bilinç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Adeta bir kara büyü gibi etkisi altına aldı korku tüm dünyayı ve dünya gözle görülmeyen kana bulandı. Etrafta kol gezen kötümser ...





Adeta bir kara büyü gibi etkisi altına aldı korku tüm dünyayı ve dünya gözle görülmeyen kana bulandı. Etrafta kol gezen kötümser istatistiklerin –ki her bir insan tek bir rakamdır bu bilimin gözünde- havada mikroplardan beter bir hızla yayıldığını hissediyorum. Evlerinde korkuyla büzüşerek dinlenmeye çalışan ve pek tabi olarak bir türlü dinlenemeyen, zihinleri türlü türlü senaryoların etkisi ile bedenlerine sürekli zehir pompalarken evde kalıp oturmakla, stok yapmakla, insanlarla görüşmeyi kesmekle bu zehirden kurtulacağını zanneden insanlar, en az mikroplar kadar tehlikeli evrensel bir kötülüğün etkisi altında kalmışlardır.

Hiçbir mikrop kendi yasasını delemez. Ve dolayısıyla süper güçlü bir duruma gelemez. Işık karanlığı her daim yener. Yasalar her bir atom için vardır ve değişmezdir ve ne hiçbir madde ne de hiçbir canlı tabi olduğu yasayı delme gücüne sahiptir. Tanrı dahi bütünün yasasına tabidir.  Bütün zihinseldir ve Tanrı da ve insan da. Tanrı sözle yaratmıştır tüm dünyaları ve ağızdan çıkan kelamla başlamıştır her şey. Bu tüm semavi dinlerin en önemli ortak noktalarından biridir. Keza Türk destanlarında da ağızdan çıkan sözlerin ne derece önemli olduğu yaratılış destanında geçmektedir:

‘Yer gök hiç bir şey yokken dünya uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen bu uçsuz bucaksız dünyada durmadan uçuyordu.
Göklerden gelen bir ses Tanrı Ülgen’e denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Göğün emri ile oturacak yer bulan Tanrı  artık yaratma zamanı geldi diye düşünerek şöyle dedi:
“Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım Bu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayım Bunun çaresi nedir, ne yolla yaratayım?”
 Su içinde yaşayan Ak Ana, su yüzünde göründü Ülgen’e şöyle dedi :
“Yaratmak istiyorsan Ülgen, Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren De ki hep,” yaptım oldu ” başka bir şey söyleme. Hele yaratır iken,”yaptım olmadı” deme.” Ak Ana bunları söyledi ve kayboldu.
Tanrı Ülgen’in kulağından bu buyruk hiç gitmedi. İnsana da bu öğüdü iletmekten bıkmadı :
” Dinleyin ey insanlar, varı yok demeyin. Varlığa yok deyip de, yok olup da gitmeyiniz.”
Tanrı Ülgen yere bakarak : ” Yaratılsın yer!” Göğe bakarak “Yaratılsın Gök!” Bu buyruklar verilince yer ve gök yaratılmış.

Zihnimiz bizim mabedimizdir. Orada dua ederiz, orada hayal ederiz, orada durmadan düşünür dururuz. Kirli, korku ile dolmuş, kötü düşünceleri, kötü gelecek senaryolarını üst üste düşünen zihinler eninde sonunda zehirle dolacak ve bedenleri geri dönülmez bir sürece sokacaklardır. Ölüm herkes için vardır ve yaşadığımız dünya ile ilgili bildiğimiz neredeyse tek mutlaktır. Ölüm korkusu, hastalanma korkusu, aç kalma korkusu ise kalan hayatınızı zihinsel ve de bedensel bir cehenneme çevirmeye yetecek kadar güçlü duygulardır. Sizi hiçbir yaratıcı fikrin zihninize girmesini engelleyecek kadar felçli bir duruma sokabilecek ve bedeninizi de eninde sonunda iflas ettirebilecek kadar çürütebilecektir. Çürük zihin, çürük bedeni yaratır.

Hiçbir virüs sizin iradenizden, yaşama sevincinizden, içsel gücünüzden, içinizdeki şamandan daha kuvvetli değildir. Hiçbir virüs ise uzun vadede korku, endişe ve kaygı kadar öldürücü değildir. Evlerinizde derhal pencereleri açın, haberleri bir müddet kapatın, balkonda saksıdaki çiçeklerinizi sulayın, çocuklarınızı ve evcil hayvanlarınızı sevin, gülümseyin ve gülümsetin. Güneşe ve aya ve de yıldızlara selam verin ve aldığınız her nefes için teşekkür edip, şükredin. Kara büyünün zihninizi ele geçirmesine izin vermezseniz, virüsler de bedeninizi ele geçiremeyeceklerdir. Velakin ölümden kaçış olmadığı aşikârdır. Milyonlarca yıl yaşayan tanrılar dahi ölümden kaçamamışlardır. İçinizdeki ateş dönecektir elbet bir gün ait olduğu yere. O ateşe iyi bakın, yaşamın alevini iyi besleyin.

Hazır su ile bu kadar haşır neşirken, suyun yapısı itibarı ile manyetik bir madde olduğunu ve niyetle bükülebildiğini bilin. Burada okumakla kalmayıp araştırın. Suyla elinizi her yıkadığınızda tüm hastalıkların, kötü düşüncelerin suyla beraber vücudunuzdan akıp gittiğini hayal edin. Sadece bedensel olarak değil ruhsal olarak da temizlendiğinize inanın ve sıcak sudan ziyade soğuk suyu tercih edin; keza soğuk su sıcağa göre daha güçlüdür niyet iletmekte.

Yemek yerken haberlerin açık olmamasına dikkat edin. Neşeli şeyler izleyin, neşeli şeylerden bahsedin. Yediğiniz her lokma için teşekkür edin, tadına varın ve yemekle birlikte bedeninize neşe ve sağlık girdiğini hayal edin. Yemek yerken kötü söz etmeyin, kavga etmeyin ve kesinlikle kötü şeyler izlemeyin.

Sevgiyle, iyi ve temiz düşüncelerle, temiz ellerle kalın. Kara büyü siz izin verdiğiniz sürece size işler, bunu aklınızdan çıkarmayın. Ağzınızdan çıkan sözlere dikkat edin; iyilik, doğruluk, saflık ve sağlık dışında kötü laf etmeyin; hele beddua hiç etmeyin. Zihninizi ve bedeninizi saf tutun ve hep güzeli hayal edin. Özellikle uyumadan önce iyiyi ve güzeli hayal edin ve gerisini bilinçaltınıza/ruhunuza bırakın keza aksi takdirde uykunuzu dahi kaybedebilirsiniz.

Su gibi Aziz kalın!

Geçen yıl kasım ayında, dünyanın en tatlı ve bir o kadar da bahtsız yavru kedisi bizim bahçemize dadandı. Dört kardeştiler, üçünü mahalle...


