döngü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Zihnimin içinde, Daha önce hiç tanımadığım biri, Elinde asa ve de kafasındaki taçla, Emreder gibi bana. Duyuyor gibi olsam da Kara...




Zihnimin içinde,
Daha önce hiç tanımadığım biri,
Elinde asa ve de kafasındaki taçla,
Emreder gibi bana.
Duyuyor gibi olsam da
Karanlığın en derininden gelen
Puslu sesini
Anlayamam manasını.
Ben mi yoksulum
Ve de yoksunum servetinden?
Sen mi ayrık tuttun beni Kendinden?
Her yakarışımda
Dizlerimin üzerinde
Ve de her kara günümde
Yalvarırken sana
Sen mi ayırdın beni
Yoksa ben kendime mi tuzağım
Uzağından kutlu sana?
Etme eyleme!
Her adımım bir geri dönüş,
Her hareketim senden kaçış,
Ve bana geri dönüş.
Eli kolu kırılasıca amansız bir döngü!
Etme eyleme!
Bir yol göster!
Bir el ver!
Karanlığın sır dolu rahminden
Doğacak küçücük bir aleve razıyım ben.
Velev ki o alev yaksın beni.
Ben doğmadan ölüydüm.
Yaşarken de ölüyüm
Ve öleceğim tekrar tekrar
Ölü doğup
Canlı öleceğim.
Ey hüznün çaresi!
Ey yaşayan!

Canlılığın cevheri!
Bir el ver!
Bir el ver!

BÜYÜCÜ Sonsuzlukta, Sonlu yaşamların tohumlarını Atmış adı bilinmeyen. Ve büyüyünce onlar Biz doğduk, Sonsuzdan sonluya göç...



BÜYÜCÜ

Sonsuzlukta,
Sonlu yaşamların tohumlarını
Atmış adı bilinmeyen.
Ve büyüyünce onlar
Biz doğduk,
Sonsuzdan sonluya göçtük.


Öldüm mü ki ben zamanın birinde?
Yoksa doğmuş muydum?
Öylesine karıştı ki aklım!
Bazı bazı dipsiz alacakaranlıktan yayılan
Solgun kirli ışıklarla yıkanmaya çalışırken 
Ve çekildikçe çekilirken
Dipsiz mahzenlerine yeraltının
Sonsuz gibi gelen sonlu döngülerin
Birinde Ben
Çıktım göğe
Yanaşabilmek için Güneşe
Sıyrıldım balçıktan
Saf bir ışık demeti
Kucakladı Beni.
Hangisiydi bilmem
Doğmamıştım henüz 
Ölü yaşamın tohumu
Yeşerdi benimle.
Ve söz duydum
Kulağımla değil fakat kalbimle
"Sıyrıl" dedi
Ve "Korkma" diye ekledi.
Ve ant içtim
Tüm gölgeleri ışıkla aydınlatmaya.
Ve ben bir sihirbazım şimdi!
Bir büyücü yasaların izinde!
Alas!

Yüzyıllardır oradaymış gibi duran fakat benim yeni keşfettiğim ulu ağaçlarla dolu bir ormanda yürüyorum; peşime üç tane köpek takılmış. B...


