha doğru tabirle var olduğumuza inandığımız bu evrende ne bir kavram ne de kurum tamdır. Hepsi eksiktir; tam ve bütün olma bu dünya için geçerli bir kavram olamaz; dolayısıyla ancak ve ancak onların eksikliğini bilerek yola çıkmak en doğrusu olacaktır.
Peki, bilinçli varlıklar olarak, Tanrının gözleri olarak, bu dünyayı nasıl görmeliyiz? Nasıl yaşamalıyız? Bu soruların tek bir doğru cevabının olmaması şaşırtmayacaktır elbet kimseyi. Yaşamak ve tecrübe etmek hayatımız sonlanana kadar kaçamayacağımız, bir nevi mahkûm olduğumuz tek doğrudur; bu hem başka çaremiz olmadığından böyledir hem de her bireyin duyu organları olarak ve farklı çevresel etkenlere maruz kalmaları açısından tek ve eşsiz olması nedeniyle elzemdir. Tanrı için elzemdir. Bu tam olarak ne bir ceza ne de ödüldür; gene de insan olmak kolay değildir ne de bu olayı böylece kabul edebilmek. Ben kendimi bir bütünün parçası olarak göremiyorum; onu geçtim herhangi bir sosyal grubun dahi parçası olarak göremiyorum ve birçok şey bana çok yoğun acı veriyor; hatta yaşamaktan ölesiye –bu bir ironi olsa gerek- korkuyorum. Böyle baktığımda çekinerek yaşamak da Tanrının bir tecrübesi olsa gerek diye düşünmeden edemiyorum; gene de kahve kokusu delirtiyor beni, sonra bir de sandal ağacı var, vanilya ve çikolata. Sevdiğimin kollarında olmak her mutluluğun ötesinde ve gün batımındaki kızıllığa hayranım sonra bir de yunus balıkları var ve bir de yunus balığı gibi gülen köpekler ve minnoş kediler. Bu kadar korkuya bu kadar yaşama sevinci az bile; eğer bir terazi varsa gerçekten ölçülmesi gereken bunlar olmalı; bir tarafa hayatın sana verdiği neşe ve senin bundan aldığın haz, diğer tarafa kederlerin ve hüznün konulmalı ve her şeye rağmen korkmadan yaşayabilen kazanmalı, çekinerek korkudan tir tir titreyen değil. Şimdilik kazanamayacağım bu ortada fakat gene de denemeye değerdi-miydi-?
Kapı çaldı gene. yaklaşık bir haftadır gece saat ikide çaldığı gibi bu gece de çaldı. Aşağı inip kapıya bakmakla bakmamak arasında kaldım, b...
Fotoğraf
Kapı çaldı gene. yaklaşık bir haftadır gece saat ikide çaldığı gibi bu gece de çaldı. Aşağı inip kapıya bakmakla bakmamak arasında kaldım, bir taraftan korkuyorum diğer taraftan merak içindeyim. mevsim sonbahar olduğundan mahalle oldukça sessiz ve sakin, bu mevsimde terketmeye başlıyorlar insanlar yazlıklarını yavaş yavaş. En sevdiğim mevsim güz mevsimi, gökyüzü keskin ve göz alıcı bir mavi olmaz artık ve gözlerimi acıtamaz, şekilden şekile renkten renge giren bulutlar, orada burada,istediğiniz biçime girerek, ardından çıkıverecekmiş gibi duran bir mucizeyi saklar ya da en azından ben öyle hayal ederim. Kaldı ki mucizelere dair hayaller dahi yaşadığın toprakların tozundan suyundan etkileniyor. Hiç durmayın sorun insanlara, hayatta başınıza gelen en muhteşem şey nedir diye, alacağınız cevaplar; insanların hayal güçlerinin yaşadıkları hayatla doğru orantılı olarak ne derece kısıtlı olduğunu gözlerinizin önüne serecektir.
Bu sefer inatla çalmaya devam etti kapı elime telefonu aldım. 155 e bastım ve parmağım arama tuşunun hemen üstünde aşağı indim, inmemem gerekirdi belki de. Kapıya yaklaştım, bilmem hangi kuvvetin etkisiyle çevirdim anahtarı. kapı gıcırdayarak açıldı, hiç gıcırdadığını hatırlamazdım ve bir anlığına kendimi başka bir evde sandım, ne garip bir his, neyse ki uzum sürmedi. Kapıyı açtığımda gördüğüm karşısında daha da şaşırdım. Kaç yaşında olduğunu kestiremediğim, 4-5 yaşında diye tahmin ettiğim bir kız çocuğı kapının önünde gülümseyerek dikiliyordu. Elinde süslü püslü bir kutu vardı. Karanlık bir gecede ayışığı dahi yokken çocuk kocaman görünmez bir spot ışığı altında gibiydi. Işığın nereden geldiğine kafa yoramayacak kadar şaşkındım, gene de kendimi toparlayarak sordum:
-Nereden geldin böyle? Ne tarafta oturuyorsunuz? Annenin babanın haberi var mı bu saatte burada olduğundan?