Geçen yıl kasım ayında, dünyanın en tatlı ve bir o kadar da bahtsız yavru kedisi bizim bahçemize dadandı. Dört kardeştiler, üçünü mahallenin deli köpeği öldürdü, bir bu kalmıştı onlardan geriye. Annesi de bırakıverdi onu. Kimsesiz yavrucak henüz 1,5 aylık bile değildi. Fakat öyle bir yaşama azmi vardı ki o minicik bedenden hiç beklemezdik. Koca koca kedilerin önünden yemek çalabiliyor, kendi yiyeceğini asla kaptırmıyordu; iştahı ve sağlığı yerindeydi; oyun oynamıyordu lakin. Zaten nasıl oynasındı ki? Aralık, ocak gibi oyun oynamaya da başlayınca çok sevinmiştik. Kendi kendine bahçenin önündeki ağaca tırmanıyor, iplere pati atıyor, oradan oraya zıplıyordu. Derin bir nefes aldık, kurtuldu diye umduk fakat nafile bir umutmuş bizimki. Bir aya kalmadan hastalandı ve yemeden içmeden kesildi, bir haftaya kalmadan da ölüverdi yavrucak. Kalbime bıçak gibi saplandı onun ölümü; haftalarca o bıçağı hareket ettiremedim bile yerinden ve içimde öylesine kötü bir his vardı ki sebebini bilmediğim, bir türlü kurtulamıyordum etkisinden. Kötü bir işaret gibi gelmişti bu bana; hem de çok kötü. Bir ay sonra kötü haberler art arda gelmeye başladı. Annem hastalanmıştı ve babam ne yapacağını bilmez bir şekilde o yaşında koşturup duruyordu. Nisanda ameliyata alındı annem ve babam annem sağ salim ameliyattan çıktıktan ve ben geldikten sonra yanımda öylece yığılı verdi yere; öldü öylece. Hiçbir mantıklı insan tüm bunların aslında yavru kedinin bizim bahçeye girmesi ile başladığını savunamaz. Arkaik insanın aksine modern insan bunlar arasında kesinlikle bir bağlantı bulunamayacağını savunur aksini iddia etmek aptallık olacaktır gözünde. Fakat içten içe herkes bilir ki kötü şeyler üst üste gelir, bunu sadece dillendiremeyiz. Nedenini söyleyemediğimiz şeyler anlatmaya değmez. Matrix filmindeki ünlü ‘kara kedi’ sahnesini herkes bilir. Bir sahnede kara kedi belirmesi bir şeylerin değişeceğinin delaletidir. Artık kapı eski yerinde değildir.

Arkaik insanlar ise bizden farklı olarak bu görüngüler arasındaki bağlantıları anlamak ve çözmek konusuna fazlasıyla önem vermekteydiler. Her topluluğun bir büyücüsü veyahut da şamanı olurdu ve o en ufak kötü işareti dikkate alıp bunun doğurabileceği şeyler üzerinde uzun uzun çalışırdı ve bu elbette nedensellik ilkesi temel alınarak yapılmazdı. Her şeylerin mantıklı bir açıklamasının olduğu şu günlerde arkaik insanların bu davranışları bize ilkel gelmekte, onlarla dalga geçmemize ve küçümsememize yol açmakta. Arkaik insanların bu gibi görüngülerde kötü, şeytani güçlerin varlığını aramaları, bizim olguların nedenlerini biliyor ve onları kontrol ediyor gibi görünmemizle tamamen çelişmekte. Fakat gerçekten de olguların nedenleri tam olarak biliyor olabilir miyiz?

Yüzyıllar içinde insanlar, nasıl ve ne şekilde olduğu bilinmez, iyi ve kötü güçlerin varlığını unuttular. Sembolik olarak kitaplarda kalmış olması ise onların ete kemiğe bürünerek hayat içinde karşımıza çıkan şeyler olmasını engelledi. Tanrılardan uzaklaştığımız kadar şeytandan da uzaklaştık. Onları uslarımızın karanlık taraflarına, hiçbir şekilde bilmemek üzere attık. Her bireyin kendi yolu, kendi zihni ile ulaşması gereken güçlere sadece inanarak ulaşmak mümkün değildir. İnanmak anlamak değildir; bilmek hiç değildir. Bir zamanların en değerli olgusu olan sembolizmin uslarımızdaki yerinin körelmesi ile düpedüz cahil kaldık. Fakat önemli olan cahil kalmanın bilincinde olmaktı; biz kendi yolumuzun önüne bize verilmiş bilgilerden çelikten kapılar ördük. Bilgiyi iki yerden alıyorduk; ya din adamlarından ya da bilim adamlarından. Din adamlarından aldığımız bilgiye yenisi katmak, yorumlamak küfür sayılacağından buna gücümüz yetmezdi elbet, peki ya bilim insanları? Gerçekten atomu parçalayınca hayatın gizine ulaşabileceğini hatta ulaştığını sanan ve hayatı en küçük birimine kadar parçalayan ve parçalardan bütünü görmeye çalışan bilim insanları bir yerlerde hata yapıyor olamaz mıydılar? Arkaik insan için doğada beklenmeyen bir olay her daim korku ve şaşkınlık yaratmışken, modern insan bunun nedenini size söyleyerek kafanızı rahat ettirmeye çalışıyor ve siz nedenini bildiğiniz şeyi gönül rahatlığı ile karşılayabiliyorsunuz. Doktora gidiyorsunuz ve bilmem ne hastalığına yakalandığınızı öğreniyorsunuz; çok rahatlatıcı değil mi? O hastalığa neden yakalandığınızla ilgili bir liste var zaten her yerde, o listeden bir ve birkaçı muhakkak size uyacaktır. Fakat gerçekte öyle midir?

Bir zamanlar gerçekle bağımızı hurafelerle koparıyorduk. Kendi kendimize çözmemiş gereken gerçeklik ikinci bir elden din adamları tarafından veriliyordu bize. Belki tarihte gerçekten de mutlağı görebilen tek insan olmuşsa bile şu devri daimde, bulduğu şeyi bize verebilmesi o kadar imkânsız ki hiçbir kelam yerini alamaz kendi özgül deneyiminin. Fakat bize kala kala sözler kaldı ve biz taklit edip, ezberledik. Şimdi ise tüm bunların yerini büyük rakamlarla bilimsel veriler almış durumda. Gerçeğin yerine bir kaç rakama tutunduk ve kısmen kontrol altında olan çevresel şartlarda bize verilenlerle idare ettiriyoruz bu yalan ve dolanı. İçimizdeki sezgilere güvenmemeliyiz artık ne de olsa bu ilkel insana has bir özellik; modern insanlar olarak bizler ise ellerinde kocaman teknolojik aletler bizi bizden daha çok tanıyan büyük büyük insanlara teslim ettik kendimizi. Ve bir kedinin ölmesi ile başlayan olaylar silsilesi bu büyük adamların gözünde anlamsız ve bağlantısız tesadüflerse, bizim haddimize değil elbet bir anlam çıkarmak. Hayatımız ve de irademiz bizim elimizde değilken, bize vaat edilenleri sorgulama gücümüz dahi yok artık

İstatistiki olarak anlamımız dışında hayatımızın kendi içerisindeki anlamını bulmak için çabalayan insan hor görülürken ve de çember dışında itilirken en iyi taklit eden çoktan vip locasında yerini aldı bile. Fakat onun için de gelecek çok parlak değil. Bir yerlerde sakin sakin uçan kuş sürüsü verandasına dalmak üzere ve bilim adamlarının rasyonel bir şekilde yapmaya çalıştıkları açıklamalar asıl olanı yansıtmıyor. Kuşlar verandaya gelir, ormanda bir kurt dolanır, denizde yunus şarkı söyler ve dünya ikiye yarılır. Ve biz neden ve sonuçlarla ilgilenirken nedensizce bir sonuç ortaya çıkmıştır ve o kadar büyüktür ki artık görmezden gelinmesi mümkün değildir.

Duyu organlarımızla algıladıklarımızın dışında bir dünya muhakkak var ve orada cereyan eden en ufak bir dalgalanma ile göğün ve yerin yerinden oynayacağı kesindir. Ve bizler kendimizden kaçtığımız sürece, gizemi çözdüğünü söyleyen büyük büyük adamların yalanlarına kandığımız sürece, gizemden uzaklaştıkça uzaklaşırız ve fakat geriye garip izler kalır; kafasına kuşun kakasını yaptığı insan gider ve piyango bileti alır.

Bu dünyayla, hayatla ve insanın karanlık tarafı ile ilgili o kadar çok bilmediğimiz şey var ki bütün bu sorularımızın karşılığını öte d...



Bu dünyayla, hayatla ve insanın karanlık tarafı ile ilgili o kadar çok bilmediğimiz şey var ki bütün bu sorularımızın karşılığını öte diyarda alacağımızı ummaktan ötesini yapamıyoruz. Bilincimiz bazen birden çakan minik bir kıvılcımla bizi, esasen bir şeyleri bilebildiğine dair, ikna etmeye çalışıyor ve fakat görüngüler o kadar kısa süreliğine zihnimizin bir köşesine düşüyor ki onlardan anlık heyecan dışında herhangi bir anlam çıkarabilme faaliyeti, usumuzun sınırlarında bir yerlerde, başarısızlığa uğruyor. Ufuk çizgimizde apansız beliriveren kırmızılara bulanmış harikulade bir bulut, bizi öte diyarla ilgili sezgisel bir mekâna davet eder gibi görünse de bu anlık görüntü yerini alacakaranlığa bırakıyor ve biz sezdiğimizin gerçekliğini sorgular hale geliyoruz.