Yüzyıllardır oradaymış gibi duran fakat benim yeni keşfettiğim ulu ağaçlarla dolu bir ormanda yürüyorum; peşime üç tane köpek takılmış. Beni takip ediyorlar fakat niçin bilmiyorum; bazı patikalara sapmamı istemiyor gibiler. O derece sık bir orman ki köpeklerin varlığı beni sevindiriyor keza geri dönüş yolumu bulabileceğimden emin değilim. Ölüler dünyasından canlıların dünyasına geçiş yapmış gibiyim; bilmem neden kalabalıkların arasından sızan ölü geçmiş rahatsız etmekte beni. An ve anlar boyunca uzanan yaşanmamışlıkların insanı olmaya razıyım çoğu zaman. Orada öylece duran, üzeri yosun kaplı koca ve capcanlı bir kayanın üzerine oturup termosumu çıkarıyorum çantamdan. Melankoli basan zihnime Anna Karenina doluyor nedensiz. Kitabı hep yanımda; açıyorum rastgele bir sayfayı: “Ne zaman oluştu bu yuvarlak? Demin bakmıştım gökyüzüne, böyle bir şey yoktu orada. Yalnızca iki beyaz çizgi vardı. Evet, hayat üzerine benim düşüncelerim de böyle, farkına varmadan değişti.” Suçlu muydu Anna gerçekten? Yoksa o farkına varmadan değişen duygularının garip bir esiri mi? Fakat asıl içimi burkan şey belki de şimdiye kadar kimsenin aklına gelmemiştir; tekrar tekrar okuduğumuzda onun hikâyesini, her seferinde bıçağı saplar oluyor muyuz bir serçeninki kadar hassas yüreğine? Hikâyesi bu kadar güzel anlatılmamış olsaydı şimdiye çoktan ölü olacak bir kadını tekrar tekrar o acılarıyla yüzleştirmek bir nevi cehennemvari bir işkence yöntemi olmalı. Bir daha açmamak üzere kapatmalıyım Anna Karenina’yı. Bir kez daha trenin altına atmayacağım bu erdemli kadını! O vakit belki de asıl cehennem döngünün tekrarıdır; bir tren yolculuğu ile başlayıp, trenin altında biten bir döngünün.

Kahvemden birkaç yudum daha alıyorum; tatlı bir esinti ile saçlarım uçuşuyor; zaman durmuş gibi burada ve fakat burası zamanın hızlıca geçtiği tüm diğer mekânlardan daha gerçek geliyor gözüme. Ağaçlar mı beni korkutuyor yoksa aşağıdaki denizin görüntüsü mü bilmem bir şeyler merakımı cezbederken ve tatlı bir his kondururken ruhuma, başka bir şey benliğimi sorgulamama neden oluyor. Peki ya ben diyorum kendi kendime; peki ya ben? Hikâyemin bir kitaba aktarılmaması için sessiz dualar okuyorum içimden; biten bitmeli ve daire kırılmalı bir yerden. Hikâyemin ana fikrini aldım ben; örnek gösterilmeye ne hacet? Bütün bu deli saçması şeyler zihnimin içine dolmak için neden bu ormanı seçmiş ola ki?

Kahvem bitti ve yavaştan kararmaya başladı gökyüzü; minik damlalar akıtıyor bulutlarından yaslı gri gök bana. Kalkıyorum; yağmurluk yok üzerimde; ıslanacağım. Koşturarak beş dakika uzaklıktaki evime dönüyorum ve kendime bir kez daha kızıyorum; ‘nasıl olmuştu da 15 yıldır otururken burada, daha yenice buluvermiştim bu acayip yeri’. Bulmak istemeyen ben miydim yoksa o mu gizledi kendini?
O gizemli orman daha pek çok yerde karşıma çıkmaya başlayınca akli dengemden şüphelenmedim değil. Kendimden şüpheye düşürmemek adına kimseye de soramadım; deli kız damgası yemek kolaydı; kurtulmak zordu. Sürekli gittiğim bakkalın arkasında çıktı karşıma birkaç ay sonra; beş ay sonra ise fırına gitmek için bu ormandan geçmek zorunda kaldım. Balıkçı tezgâhı ormanın tam ortasına kurulmuş gibiydi bir yıl içinde ve kocaman bir gemi ağaçların arasında biçimini kaybetti. Kesinlikle bir şeyler oluyordu ve bunun iyi bir şeyler olma ihtimali oldukça düşüktü. Son zamanlarda ne yiyip ne içtiğimi düşündüm; zehirleniyor muydum bilmeden? Belki de daha geçen pazardan aldığım kocaman ve sulu mantarların yan etkisiydi tüm bunlar; halüsinasyondan başka bir şey olamazdı ne de olsa insanlar gayet normal bir şekilde hayatlarına devam ediyorlardı. Oysaki neredeyse mekân kalmamıştı hepimiz bir ormanın içindeydik ve belki de bunun tam olarak farkında olamayanlar ne ellerindeki işleri bırakıyorlar ne de çevrelerine bakıyorlardı.