Çocuk hala gülümsüyordu. Yüzünde ne kadar çok çil vardı öyle, kumral saçları iki örgü yapılmıştı ve üzerinde oldukça eski yıllara ait eski püskü bir tulum vardı. İçinde minicik çiçekleri olan pembe bluz bana eskilerden bir şeyi hatırlattı ama neyi? Bir şeyler söylemeye niyeti yok gibiydi. Kutuyu kapının önüne nazikçe bıraktı ve geri döndü, nereden geldiği belli olmayan ışık da onu takip eder gibiydi, bahçeden çıkınca gözden kaybettim. Kutu önümdeydi açıp açmama konusunda kararsızdım. Bu arada kuvvetli esen bir rüzgarla aniden üşüdüm, kutuyu da alıp içeri girdim. Miko delirmiş gibiydi, arkamda onu zar zor teskin etmişken şimdi kutu çok bariz olarak sinirini bozuyor gibiydi. Sakin olmasını söyledim, biraz hırlayıp söminenin önündeki yerine geri yattı. Yaşlı köpeğim, akıllı köpeğim benim.
Köpeğimi sakinleştirebilmeme rağmen, Ben de çok heyecanlıydım, kutuyu tutarken bir taraftan ellerimin titremesine engel olmaya çalışıyordum. üzerindeki mavi kurdelayı yavaşça çözdüm. Kutunun üst kapağını kaldırdım, içinde çok çok eski yıllara ait bir fotograf vardı. Küçül bir çocuk pasparlak yemyeşil gözleri, musmutlu, güven ve huzur dolu, tatlı mı tatlı, saf mı saf gülümsemesi ile annesinin elini tutmuş, ötesini görüyormuşcasına doğdoğru kameranın lensine bakıyordu. Bu fotografa ilk baktığınızda Tanrı bu ailenin başına kötü bir şey getiremez derdiniz, hayır getirmemeliydi, hiçbir anne be çocuğun başına kötü bir şey gelmemeliydi. O çocuğu, şimdi çok iyi yerlerde güzel bir iş ve kendine layık bir eş ile çocuklarını severken hayal edebiliyordum, herkes gibi o güzel gözlü kız da onurlu insanca bir hayat sürmeliydi. Dikkatlice baktım fotografa, tekrar tekrar. Kutuyu bana getiren kızın ta kendisiydi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Gecenin dördü olmuştu, üşüyordum ve üstüne üstlük ölmüş olması çok muhtemel bir çocuk, kendisinin ve annesinin fotografını bir kutu içerisinde kapıma getiriyordu. Gözlerim kapanmaya başlamıştı, dogru düzgün düşünemediğimin farkındaydım. Uyumaya karar verdim.
Sabahın ilk ışıkları pencereye vurmaya başlamıştı bile. Ölü ve yılgın güneş. Kaç milyar yıldır oradaydı ve hala bu dünyada olan biten bu kadar kötülüğe rağmen nasıl ve neden ışıklarını göndermeye devam ediyordu? Çoktan patlayıp kara deliğe dönüşmesi gerekmez miydi? Yüreği nasıl dayanabiliyordu ısıttığı dünyanın üzerinde dökülen o kadar kana? Ben bile dayanamazken ve şimdi kimbilir neden ölmüş bir çocuk...
Neyse ki uyuyakalmışım. Kalktığımda saat öğledensonra ikiydi ve bombardıman gibi gürleyen gökgürültülerinden sonra inanılmaz bir yağmur başlamıştı. Yağmuru izlerken yavaş yavaş dün geceyi hatırladım ve çoktan ölmesi gereken güneşi.