Sezgilerimiz nesnel boyutta bizi araçsız bırakmakta; adı konmayan her olgu usumuzdaki derin ve karanlık boşluğa düşerek sadece yankıları duyulur hale gelmektedir. Sezgilerimizin yankılarının yankıları kendilerini oluşturamadan henüz, bilinçaltımızdan çıkan ve bize uzanan her el gibi, bir anlığına parlayıp sönüvermekte ve nesnelliğin ön planda olduğu bir dünyada kendine tutunabilecek bir kuram bulamamaktadır. Sezgisel boyut çoktan yazılıp bitmiş kitaplar tarafından ele geçirilmiştir ve her şeyin çözümünü sunduğunu söyleyen bir grup insan tarafından yönetilmektedir. Sizin usunuza bir gelip bir giden, arada bir kendini gösterip sonra kaybettiren öte diyar bilgisinin sonuçlanıp bitmiş olgular yönünden hiçbir değer taşımadığı ortadadır. Bu kadar çözüme rağmen insanlığın doldurulamaz derin boşluğundan hala daha sızan ince kan dahi, çözüme ve cevaba bir adım bile yaklaşamamış olduğumuzun bir göstergesidir aslında. Ruhu bir kenara atarak, hiçbir alanda hiçbir çözümün ortaya çıkamayacağı o kadar aşikârdır ki bunu çabalamaları içinde farkına varmadan boğulmakta olan insanlığa şöyle bir bakarak anlayabilirsiniz. Ve fakat diğer taraftan nesnel bakış açısı ile yapılmış ampirik yöntemleri yok saymak da o derece kuruntulu bir yaklaşım olacaktır. Her konuda şüpheci yaklaşım esas olmalıdır aksi takdirde elinize geçen, bir tarafta canlılık mucizesini nesnel boyuta –ki kanımca en aşağıdaki boyut bu olmalı- indirgeyenlerle, sorgulanamaz ve bir o kadar da doğrulanamaz anca inanılabilir farazi bir ruhsal duruma indirgeyenler arasında gidilip gelinir. İnanma faaliyeti esasen başlı başına bilinmeyen durumlar için söz konusu olan bir eylemdir. Bildiğiniz şeye inanmazsınız; bilirsiniz; anca bilmediğiniz bir şeye inanırsınız veyahut da inanmanın dışında bir şansınız yoksa, inanmak zorunda bırakılırsınız.

Ruhun varlığı da yokluğu da sorgulanması gereken durumlardır. Bireyin inanma eyleminden ziyade bilme eylemine yönelebilmesi ve bunun için de kendi bilinçaltındaki öğelere, sezgilere başvurması elzemdir. Koca bir kâinat insan zihninin içindedir kanımca ve bizim asıl ilgilenmemiz gereken zihnimizde de karanlık bölgede kalan kâinatın bilinmeyen yönünü ortaya çıkarabilmektir. Fakat sürekli beyninin sol tarafını kullanmaya uyum sağlatılmış bir toplumun sezgilere önem vermeyeceği kesindir. Bunun dışında zaten en büyük sorunun çoktan cevabı verilmişse neden zorlamalı ki insan kendini? Sadece reçetenin birebir uygulanması hiçbir hastalığın tam bir tedavisi olamayacağı gibi çoktan asıl anlam ve önemini kaybetmiş bir takım ritüellerin otomatik olarak yapılması ve ezberden okunan kelimelerin insanın ruhsal kurtuluşunu sağlayamayacağı açıktır. Eğer ki sağlasaydı dünya çoktan daha da güzel bir yere dönüşmüş olurdu. “Yurtta sulh, cihanda sulh” tabirinin bir diğer anlamı “ruhta sulh, kainatta sulh” olmalıdır aslında. Kendi ruhunu çözmüş ve onunla barışmış insanların bulunduğu bir dünyayı bizim şu anki aklımızla hayal etmemiz pek zor. Göbek bağı ile bağlı olduğumuz yerküre ve gök küremiz bizim ruhumuzun savaşlarını bizimle beraber yaşamak ve bize tekrar yaşatmak zorundadır. Dünya tüm halleri ile bizim yansımamızı bize gösterir ve elbet kanayan kalbimiz kanatacaktır toprağı, çeşit çeşit ateşlerin içinde bir başına sıkışmış ruhumuzun yangını yakacaktır ormanları, içimizdeki bitmek tükenmek bilmeyen ve gün geçtikçe artan rüzgârlar, kasırgalara dönüşecektir ve yıkacaktır önüne geleni.

Biz hiçbir zaman tek değildik ve hiç olmadık ve fakat lakin bir olma fikrinin gerçekleşebilmesi için öncelikle çoğulluğumuzun farkında olmalıyız. İçimizde tek bir ses bile tam olarak bize ait değilken, kararları tek başımıza aldığımızı kim söyleyebilir bize? Bir şekilde ve her nasıl olduysa tek kaldık ya da daha doğrusu tek kaldığımız bir rüyanın içine ittirile kaktırıla atıldık; defalarca gösterilmesine rağmen hiçbir şekilde perdedeki varlığını sorgulamadık. Gerçekte kötü olan bizsek bile bu hiçbir zaman bilinçli bir kötülük olmadı. Orada bir yerlerde olan her bir şeyin aslında olup bittiği yer ruhumuz ve fakat sadece diğer her bir ruh ile değil;  ağaçla ve kuşla, çimenle, denizle, nehirle, ovalarla, dağlarla olan bağımızın da farkında değiliz. Dolayısıyla dünyanın kurtuluşu için tek çözüm ruhun kurtulmasıdır. Öylesine yakamıza yapışan bu kısır döngüden ve Sultan Süleyman’ı bile zaman içinde bıktıran yinelemelerden ancak ve ancak sezgilerimiz yolu ile kurtulabileceğiz. Herkesin aynı zamanda hem suçlu hem de kurban olduğu böylesi yoz toplumların sığınabileceği tek liman ise kendi kendilerini bilebilme olgusudur; gerçekte hiçbir zaman bilinemeyecek şeylere inanıyor olmak bilme eylemini sonsuza kadar denklem dışına iter ve bilgi üzeri yosun kaplanmış kutsal bir sandığın içinde duyularımızdan mümkün mertebe uzak bir yerde saklanır. Fakat uzaklığın zamansız mekansızlıkta hiçbir ehemmiyeti yoktur tıpkı bilinçaltımızın aslında ne altta ne de üstte tam da merkezde olması gibi. Karanlık doğamız dünyanın ve de evrenin karanlık yüzüdür ve kendini bilme eylemi esasen kainati bilme eylemidir; bundan kaçış yoktur ne de kestirme bir yol vardır. Tek yol karanlığın içinden geçmektir.

Kendimi tutamıyordum. Kilometrelerce mi ağlayacaktım? Denizlerce, okyanuslarca? Oralarda, buralarda biriken dönümlerce gözyaşı nasıl da...


Kendimi tutamıyordum. Kilometrelerce mi ağlayacaktım? Denizlerce, okyanuslarca? Oralarda, buralarda biriken dönümlerce gözyaşı nasıl da sicim gibi dur durak bilmeden akıyor gözlerimden. Gözyaşının ölçüsü yok; birimi yok; öylece akarken fark ettim onu. Zaman ve mekândan bağımsız; ruhun acılarını taşıyan bir nehir misali birinden bir diğerine taşıyor karasını varlığın vücut bulmuş halinin.

