güneş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
04 Mayıs
Defalarca göz göze gelmiş olmalıyız seninle.
Körlüğümü bağışla!
En son o mavi yeşil suların oralarda
Bakışmıştık susan gözler
Ve konuşan yüreklerle.
Kendi etrafımda dönerdim ben,
Çocuktum bilmez miyim?
Yenice yapmış beni Tanrı
Ve koyuvermiş bilmediğim bir yere.
Ellerimi kollarımı tanıdım ilk evvel,
Sana geline değin.
Tanıyıp tanıyıp da
Bırakıvermek gerekirmiş.
Ve aslında
Hep kendimi ben bildim
Oysaki öyle mi ya?
Dedim ya yenicek doğmuş gibiydim,
Yaşım kemale ermiş olsa da.
Affet beni!
Yokluğumu varlık
Varlığımı ben
Kendimi insan bildiğimden
Tüm bu kördüğümüm.
Affet beni!
Alevler yutana değin
Hep "ben" dedim
Ve kaçırdım seni.
Sonsuz uzayın dönen feleklerinde!
Hep uzaktın bana.
Ah nereden bileyim?
Uzak olanın kendim olduğunu sana.
Aramızda koca bir ben, ben, ben.
Elimde balta varmış, keser varmış.
Vursaymışım o kaskatı balçıktan varlığa!
Putum kendim kendime.
Affet beni!
Büyümedim hala.
Ellerim uzanırcasına anaya babaya,
Uzanıyorum sana.
Affet beni!
Bak dizlerimin üstündeyim şimdi
Bu dünya hep kara etti içimi
Kara gri sisten koca bir perdenin ardından
Seyreyledim ben evreni.
Ah bu savaş!
Yıkılası benlerin
Göklere ulaşmaz çığlıkları!
Ben bir hata imişim
Fakat ya şimdi, ya şimdi?
Aidiyetim yıldızlara!
Aidiyetim yıldızlara!
Defalarca göz göze gelmiş olmalıyız seninle. Körlüğümü bağışla! En son o mavi yeşil suların oralarda Bakışmıştık susan gözler Ve konu...
Affet!
Defalarca göz göze gelmiş olmalıyız seninle.
Körlüğümü bağışla!
En son o mavi yeşil suların oralarda
Bakışmıştık susan gözler
Ve konuşan yüreklerle.
Kendi etrafımda dönerdim ben,
Çocuktum bilmez miyim?
Yenice yapmış beni Tanrı
Ve koyuvermiş bilmediğim bir yere.
Ellerimi kollarımı tanıdım ilk evvel,
Sana geline değin.
Tanıyıp tanıyıp da
Bırakıvermek gerekirmiş.
Ve aslında
Hep kendimi ben bildim
Oysaki öyle mi ya?
Dedim ya yenicek doğmuş gibiydim,
Yaşım kemale ermiş olsa da.
Affet beni!
Yokluğumu varlık
Varlığımı ben
Kendimi insan bildiğimden
Tüm bu kördüğümüm.
Affet beni!
Alevler yutana değin
Hep "ben" dedim
Ve kaçırdım seni.
Sonsuz uzayın dönen feleklerinde!
Hep uzaktın bana.
Ah nereden bileyim?
Uzak olanın kendim olduğunu sana.
Aramızda koca bir ben, ben, ben.
Elimde balta varmış, keser varmış.
Vursaymışım o kaskatı balçıktan varlığa!
Putum kendim kendime.
Affet beni!
Büyümedim hala.
Ellerim uzanırcasına anaya babaya,
Uzanıyorum sana.
Affet beni!
Bak dizlerimin üstündeyim şimdi
Bu dünya hep kara etti içimi
Kara gri sisten koca bir perdenin ardından
Seyreyledim ben evreni.
Ah bu savaş!
Yıkılası benlerin
Göklere ulaşmaz çığlıkları!
Ben bir hata imişim
Fakat ya şimdi, ya şimdi?
Aidiyetim yıldızlara!
Aidiyetim yıldızlara!
03 Mayıs
“Dans eden Güneş, dans eden Ay, dans eden yıldızlar ve dans eden tüm galaksiler bizim kutsal benliğimizin bir ifadesidir.” –Amit Ray ...