İnsan yapımı hiçbir şey kalmayana kadar bu böyle devam etti. İnsan sayısı azalmıştı sanki? Ölüyorlar mıydı yoksa öylece kayboluveriyorlardı da ruhum bile duyumsayamıyordu? Tanrı bilir ancak! Kalan birkaçı garip ve sessiz şekilde çevrelerine bakmaya başladılar. Anca mı fark edilmişti bu garip olay? Ve artık fark etmiş olduklarına göre yanlarına gidip konuşabilirdim; ses ettim orada kütükte başını ellerine almış zavallı adama; bir şey dedi fakat anlamadım. Birkaç şey daha söyledim; cevap gene anlam veremediğim sözcüklerle geldi. Başka bir dil konuşuyorlardı artık; ya da ben başka bir dil konuşuyordum. Anlaşmamız mümkün değildi. Geri döndüm kendi kütüğüme. İşte dedim bu bir hikâye ve belki de kaydedilmeye değer; elime geçirdiğim sert madeni bir madde ile ağaca kazımaya başladım doğduğumdan beri başıma gelen her şeyi. Hikayenin sonuna doğru kimse kalmamıştı ortalıkta ve ben gitgide görünmez oluyordum. Son kelimeyi yazıyorum şimdi, birazdan..

‘Yüzyıllardır oradaymış gibi duran fakat benim yeni keşfettiğim ulu ağaçlarla dolu bir ormanda yürüyorum; peşime üç tane köpek takılmış. Beni takip ediyorlar fakat niçin bilmiyorum; bazı patikalara sapmamı istemiyor gibiler.’



Karanlıkta hiçbir şey göremiyordum, başımda inanılmaz bir ağrı, elim kolum uyuşmuş ve hissedemiyordum, birşeyler söylemeye çalışıyordum, ken...


Karanlıkta hiçbir şey göremiyordum, başımda inanılmaz bir ağrı, elim kolum uyuşmuş ve hissedemiyordum, birşeyler söylemeye çalışıyordum, kendi sesimi dahi duyamıyordum. Kaskatı, kıpırdayamayan, hissetmeyen bir taşın içinde gibiydim. Taş değildi bu içinde olduğum, benim cesedim diye düşündüm. Nasıl oldu da bu hale gelmiştim, bir kaza mı geçirmiştim, kalp krizi ya da belki saldırıya uğramıştım. Ağlayabilsem ağlardım, onu dahi beceremiyordum. Birazcık ışık yarabbim.

Yoksa uyuyor muydum? Bu da mümkündü fakat ne zaman kötü bir karabasan görsem kendi çığlığımla uyanırdım. Peki çığlığım nerede? Ya bu karanlık ne zaman dağılacak?

Kıpırdayamıyorsun, konuşamıyorsun, duyu organların çalışmıyor, bir tek zihnin hiç durmamacasına senaryolar üretiyor. Zihnimin de durması gerekirdi diyorum sürekli kendime, neden hala "hiç" olmadım? Ben varım fakat benim dışımda hiçbir şey yok.

Anılar geldi yavaştan kıpırdayamayan hissedemeyen ama sadece düşünebilen bana. Çitlerden aşağı atılmıştım, korkunç bir sesle suya düştüm. Fakat şimdi burası deniz mi? Deniz gibi değil, toprak gibi değil, taş gibi değil, yosun gibi değil daha çok nasıl anlatayım kapkaranlık ağır bir hava gibi, süzülüyorum gibi ve maalesef tüm bedenim yok olmuş sadece kafam kalmış gibi.

Sonrasında büyük düşüş, düşmemi engellemenin bir yolu yok gibiydi, sonsuza kadar düşecek gibiydim. Düşmediğimi aksine yükseldiğimi fark ettiğimde zaman kavramımı da kaybettiğimi anladım, yükseldikçe yükseldim, gökyüzünü aştım.

Yıldızıma ulaştığımda bunun ölüm değil "dönüş" olduğunu anlamıştım. Herşey, yaşadığımı sandığım herşey bir can sıkıntısının eseriymiş meğer. Canım sıkılana kadar oturdum orada sonrasında tekrardan herşeyi unutacağıma dair and içtim.

Esindaş

İLETİŞİM