Yeteri kadar ağlasam kör olurdum belki; gözlerim taşa dönmez miydi bütün gözyaşını akıttıktan sonra? Ruhum kara mıydı bu kadar? Fakat neden? Benden habersiz hangi hisler zihnimin   bilincine dökülüyor sapır sapır? Denizin kenarında oturuyorum; kimsecikler yok; ileride yaşlı bir adam balık tutmaya çalışıyor; az ötede siyah bir köpek etrafı kokluyor. Ben varım fakat varlığım öylesine derin bir mücadelede ki yokluğumla kazanan her daim yokluğum oluyor. Kim görüyor beni, kim tanıyor? Ben dahi göremezken, bilemezken kendimi ve varlığa kaptırmışken tüm gizemi ve iyice kaplanmışken sırla, hangi kahraman çıkaracakmış açığa esrarlı gerçeği? Gözyaşlarım bir kahraman gibi benden saklı şeyleri döküyor olsa gerek toprağa. Toprak kara zaten, kararacak iyice; bir kıvılcım çıkarır belki dayanamayıp yüküne, yangın başlatır bir yerlerde ya da deprem olur birdenbire. Gene de döküp saçmaya yetmez, insandan geleni.

Saatlerce ağladım denizin üzerinde ve sonra birden kalktım ayağa. Yenilenmiş miydim yoksa acım mı geçmişti bilmem. Acı kolay geçmez diye bilirim ben, üzeri külle örtülür sadece. Anca o zaman gözyaşlarının üzerinde düşünmeye başladım. Temel görevi gözleri temizlemek elbette fakat öte taraftan ruhu da temizliyor olabilir miydi? Yıllar yıllar önce okumuş olduğum, su üzerine yazılmış olan kitap geldi aklıma; yazarın ismi Masaru Emoto; kitabın ismi ‘Suyun Gizli Mesajı’. Suyun bilgi taşıyan bir molekül olduğunu ve bizim niyetimize göre kristallerinin şekilleneceğini anlatıyor kitapta kısaca. Kendisi ise suyun özelliğini şöyle tanımlamakta:

‘Su, bizim göremediğimizi bize gösterecek bir ayna işlevi görmektedir; bizim gerçekliğimizin bir taslağıdır ve tek bir olumlu düşünce ile değişebilmektedir. Eğer bu bilgiye açık bir insansanız, tek gerekli olan inançtır.’

Tam da düşündüğüm gibi gözyaşlarımda bana ait bir şeyler vardı; benim bilmediğim ve büyük ihtimalle  kötücül karakterli sırları akarak benden uzaklaştırıyordu ve eğer bunlar benim vücudumda daha fazla taşıyamayacağım türden şeyler ise gözyaşlarım ruhumu, bir süreliğine, temizlemiş olmalıydı. Fakat gene de bunun bir kanıtını istedim. Hissettiklerimizin çoğu zaman kanıtlanamaz şeyler olduğunu bilirim elbet; alaca karanlık kuşağında bulabileceğiniz türden bilgiler barındırırlar ve elle tutulur somut şeylere dökülmeleri neredeyse imkânsızdır. Fakat gene de galonlarca gözyaşından sonra gelen rahatlama hissinin bir şekilde açıklaması vardır diye düşünerek internette arama yaptım ve şöyle bir fotoğrafa rast geldim:

Gözyaşlarının akma sebebine göre farklı kristalleri vardı ve bu bana hiç de şaşırtıcı gelmedi. Örüntülere uzun süre bakmama rağmen kafamda bir yere oturtamasam da bir anlamları olduğuna eminim. Her geometrik şeklin bir hisse karşılık gelmesi aslında dünyadaki şeylerin birbirinden hiç de bağımsız olmadıklarının bir kanıtı gibi gözümde. Daha detaylı araştırınca gözyaşının içinde çok sayıda stres hormonu ve toksin bulunduğunu öğrendim. Anlaşılan gerçekten de vücudum biriken zehri atıyordu dışarı. Yeterince ağladıktan sonra gelen rahatlama hissinin sebebi bu olmalıydı elbet. 

Fakat hepsi bu kadar mı? Ruhum tam olarak bu olayın neresinde? Ruhun acısı mı bedene yansıyor yoksa bedenin acısı mı ruhu bu kadar zedelemekte? Ne olursa olsun bilinçaltı karanlık dehlizlerden aydınlığa çıkmadığı sürece bunu öğrenebilmemiz pek de mümkün görünmüyor. Tam da bu noktada Carl jung ile aynı fikirdeyiz; bilinçaltımız zamandan ve mekandan bağımsız bir yere doğru uzatmakta ağlarını ve kanımca gaipten gelen haberleri bize iletmek için büyük bir sabırsızlıkla beklemekte. Maalesef bunları anlayabilmekten çok çok uzağız şu anda; işin en acı tarafı öte taraflardan bilgiyi sadece kutsal kitaplar sunuyor gözükmekte ve fakat nereye kadar? Artık o tarafa da, gerçekliği aramak adına, el atmamız gerekmez mi? Üstü kutsal kelimelerle kapanmış ve biz kıyısından bucağından en ufak bir bilgiyi dahi ele geçiremiyoruz. Kelimelerin kaldırılması elzem değil mi? Anca ezberden kurtulan insanın yeni şeyler üretebilmeye muktedir olduğuna inancım tam. Bu konuda yeni idealara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var; bilinçaltımızı bir an evvel gün ışığına çıkarmak belki de bu ölümlü hayatın yegane amacı olmalıdır.  İnsan aklı daha da ötesini kavrayabilecek donanıma sahip olmalıydı; on binlerce yıldır sürüp giden varlığı ile çoktan karanlıktan çıkmış olmalıydı. Fakat bana öyle geliyor ki bilinçli bir şekilde bilinçaltımızdan ayrıştırıldık ve gölgelerle savaşmaktan çoktan yıldık. Bundan sonra nereye gideceğimiz belli değil elbet; hiç değilse gözyaşlarımızın bizi götürdüğü yere kadar gidebilseydik keşke. 






Şehrin güneş görmez, buz gibi nemli sokaklarında melankoli almış başını gidiyor. Ellerinde sigaraları, sararmış yüzleri ile insanlar h...


Şehrin güneş görmez, buz gibi nemli sokaklarında melankoli almış başını gidiyor. Ellerinde sigaraları, sararmış yüzleri ile insanlar hiçbir şey konuşamadan, dertlerini anlatamadan başlarını ellerine almış; kafaları önlerine eğilmiş, arada bir arkada çalan şarkıya eşlik ederek dertli dertli tüttürüyorlar. Nemli burada odalar ve rutubet kokar yer yer çatlamış dökülmüş sıvaları ile duvarlar. Buradaki sırlar anlatılamayacak kadar büyüktür ve gizemlidir. Suç ortağı yapmak istemez biri bir diğerini. Sabaha kadar otururlar da çıt çıkmaz çoğu zaman. Kadehler doldurulur; geçmişte söylenenler, edilenler arkada bozuk bir plak gibi hiç durmadan çalar. Hep aynı soru dilin ucuna kadar gelir de yutkunulur, defalarca sorulmuştur ne de olsa ve hiçbirinde cevap alınamamıştır. "Neden Allah’ım neden?". En arka odaların birinde bir çocuk yere oturmuş, başını dizlerinin üstüne koyup, kollarıyla sarmış bir şekilde sessiz sessiz ağlar. Derdini anlatamaz, çaresizliği öğrenmiştir o, koca dünyanın gamını yükünü çoktan sırtlanmış, iki büklüm olmuş, yerden kalkmak dahi istememektedir. 