Yıldızım, Yıldızsın, Yıldız
“Dans eden Güneş,
dans eden Ay, dans eden yıldızlar ve dans eden tüm galaksiler bizim kutsal
benliğimizin bir ifadesidir.” –Amit Ray
Güneş gündüzleri her yere gönderirken ışınlarını tek bir
karartı kalmaz gölgelerimiz dışında. Gölgelerimiz bizi usulca takip eder; her
daim bizimle olan, üzeri örtülemez ve fakat açığa çıkamaz bir gerçekliğin, ayın
karanlık tarafının, güneşin ulaşamadığı yerlerin zahiri bir sembolü olarak bize
farklı bir yönümüzün varlığına işaret eder.
Güneş bilincimizin, dışarıya gösterdiğimiz ve bizim de
biliyor olduğumuz tarafımızın simgesidir. Gündüzdür ve her şey ortadadır.
Bilincimiz yanında bedenimizi de besleyen kudrettir. Babadır, eril
tarafımızdır. İş yapma, ortaya koyma gücümüzdür. Zihnimizde kurageldiğimiz
hayallerimizin gerçekleşmesini sağlayan irade gücüdür. Karanlıkla savaşır ve
onu boğar.
Ay ise bizim bilinçaltımızı aydınlatmaya çalışan titrek ve
beyaz bir mum gibidir. Karanlığı yırtar ve içimizi hayallerle doldurur. Dişi
gücümüzdür. Yaratıcı ve üretkendir. Çeşit çeşit korkutucu yaratık onun titrek
ışığı ile görünür kılınır. Bilinçaltımızdan bilincimize akan saklı sırları
ortaya çıkarır. Bir de ayın karanlık tarafı vardır ki işte o bir türlü
ulaşamadığımız o ulu şeyi simgeler: Ruhumuzu. Ruhumuz öylesine büyük bir
gizemdir ki rüyalarımız sadece Ruhumuza giden o gizli patikayı, karanlıkta
kalan tarafımızı açığa çıkarmak adına kurgulanmış sahneleridir gecenin. Güneş
sahnesinden ay sahnesine geçer dururuz ömrümüz boyunca. Toprağın, suyun,
havanın ve ateşin birleşimi olmak kolay değildir; insan olmak kolay değildir.
Ayın zihinlerimizi etkileyebilecek kadar büyük bir gücü
vardır üzerimizde. Bu hem iyi hem de kötü sonuçlar doğurabilir. Eğer ki
karanlıkta kalan tarafımıza kucak açar, kendimizi tanımak için yola çıkar ve
Ruhumuza doğru süzülebilme iradesi ve de isteği ile doldurursak kalbimizi, Ay
bizim en büyük pusulamız olacaktır. Öte taraftan benliğimizin içine çakılı
kalmışsak ve egomuzun bizi ele geçirmesine izin vermişsek Ay bizi deliliğe
sürükleyecektir. Aristo Ayın beyinlerimizin üzerine olan etkisini, beynimizin
en nemli organ olduğunu söyleyerek açıklar; ay sular üzerinde hükümranlık kuran
bir küredir.