Miko hala şöminenin önünde yatıyordu, kutu sehpanın üzerindeydi. Fotograf şöminenin üzerinde asılıydı. Oraya koymadığıma çok emindim, kutuya gittim, kapağını açtım, bir tane fotograf da oradaydı. Elimde birbirinin tıpatıp aynısı iki fotograf vardı. Anlam verebilmemin imkanı yoktu, olasılık dahilinde olan tek şey benim hala uyuyor olmamdı. Fakat uyanıktım hiç olmadığım kadar, hatta o kadar uyanıktım ki yağmur damlalarının tek tek düşüşlerini dahi hissedebiliyordum, cama vururkenki seslerini çok net duyuyordum, camda birleşerek minik nehirler oluşturmalarını, sokakta bir köpeğin kuyruğunu kıstırarak yağmurdan sığınacak bir yer aramasını, çevremde anlık olarak olup biten her şeyin büyük bir farkındalıkla görüyordum.
Bir diğer olasılık daha vardı elbet. Aynaya baktım ve korkuyla geri fırladım. Aynadaki ben miydim? Yüzümün yarısı yanıktı, bembeyaz saçlarım omuzlarıma iniyordu. Kırış kırış olmuş yüzümde yılların hezimetini gördüm, gözlerime baktım sönük yeşil gözlerime ve sonra herşeyi hatırladım o minik kız çocuğunu, yaşama sevincini, büyük hayallerini, insanlara olan güvenini, sevgiye olan inancını, dünyanın yeşil, kalplerin temiz, dimağların açık, vicdanların ana sütü kadar beyaz olacağına dair olan o sapmaz ve kaymaz güvenine.
Bendim o bendim. O körpe, temiz dimağın, o naif saf gülümsemenin sahibi bendim. Beni ezip geçen ve böyle yaralı, böyle tek başına bir dağ evine atan, hiç durmadan dönen çarkların gözü açık esiri ve sevgili tanrının yanlış gezegene atıverdiği zavallı kız çocuğunun dramı bir film şeridi gibi akıyor yağmur damlalarının çizdiği yolların arasında bir yerlerde.
Yüzümü kimin yaktığını hatırladım, tüm o insanımsıların yaptıklarını bir bir, tek tek hatırladım. Yağmur şiddetlendi ve ben en az onun kadar çok gözyaşı döktüm, tüm dünyayı gözyaşlarımla temizleyebilir miydim? o kadar çok gözyaşı var ki buharlaşıp acılaşarak bize geri yağan, ben de o gözyaşlarının sahiplerinden biriyim, başınıza, size gerçeği, ne kadar kötü, bencil, gaddar olabileceğinizi göstermek için yağacağım. Başıma ne geldiğinin önemi yok, anlatmam size. Biliyorum yağmur dinecek ve ben gene kendimi ve o küçük kızı unutacağım ta ki gömülmüş olan gecenin bir yarısı kapımı geri çalıp sabahına yağmurla sizin başınıza yağana dek.
Hoşçakalın, yağmurlarda görüşmek üzere...
Esindaş
Pencere boşluklarından şöyle bir göz gezdirdim, her geçen gün daha da yıkılıyor ev ve neredeyse gözlerimin önünde oluyor bu olay. Eski evimi...
Darağacı
Pencere boşluklarından şöyle bir göz gezdirdim, her geçen gün daha da yıkılıyor ev ve neredeyse gözlerimin önünde oluyor bu olay. Eski evimizin bir arka sokağında oturuyorum artık, her ne kadar ürksem de doğduğum büyüdüğüm yerden, bir tarafım kaldı buralarda, başka diyarlara gittim ve geri döndüm. Şu anda tam bir harabe olan bu ev elbette her zaman böyle değildi, bir zamanlar mutluyduk, en azından salonun ortasına o kocaman, dehşetengiz darağacını kurana kadar.
Her şey oyun gibi başladı, o zamanlar abimin hasta olabileceğini hiç düşünmemiştik, o kadar pırıl pırıl, zeki bir gence toz kondurmamız mümkün değildi. Ben ortancaydım, benden küçük bir de kızkardeşimiz vardı, onun olaylarla pek ilgisi yoktu ve tam tersi etkilendi. Annem babam olayları anlayana kadar olan olmuştu, bize bakmak için geç saatlere kadar fabrikada çalışmak zorunda olmaları ve sırf bu yüzden bize bakamamaları da düpedüz bir ironi.