Güneş aydınlatamaz burayı, mikrobunu kırmaz havanın, kirlidir buranın sokakları tıpkı insanların elleri kolları gibi.
Burası Freud'un bilinçaltı. Ötelediğimiz, görmek istemediğimiz, uygunsuz kaçan ne kadar hissimiz varsa bu karanlık yerlere gömeriz. Ve sonra en güzel kıyafetlerimiz ve en güzel gülüşümüzle karışırız kalabalığa. Güneş vardır gündüzün ve her gece yakamoz vurur denize. Bilinçaltımız karanlık ve nemli sokaklarken, bilincimiz aksine aydınlanmıştır: korkutucu pek bir şey yoktur orada, düşüncelerimizin hâkimiyeti bizdedir çoğu zaman. Ne de olsa özgür irademiz vardır; özgürce hareket ederiz ve hareketlerimizin ve davranışlarımızın sorumluluğu da bizdedir. Fakat bu çok uzun sürmeyecektir. Şimdi ya da daha sonra fakat eninde sonunda karışacaktır kirli sokaklardan acayip, bilinmeyen varlığı hep ötelenmiş olan bir şeyler; öyle şeyler ki apansız yaptırıverir sizden hiçbir zaman beklenmeyen bir hareketi veyahut da aslında tüm toplumsal normların dışında hissettiğiniz bir şey yüzünden saplayıverir vicdanınıza keskin kılıcı. 

Oralarda bir başına mum dahi yakmadan, konuşmadan sürekli kendi kendini yiyen biri vardır. Kafasında aynı düşünce sürekli dolanır: “Her şey benim suçum. Benim yüzümden oldu, ben yanlış yaptım. Aslında hissetmemem gereken şeyleri hissederek aileme ve de topluma ihanet ettim”. Aydınlıkta dolanırken ise kendisine ne olduğunu bilmeden, nedenini anlamadan, yemeden içmeden kesilmiştir; insanlarla görüşmek istemez; uyku düzeni bozulmuştur ve tüm bunların en acısı artık hayattan zevk almaz. Bunun için seratonin ve dopamini suçlarlar; magnesyumdan şüphelenirler; östrojen ve progesteronun dahi parmağı vardır bu işte. Muz mutlu eder derler; tavuk ve patatesi bolca tüketin derler; kuruyemişi sofranızdan eksik etmeyin ve her gün bir avuç şundan bundan ondan muhakkak tüketin derler ve bunu arka sokakta, kapkaranlık, soğuk, nemli ve küflü bir yerde sırtını pek de arkadaş canlısı olmayan duvara dayamış biçare bireyin aydınlıktaki versiyonuna söylerler ve dediklerinin ve önerdiklerinin hiçbiri oradaki zavallıyı aydınlığa çıkaracak güçte değildir. Zincirler ağırdır ve zincirler uzundur.  

Majör depresyon, moleküler düzeyde artık çok net olarak bilinmekte ve ilaçlar da ona göre üretilmekte fakat bir şeyler eksik kalıyor ve neredeyse hiçbir vaka ilaçla düzelemiyor. Ve  şu ortaya çıkıyor ki depresyonun vücutta yarattığı tepki fiziksel bir etkinin yarattığı tepki ile aynı yani neredeyse bıçaklanan bir birey kadar somut bir acı içinde birey. Ruhun ızdırabı gerçek ve elle tutulur bir şey ve ilaçlar buna çare değil. 

Burada yıllanmış ve eskimemiş bir bilim adamı yardıma koşuyor: Sigmund Freud. Kuramları avam tabakanın dahi dilinde olan bu dâhinin fikirleri her ne kadar sürekli tartışılmış ve eleştirilmişse de modern psikiyatri dahi ona başvurmadan yol alamıyor. Freud bize depresyonun aşırıya kaçmış kendini suçlama ve yoğun suçluluk duygularından dolayı olduğunu söylemekte. Karanlıkta sessizce bir başına oturan o kadın ya da adam tam da kendine bunu yapıyor; elem ve keder içinde neden annesini sevemediğini ve ölümünden dolayı neden mutlu hissettiğini soruyor kendine. Annesi ölümcül bir hastalıkla boğuşurken neden bir damla gözyaşı dökemediğini sorguluyor sürekli. Bu duygularından utanıyor onu saklamak istiyor toplumdan; kimseye tek bir kelime edemiyor ve annesinin hastalığında tek bir üzüntü hissetmeyen benliğini arka sokaklara atarak onu görünmez kılıyor. Fakat bu kadar basit değil her şey; içten içe onu yiyip bitiren bu duygu saklandığı yerden ona görünmez oklar atıyor, her türlü neşenin önünde kötü gülüşü ile onu bekliyor, ona bakıyor ve için için kemiriyor onu.

Tıpkı diğer türler gibi Homo sapiens sapiens de eşsiz bir tür. Fakat onu diğerlerinden ayıran bir özelliği var ki o da bilinçaltının vücudun faaliyetlerini tamamıyla değiştirebiliyor olması ve işte bu nedenle de regülatör DNA stres altında olduğunu varsayıp, beden 7/24 stres altındaymış gibi sinyal gönderiyor transkripsiyon faktörlerine ve elbette seratonin ve dopamin yerlerde sürünürken, kortizol tavan yapıyor.

Freud’un yoğunlaştırılmış suçluluk duygusunun depresyona neden olduğu fikri artık neredeyse kanıtlandı: Manchester Üniversitesi’nin yaptığı bir çalışma ‘Archives of General Psychiatry’ dergisinde yayımlandı ve buna göre; geçmişinde kendilerine depresyon tanısı konmuş bireylerin beyin taramalarında, suçluluk ve toplum tarafından kabul edilen davranışların bilgisinin bulunduğu alanların, hiçbir zaman depresyona girmemiş bireylerdekinden farklı olduğu görüldü. Depresyonun suçluluk ve toplum tarafından kabul edilebilir davranışlar ile çok büyük bir ilişkisi var. Fakat karşımıza tekrardan bir düğüm çıkıyor: Bizi travmatize etmiş olmalarına rağmen onlara karşı olan güçlü bağlarımız aynı kalabilir mi?

Bu başka bir konu elbet. Eğer oralarda bir yerlerde suçluluk duygusuyla, o duygunun çok da farkında olamadan boğuşan bir insan varsa ve kendini soğuk bir hapishanede yalnız başına hisseden bir tarafı varsa; derhal çıkarsın onu oradan sıcak güneşin altına. Hayatın hiçliği ile savaşılmaz, varlığı ile bütünleşilebilir ancak. Ve evet travmatize çocukluğunun suçunu tanrıya ya da ebeveynine atmakta yüzde yüz haklısın. Toplumun kabul edemeyeceği şeyler; toplumu kaosa sürükleyebilecek olan hissiyatlardır: Toplum kaosa ancak genlerini gelecek nesile aktaramadığında girer. Ve bu bize gizlice şunu fısıldar:  Kan bağı ve genler her şeydir. Sevsen de sevmesen de!

Yeteri kadar acı çeken bir bireye dünyanın muhteşem bir yer olduğuna inandıramazsınız ne de başına henüz daha kötü bir şey gelmemiş ol...



Yeteri kadar acı çeken bir bireye dünyanın muhteşem bir yer olduğuna inandıramazsınız ne de başına henüz daha kötü bir şey gelmemiş olan bir bireye dünyanın aslında acı dolu, vasat, korkunç bir yer olduğuna inandırabilirsiniz. Dünya deneyimlerinizden kaynaklanan bakış açınıza göre harikulade ya da ürkütücü bir yere dönüşebilir fakat dünya dünyadır; bakış açısı ise her şeydir. Tenha bir yerde bir manzara izlerken aklıma her daim ‘Tanrının bu izole yerde tek gözü benim’ fikri gelir. Tanrı’nın gözleri olup görmek, kulağı olup duymak, parmakları olup hissetmek, burnu olup koklamak kulağa her ne kadar acayip gelse de öylece izlerken ve gün batımını ve bulutlara yansıyan renk cümbüşünü görünce ruhumun en derinlerinde bunun böyle olmasını umuyorum. Her ne kadar insan aklı olabilecek en manasız şeyden dahi mana çıkaracak şekilde tasarımlanmış olsa da umut tek kurtuluş gibi görünüyor gözüme. Fakat şu soru takılıyor kafama; Tanrının gözleri olabilmek aynı zamanda zihninin bir parçası olmayı getirmez mi doğal olarak? Bizim bilincimizin oluyor olması Tanrıyı da bilinçli kılar mı?


Bilinç tam olarak burada karşımızda büyük bir sorun olarak durur: Tam olarak nedir? Yapay zekâ ile çalışan bilim adamları bilincin yapay zeka yeterince karmaşık bir yapıya dönüşünce otomatik olarak ortaya çıkacağı savını savunmaktadırlar fakat henüz o noktaya gelebilen bir yapay zeka olmaması bu sava şüphe ile yaklaşılmasını gerektirir. Yapay zekâ birtakım büyük soruların üstesinden kolaylıkla geliyor gibi görünmekte ki satranç ve matematiksel problemler bunlara sadece birer örnek gene de kahvenin kokusunu almak gibi çok basit bir duyumsamayı dahi henüz yapamıyor olması kafaları oldukça karıştırmakta. Burada Prof. Dr. Donald Hoffman ‘bilinç ajanı’ terimini ortaya koyuyor ve uzay zamanın evrenin varlığının temelini oluşturduğu fikrinden birçok bilim adamının uzaklaştığını söylüyor; bunun yerine her şeyin temeline ‘bilinci’ yerleştiriyor ve bizi ‘bilinç ajanları’ olarak nitelendiriyor. Prof. Dr. Donald Hoffman Big Bang’ten önce bilincin olduğunu söylemekte; big bang ile beraber bilincin milyonlarca kez bölünmesi milyonlarca egonun kendi kendini ve başkalarını tavaf ederek evrende dolanması anlamına da gelmez mi aynı zamanda? Tek bir bilinçten her tarafa sıçrayan minik ego küreleri; her birimiz. Fakat sonra şu da mümkün olabilirdi elbet; birden fazla ego bir araya gelerek, büyüyebilir ve bu sayede diğer teklere karşı belirli bir üstünlük kazanmış da olabilirler; bunun bizi nereye götüreceği malum, örnekleri çoğaltmak da mümkün. Çevremize baktığımızda kendi çevresinde dönen bir çok ego görüyor olsak da bu sadece bir yorum olarak kalacaktır elbette, keza birçok nörolog bilincin evrimin bir neticesi olarak karmaşık canlı varlıkların gelişmesiyle, nöronlar arasındaki iletişimin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan evrimsel bir araç olduğunu söylemekte. Peki, kim haklı? Hoffman örüntülerin ardındaki gerçeği hiçbir zaman göremeyeceğimizi, sınırlı vücudumuzda sınırlı algılarımız olacağını ve aksi takdirde olmasının evrime tamamen ters bir durum yaratacağını söylemekte.

Gerçeği hiçbir zaman net olarak göremediğimizi artık biliyoruz –ya da en azından kişisel tecrübemle ben neredeyse eminim-; ancak ve ancak gerçeğin tamamen yanlı bir versiyonunu görebilmekteyiz ki her daim hayatta kalmamızı kolaylaştıran tarafından bakıyor olmamız onu yanlı kılmakta. Aksi takdirde hayatta kalabilmemizin mümkün olmadığını söylüyor Hoffman; gerçeğin tümünü görmemizin bizi araçsız kılacağını fakat tıpkı bir bilgisayar masaüstü gibi ikonları kullandığımızda iş yapabileceğimizi donanımla ve piksellerle uğraşmamızın bizi hayatta tutmayacağını belirtmekte ki bu oldukça mantıklı geliyor kulağıma.

Hepimiz bilinç ajanları olarak varlık denen bu örüntülerin bindir ucundan tutarak onu gerçek kılıyoruz gibi görünmekte ve hiçbir şeyin çok yüksek ihtimalle ne bizim gördüğümüz, ne gördüğümüz ne de duyduğumuzla alakası var. Gene de bu acımtırak realitemsi şovun neşeden çok acı verdiği zamanlarda onu gereksiz ve üzücü bir şey olarak tecrübe ediyoruz fakat aksine bazen de bulutlardan süzülen birkaç küçük ışık demeti bizi birden harikulade bir âleme götürebiliyor. Neşe ve haz bizi bu tam olarak ne yeri ne de zamanı belli olmayan mekânsız zamansızlığa zincirlerken, acı ve mutsuzluk zincirin doğasını sorgulamamıza neden oluyor.

Tam olarak bu işin neresindeyiz? Her biri birbirinden bağımsız bilinç kürecikleri miyiz yoksa şu devasa ve tek bilincin gözleri, kulakları, parmakları ve burnu muyuz? Eğer öyleyse Tanrı gerçekten var ve biz ondan ayri gayri bir birey değiliz; ancak ve ancak kara kutumuzda bir başımıza olduğumuzu sanırken ayrıyız ve bu yalnızlık hissi en büyük acıyı çekmemize sebep oluyor. Bu noktadan bakıldığında inananlar grubu bir noktada gerçeği yakalamış gibi görünse de o bile dogmalar karşısında değersizleşiyor ve örüntülerin yoğunluğu artıyor. Her ne olursa olsun herkes bir şeylere inanıyor elbet ve bu inançlar, devasa bir perdenin saçaklarından asılan ve her biri kendi saçağının tek ve biricik olduğuna inanan bir-eyler olarak bizim, yalan yanlış örüntüleri gerçek kabul etmemize neden oluyor. Belki de tek gerçek, mutlak gerçeğe ulaşmamızın en azından bu bedenlerde mümkün olmadığıdır keza aksi halde maalesef mutlak gerçek bizi araçsız ve dolayısıyla savunmasız bırakacaktır. Bilgisayarınızı, aslında içinde ne olduğunu merak ettiğiniz için, parçalara ayırdığınızda bilgisayarsız kalırsınız; gene de gerçeğe bir adım daha yaklaşamazsınız.

Tanrı da ulaşılamaz ne de elle tutulabilir. Onu elle tutulabilir bir varlığa dönüştürmek her ne kadar bu realite için uygun görülse de eksiktir ve en çok da cevapları bulduğumuzu sandığımız için yarım yamalaktır. Tanrı bir bütünse ve biz de onun parçaları isek yargılama olmamalıdır, cennet ve cehennem de keza, ne iyi ne de kötü olmalıdır; büyük-küçük az-çok gibi birbirinin zıddı kavramlar yin yang sembolü gibi bir çemberi tamamlayan kavramlara dönüşmelidir. Bir bütünü tamamlayan hiçbir parça gereksiz değildir ne de kötü. Bu bakış açısı bizi doğal olarak Budizm gibi bir takım dinlerin kucağına atacaktır fakat hiçbir zaman unutulmamalıdır ki var olduğumuz ya da daha doğru tabirle var olduğumuza inandığımız bu evrende ne bir kavram ne de kurum tamdır. Hepsi eksiktir; tam ve bütün olma bu dünya için geçerli bir kavram olamaz; dolayısıyla ancak ve ancak onların eksikliğini bilerek yola çıkmak en doğrusu olacaktır.

Peki, bilinçli varlıklar olarak, Tanrının gözleri olarak, bu dünyayı nasıl görmeliyiz? Nasıl yaşamalıyız? Bu soruların tek bir doğru cevabının olmaması şaşırtmayacaktır elbet kimseyi. Yaşamak ve tecrübe etmek hayatımız sonlanana kadar kaçamayacağımız, bir nevi mahkûm olduğumuz tek doğrudur; bu hem başka çaremiz olmadığından böyledir hem de her bireyin duyu organları olarak ve farklı çevresel etkenlere maruz kalmaları açısından tek ve eşsiz olması nedeniyle elzemdir. Tanrı için elzemdir. Bu tam olarak ne bir ceza ne de ödüldür; gene de insan olmak kolay değildir ne de bu olayı böylece kabul edebilmek. Ben kendimi bir bütünün parçası olarak göremiyorum; onu geçtim herhangi bir sosyal grubun dahi parçası olarak göremiyorum ve birçok şey bana çok yoğun acı veriyor; hatta yaşamaktan ölesiye –bu bir ironi olsa gerek- korkuyorum. Böyle baktığımda çekinerek yaşamak da Tanrının bir tecrübesi olsa gerek diye düşünmeden edemiyorum; gene de kahve kokusu delirtiyor beni, sonra bir de sandal ağacı var, vanilya ve çikolata. Sevdiğimin kollarında olmak her mutluluğun ötesinde ve gün batımındaki kızıllığa hayranım sonra bir de yunus balıkları var ve bir de yunus balığı gibi gülen köpekler ve minnoş kediler. Bu kadar korkuya bu kadar yaşama sevinci az bile; eğer bir terazi varsa gerçekten ölçülmesi gereken bunlar olmalı; bir tarafa hayatın sana verdiği neşe ve senin bundan aldığın haz, diğer tarafa kederlerin ve hüznün konulmalı ve her şeye rağmen korkmadan yaşayabilen kazanmalı, çekinerek korkudan tir tir titreyen değil. Şimdilik kazanamayacağım bu ortada fakat gene de denemeye değerdi-miydi-?