Abime geri dönecek olursak, kendini "cezalandırıcı melek" olarak adlandırıyordu, bunun ne demek olduğu ile ilgili hiçbir fikrimiz yoktu, eve geldiğimizde yaptıklarımızı teker teker anlatmamızı istiyordu, her nasıl oluyorsa yalan söylememiz mümkün değildi. En ufak ayrıntıya kadar her şeyi istiyordu, izinsiz bahçeye girip komşunun portakallarını hapur hupur yediğimi ondan saklamayı düşündüm, gözlerime öyle bir baktı ki oracıkta hıçkırıklara gömülüp minik hırsızlığımı olduğu gibi anlattım. Cezam çok garipti, salonun ortasına bir direk dikmek zorunda kaldım, ailemiz bunu oyun gibi görüp hiç ses etmediler. O direk öyle kalmadı, elindeki çizime göre ve bizim günahlarımızın boyutuna göre bir şeyler ekliyorduk, sonunda neye benzeyeceğini tahmin etmem mümkün değildi.
Küçük kardeşimin bir kaplumbağı ters çevirmesi ile tamamlandı yapmak istediği şekil, ona "nihai kurtuluş" adını verdi, kaplumbağaya kadar nice nice günahlarmız vardı, abim tarafından sorguya çekileceğimizi bile bile yapıyorduk; kurbağa larvalarını dereden alıp toprağa gömmek, mahalleden bir şişkoyla patates çuvalı diye dalga geçmek, kedi yavrularını seveceğiz diye anneden uzaklaştırıp bilmeden ölüme terk etmek, sapanla kuş avlamak.
Kaplumbağadan sonra bizi sorgulamaz oldu abim, gitgide garipleşiyordu, hatta son zamanlarda gözle görülebilir bir şekilde zayıflamıştı, hiçbir canlının katledilmesine daha fazla ortak olamam diyerek sadece bitkisel ürünlerle beslenmeyi seçti, bize de anlatmaya çalıştı fakat biz bunu yapamadık, etin tadı çok güzeldi. Yaptığı şeyin büyük bir saçmalık olduğunu düşündük, nasıl olsa tüm yaratıklar insanlar için yaratılmamış mıydı? Kadınlar erkekler için yaratıldığı gibi, koyunlar, kuzular, inekler, tavuklar, havada uçanlar, suda yüzenler de insan için değil miydi?
Kendi kendine konuşur olmuştu evin içinde bir oraya bir buraya giderek, bizimle konuşmaz oldu, salona kurduğumuz şeyin anlamından korkmaya başlamıştım içten içe. Böyle böyle annemiz ve babamız kendilerini şirketlere kırdırırken -ki o zamanlar durum şu zamanki kadar vahim değildi ve aklımıza gelmezdi daha da kötüleşeceği -abim komple delirmiş olarak evin içine kapattı kendini.
"Bütün canlılar birbirini yiyor, etlerini lime lime parçalıyor, kemiklerini kıtır kıtır kırıyor, insan hepsini yiyor, birbirini yiyen canlılar topluluğu, birbirinin üstüne basan canlılar topluluğu ve doymak bilmez hırsıyla aralarında en kötüsü insan. Doğuştan kötüyüz, bunu biliyorum ve kendime dahi engel olamıyorum. Nihai kurtuluşuma gidiyorum ve geride kalanlar için üzülüyorum. Güle güle."
Bu notla astı abim kendini salondaki "şeye". Kendi ellerimizle kurdurttuğu şeye, darağacına, katili biz olamayız ama şimdi şimdi anlıyorum ki biz onun gözünde insanlığın minik temsilcileriydik ve ona anlattığımız ve bizim önem vermediğimiz her şey onun gözünde insanın kötülüğünün simgesiydi, çünkü bilinçliydik ve kötü olmaya karar vererek yapıyorduk kötülüklerimizi. Ailemin içler acısı köleliğinin anlamını da öğrendim kendim onların konumuna acınası bir şekilde düştüğümde, zavallı abim bunları hep biliyordu, gereksiz yere bu dünyada olduğuna inandı hep, şimdi yaşadıklarıma baktığımda; onca zaman ekmek için eşeklik yapmış olmama, sırtımdaki kambura, suratımdaki pis yalaka sırıtışa, yüzümde ona buna laf anlatmaya çalışırken oluşmuş minik kırışıklıklara, bacağımdaki varislere, gözlerimdeki hüzne, içimdeki kedere, keşke onunla gitseydim diyorum, keşke. Tüm varlıklar ve insan; kadın ve erkek onuruyla yaşamalıydı bu mavi kürede. Ama olmadı yapamadık, zamanımı ve içsel doğamı sattım bir hiç uğruna. Ne gerek vardı? Şimdi 75 yaşında elim ayağım tutmazken bunu düşünüyorum ve kendimi asacak kadar gücüm bile yok.
Esindaş










Sosyal Ağlar