Kapı çaldı gene. yaklaşık bir haftadır gece saat ikide çaldığı gibi bu gece de çaldı. Aşağı inip kapıya bakmakla bakmamak arasında kaldım, b...


Kapı çaldı gene. yaklaşık bir haftadır gece saat ikide çaldığı gibi bu gece de çaldı. Aşağı inip kapıya bakmakla bakmamak arasında kaldım, bir taraftan korkuyorum diğer taraftan merak içindeyim. mevsim sonbahar olduğundan mahalle oldukça sessiz ve sakin, bu mevsimde terketmeye başlıyorlar insanlar yazlıklarını yavaş yavaş. En sevdiğim mevsim güz mevsimi, gökyüzü keskin ve göz alıcı bir mavi olmaz artık ve gözlerimi acıtamaz, şekilden şekile renkten renge giren bulutlar, orada burada,istediğiniz biçime girerek, ardından çıkıverecekmiş gibi duran bir mucizeyi saklar ya da en azından ben öyle hayal ederim. Kaldı ki mucizelere dair hayaller dahi yaşadığın toprakların tozundan suyundan etkileniyor. Hiç durmayın sorun insanlara, hayatta başınıza gelen en muhteşem şey nedir diye, alacağınız cevaplar; insanların hayal güçlerinin yaşadıkları hayatla doğru orantılı olarak ne derece kısıtlı olduğunu gözlerinizin önüne serecektir.

Bu sefer inatla çalmaya devam etti kapı elime telefonu aldım. 155 e bastım ve parmağım arama tuşunun hemen üstünde aşağı indim, inmemem gerekirdi belki de. Kapıya yaklaştım, bilmem hangi kuvvetin etkisiyle çevirdim anahtarı. kapı gıcırdayarak açıldı, hiç gıcırdadığını hatırlamazdım ve bir anlığına kendimi başka bir evde sandım, ne garip bir his, neyse ki uzum sürmedi. Kapıyı açtığımda gördüğüm karşısında daha da şaşırdım. Kaç yaşında olduğunu kestiremediğim, 4-5 yaşında diye tahmin ettiğim bir kız çocuğı kapının önünde gülümseyerek dikiliyordu. Elinde süslü püslü bir kutu vardı. Karanlık bir gecede ayışığı dahi yokken çocuk kocaman görünmez bir spot ışığı altında gibiydi. Işığın nereden geldiğine kafa yoramayacak kadar şaşkındım, gene de kendimi toparlayarak sordum:

-Nereden geldin böyle? Ne tarafta oturuyorsunuz? Annenin babanın haberi var mı bu saatte burada olduğundan?

Çocuk hala gülümsüyordu. Yüzünde ne kadar çok çil vardı öyle, kumral saçları iki örgü yapılmıştı ve üzerinde oldukça eski yıllara ait eski püskü bir tulum vardı. İçinde minicik çiçekleri olan pembe bluz bana eskilerden bir şeyi hatırlattı ama neyi? Bir şeyler söylemeye niyeti yok gibiydi. Kutuyu kapının önüne nazikçe bıraktı ve geri döndü, nereden geldiği belli olmayan ışık da onu takip eder gibiydi, bahçeden çıkınca gözden kaybettim. Kutu önümdeydi açıp açmama konusunda kararsızdım. Bu arada kuvvetli esen bir rüzgarla aniden üşüdüm, kutuyu da alıp içeri girdim. Miko delirmiş gibiydi, arkamda onu zar zor teskin etmişken şimdi kutu çok bariz olarak sinirini bozuyor gibiydi. Sakin olmasını söyledim, biraz hırlayıp söminenin önündeki yerine geri yattı. Yaşlı köpeğim, akıllı köpeğim benim.

Köpeğimi sakinleştirebilmeme rağmen, Ben de çok heyecanlıydım, kutuyu tutarken bir taraftan ellerimin titremesine engel olmaya çalışıyordum. üzerindeki mavi kurdelayı yavaşça çözdüm. Kutunun üst kapağını kaldırdım, içinde çok çok eski yıllara ait bir fotograf vardı. Küçül bir çocuk pasparlak yemyeşil gözleri, musmutlu, güven ve huzur dolu, tatlı mı tatlı, saf mı saf gülümsemesi ile annesinin elini tutmuş, ötesini görüyormuşcasına doğdoğru kameranın lensine bakıyordu. Bu fotografa ilk baktığınızda Tanrı bu ailenin başına kötü bir şey getiremez derdiniz, hayır getirmemeliydi, hiçbir anne be çocuğun başına kötü bir şey gelmemeliydi. O çocuğu, şimdi çok iyi yerlerde güzel bir iş ve kendine layık bir eş ile çocuklarını severken hayal edebiliyordum, herkes gibi o güzel gözlü kız da onurlu insanca bir hayat sürmeliydi. Dikkatlice baktım fotografa, tekrar tekrar. Kutuyu bana getiren kızın ta kendisiydi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Gecenin dördü olmuştu, üşüyordum ve üstüne üstlük ölmüş olması çok muhtemel bir çocuk, kendisinin ve annesinin fotografını bir kutu içerisinde kapıma getiriyordu. Gözlerim kapanmaya başlamıştı, dogru düzgün düşünemediğimin farkındaydım. Uyumaya karar verdim.

Sabahın ilk ışıkları pencereye vurmaya başlamıştı bile. Ölü ve yılgın güneş. Kaç milyar yıldır oradaydı ve hala bu dünyada olan biten bu kadar kötülüğe rağmen nasıl ve neden ışıklarını göndermeye devam ediyordu? Çoktan patlayıp kara deliğe dönüşmesi gerekmez miydi? Yüreği nasıl dayanabiliyordu ısıttığı dünyanın üzerinde dökülen o kadar kana? Ben bile dayanamazken ve şimdi kimbilir neden ölmüş bir çocuk...

Neyse ki uyuyakalmışım. Kalktığımda saat öğledensonra ikiydi ve bombardıman gibi gürleyen gökgürültülerinden sonra inanılmaz bir yağmur başlamıştı. Yağmuru izlerken yavaş yavaş dün geceyi hatırladım ve çoktan ölmesi gereken güneşi.

Miko hala şöminenin önünde yatıyordu, kutu sehpanın üzerindeydi. Fotograf şöminenin üzerinde asılıydı. Oraya koymadığıma çok emindim, kutuya gittim, kapağını açtım, bir tane fotograf da oradaydı. Elimde birbirinin tıpatıp aynısı iki fotograf vardı. Anlam verebilmemin imkanı yoktu, olasılık dahilinde olan tek şey benim hala uyuyor olmamdı. Fakat uyanıktım hiç olmadığım kadar, hatta o kadar uyanıktım ki yağmur damlalarının tek tek düşüşlerini dahi hissedebiliyordum, cama vururkenki seslerini çok net duyuyordum, camda birleşerek minik nehirler oluşturmalarını, sokakta bir köpeğin kuyruğunu kıstırarak yağmurdan sığınacak bir yer aramasını, çevremde anlık olarak olup biten her şeyin büyük bir farkındalıkla görüyordum.

Bir diğer olasılık daha vardı elbet. Aynaya baktım ve korkuyla geri fırladım. Aynadaki ben miydim? Yüzümün yarısı yanıktı, bembeyaz saçlarım omuzlarıma iniyordu. Kırış kırış olmuş yüzümde yılların hezimetini gördüm, gözlerime baktım sönük yeşil gözlerime ve sonra herşeyi hatırladım o minik kız çocuğunu, yaşama sevincini, büyük hayallerini, insanlara olan güvenini, sevgiye olan inancını, dünyanın yeşil, kalplerin temiz, dimağların açık, vicdanların ana sütü kadar beyaz olacağına dair olan o sapmaz ve kaymaz güvenine.

Bendim o bendim. O körpe, temiz dimağın, o naif saf gülümsemenin sahibi bendim. Beni ezip geçen ve böyle yaralı, böyle tek başına bir dağ evine atan, hiç durmadan dönen çarkların gözü açık esiri ve sevgili tanrının yanlış gezegene atıverdiği zavallı kız çocuğunun dramı bir film şeridi gibi akıyor yağmur damlalarının çizdiği yolların arasında bir yerlerde.

Yüzümü kimin yaktığını hatırladım, tüm o insanımsıların yaptıklarını bir bir, tek tek hatırladım. Yağmur şiddetlendi ve ben en az onun kadar çok gözyaşı döktüm, tüm dünyayı gözyaşlarımla temizleyebilir miydim? o kadar çok gözyaşı var ki buharlaşıp acılaşarak bize geri yağan, ben de o gözyaşlarının sahiplerinden biriyim, başınıza, size gerçeği, ne kadar kötü, bencil, gaddar olabileceğinizi göstermek için yağacağım. Başıma ne geldiğinin önemi yok, anlatmam size. Biliyorum yağmur dinecek ve ben gene kendimi ve o küçük kızı unutacağım ta ki gömülmüş olan gecenin bir yarısı kapımı geri çalıp sabahına yağmurla sizin başınıza yağana dek.

Hoşçakalın, yağmurlarda görüşmek üzere...

Esindaş

Pencere boşluklarından şöyle bir göz gezdirdim, her geçen gün daha da yıkılıyor ev ve neredeyse gözlerimin önünde oluyor bu olay. Eski evimi...


Pencere boşluklarından şöyle bir göz gezdirdim, her geçen gün daha da yıkılıyor ev ve neredeyse gözlerimin önünde oluyor bu olay. Eski evimizin bir arka sokağında oturuyorum artık, her ne kadar ürksem de doğduğum büyüdüğüm yerden, bir tarafım kaldı buralarda, başka diyarlara gittim ve geri döndüm. Şu anda tam bir harabe olan bu ev elbette her zaman böyle değildi, bir zamanlar mutluyduk, en azından salonun ortasına o kocaman, dehşetengiz darağacını kurana kadar.

Her şey oyun gibi başladı, o zamanlar abimin hasta olabileceğini hiç düşünmemiştik, o kadar pırıl pırıl, zeki bir gence toz kondurmamız mümkün değildi. Ben ortancaydım, benden küçük bir de kızkardeşimiz vardı, onun olaylarla pek ilgisi yoktu ve tam tersi etkilendi. Annem babam olayları anlayana kadar olan olmuştu, bize bakmak için geç saatlere kadar fabrikada çalışmak zorunda olmaları ve sırf bu yüzden bize bakamamaları da düpedüz bir ironi.

Abime geri dönecek olursak, kendini "cezalandırıcı melek" olarak adlandırıyordu, bunun ne demek olduğu ile ilgili hiçbir fikrimiz yoktu, eve geldiğimizde yaptıklarımızı teker teker anlatmamızı istiyordu, her nasıl oluyorsa yalan söylememiz mümkün değildi. En ufak ayrıntıya kadar her şeyi istiyordu, izinsiz bahçeye girip komşunun portakallarını hapur hupur yediğimi ondan saklamayı düşündüm, gözlerime öyle bir baktı ki oracıkta hıçkırıklara gömülüp minik hırsızlığımı olduğu gibi anlattım. Cezam çok garipti, salonun ortasına bir direk dikmek zorunda kaldım, ailemiz bunu oyun gibi görüp hiç ses etmediler. O direk öyle kalmadı, elindeki çizime göre ve bizim günahlarımızın boyutuna göre bir şeyler ekliyorduk, sonunda neye benzeyeceğini tahmin etmem mümkün değildi.

Küçük kardeşimin bir kaplumbağı ters çevirmesi ile tamamlandı yapmak istediği şekil, ona "nihai kurtuluş" adını verdi, kaplumbağaya kadar nice nice günahlarmız vardı, abim tarafından sorguya çekileceğimizi bile bile yapıyorduk; kurbağa larvalarını dereden alıp toprağa gömmek, mahalleden bir şişkoyla patates çuvalı diye dalga geçmek, kedi yavrularını seveceğiz diye anneden uzaklaştırıp bilmeden ölüme terk etmek, sapanla kuş avlamak.

Kaplumbağadan sonra bizi sorgulamaz oldu abim, gitgide garipleşiyordu, hatta son zamanlarda gözle görülebilir bir şekilde zayıflamıştı, hiçbir canlının katledilmesine daha fazla ortak olamam diyerek sadece bitkisel ürünlerle beslenmeyi seçti, bize de anlatmaya çalıştı fakat biz bunu yapamadık, etin tadı çok güzeldi. Yaptığı şeyin büyük bir saçmalık olduğunu düşündük, nasıl olsa tüm yaratıklar insanlar için yaratılmamış mıydı? Kadınlar erkekler için yaratıldığı gibi, koyunlar, kuzular, inekler, tavuklar, havada uçanlar, suda yüzenler de insan için değil miydi?

Kendi kendine konuşur olmuştu evin içinde bir oraya bir buraya giderek, bizimle konuşmaz oldu, salona kurduğumuz şeyin anlamından korkmaya başlamıştım içten içe. Böyle böyle annemiz ve babamız kendilerini şirketlere kırdırırken -ki o zamanlar durum şu zamanki kadar vahim değildi ve aklımıza gelmezdi daha da kötüleşeceği -abim komple delirmiş olarak evin içine kapattı kendini.

"Bütün canlılar birbirini yiyor, etlerini lime lime parçalıyor, kemiklerini kıtır kıtır kırıyor, insan hepsini yiyor, birbirini yiyen canlılar topluluğu, birbirinin üstüne basan canlılar topluluğu ve doymak bilmez hırsıyla aralarında en kötüsü insan. Doğuştan kötüyüz, bunu biliyorum ve kendime dahi engel olamıyorum. Nihai kurtuluşuma gidiyorum ve geride kalanlar için üzülüyorum. Güle güle."

Bu notla astı abim kendini salondaki "şeye". Kendi ellerimizle kurdurttuğu şeye, darağacına, katili biz olamayız ama şimdi şimdi anlıyorum ki biz onun gözünde insanlığın minik temsilcileriydik ve ona anlattığımız ve bizim önem vermediğimiz her şey onun gözünde insanın kötülüğünün simgesiydi, çünkü bilinçliydik ve kötü olmaya karar vererek yapıyorduk kötülüklerimizi. Ailemin içler acısı köleliğinin anlamını da öğrendim kendim onların konumuna acınası bir şekilde düştüğümde, zavallı abim bunları hep biliyordu, gereksiz yere bu dünyada olduğuna inandı hep, şimdi yaşadıklarıma baktığımda; onca zaman ekmek için eşeklik yapmış olmama, sırtımdaki kambura, suratımdaki pis yalaka sırıtışa, yüzümde ona buna laf anlatmaya çalışırken oluşmuş minik kırışıklıklara, bacağımdaki varislere, gözlerimdeki hüzne, içimdeki kedere, keşke onunla gitseydim diyorum, keşke. Tüm varlıklar ve insan; kadın ve erkek onuruyla yaşamalıydı bu mavi kürede. Ama olmadı yapamadık, zamanımı ve içsel doğamı sattım bir hiç uğruna. Ne gerek vardı? Şimdi 75 yaşında elim ayağım tutmazken bunu düşünüyorum ve kendimi asacak kadar gücüm bile yok.

Esindaş

İLETİŞİM