Her insanın bir yıldız olduğu söylenegelir. Bu hem doğrudur,
hem de yanlıştır. Yıldız olan ruhumuzdur ve insanların çok çok büyük bir
yüzdesi -hatta tamamına yakını demek daha doğru olacaktır-içindeki yıldızı
tanıyamadan göçer gider bu sahneden. Sahte benliği ona o kadar gerçekçi görünür
ki onun söylediği yalanlar ve de dolanlar sarmalında yıldızından gitgide
uzaklaşarak ve fakat Tanrıya ulaştığını sanarak sönüp gidecektir. Ruhumuz bir
yıldızın şekline sahiptir; küredir. Bir santrifüj etkisiyle yıldızların
bedenlere girdiği söylenir neoplatonik kaynaklarda. Fakat bu balçık, bu çamur bir
yıldızı tanıyabilme yetisinden çok çok uzaktadır. Hiçbir kitap ona bu sırrı
veremez ve hiçbir kitap onu birleştiremez yıldızıyla. Aksini düşünmek ve bunu hayat
felsefesi haline getirmek büyük bir cahillik olacaktır ve bu belki de en büyük
günahtır. Yıldızlar ölümsüz ruhlardır; kaldı ki insanın ruhum sandığı sahte
benliği ölümlüdür. “Ölmeden önce ölmek” terimi, ölümsüzlüğe erişebilmek için
sahte benliğin öldürülmesi gerektiğini anlatan çok önemli ve fakat bir o kadar
da anlaşılamayan bir anlatımdır. Anlaşılamaz çünkü ölüm denince akla ilk gelen
bedenin ölümüdür. Bedenin ölümü ile beynin nöronları arasındaki bağlantılardan
oluşan sahte kişilik de ölecektir. Oysaki olması gereken ölmeden evvelinde
Ruhun içinde asimile olarak sahte benliğin ruhla birleşmesinin sağlanmasıdır.
Bunun nasıl olması gerektiğini anlatan hiçbir yazılı materyal yoktur elimizde
ve hatta olsaydı bile bunu anlayabilecek miydik? Ruhumuza izin veriyor muyuz
benliğimizi kırarak?
İnsanların bu dünya üzerindeki kişilikleri ile cennete
göçtüklerinde, cennetin cennet kalabileceğine inanmak saflıktan öte büyük bir
çocukluktur. Cennet, sahte benliklerle cennet olarak kalamaz; insan dünyayı ne
hale getirdiyse cenneti de o hale getirir; kötü, habis bir hapishane. Dinin tüm
emirlerini yerine getirerek olgunlaşabilmek dervişlere has bir özelliktir.
Normal, orta düzey, ölmeden ölümü tatmamış diğer insanlar “en iyi kul benim” yarışına girecek o da
yetmeyecek nehirleri, dağları, ovaları paylaşamayacaklardır. Cennet bu dünyanın
bir yansıması olabilir anca bu insanlıkla.
Cennete giden yola ilk adım insanın kendini tanıyabilmesi
ile atılır. İnsanın “yıldızı ile barışması” ile olur. Burada karşımıza
“çilekeşlik” ya da “hermetik asetizm” karşımıza çıkar ve Mevlana’nın “kazaya
karşı ölü gibi ol” lafı kulaklarımızda çınlar. Genel olarak toplumlarda,
başlarına türlü kaza, bela gelmiş insanların Tanrı’ya daha yakın oldukları
nedeni bilinmese de kabul edilegelen bir olgudur. Sahte benliklerimiz “iyi ki
benim başıma gelmedi şunun başına gelen” diye şükrederken ruhlarının
fısıltılarını duymaya çabalayan insanlar “keşke benim başıma da gelse” diyerek
iç geçirirler ve gözyaşı döken her insanın gözyaşının cennete giden yola
döşenen çakıl taşları olduğunu bilirler. Bu acıyı, elem ve kederi yüceltmeye
çalışan bir nevi mazoşist bir yaklaşım kesinlikle değildir.
Esasen bu dünyayı
seven, öte dünya için yakamaz, yakmaz kalbindeki ateşi. O ateş bu dünyayı
sömürür anca. Bilgi açlığına dönüşür, maddi açlığa dönüşür, bedensel açlığa
dönüşür ve doymak bilmeyen bir ateştir; aynı Kuran ı Kerim’de anlatılan “doymak
bilmez cehennem ateşi” gibidir. Feleğin çemberinden geçen insan ancak
kurtaracaktır kendini dünyayı saran cehennemden.
Gerçek cehennemi yaratanın sahte benlikler olduğunu
anlamadan ve onu yokluğun ateşi ile yakmadan cehennemden kurtulmak mümkün
değildir. Bu dünyada başa gelen her acı şeyle ateş harlanır ve yavaş yavaş
tutuşturmaya başlar ortadan kalkması gerekeni. Gözler geceye açılır ve gündüzün
uğraşları eski zevki vermez insana. Öylesine bir umutsuzlukta yok olmaya davet
eden bir şey vardır. Ruhun fısıltısı daha net duyulurken ölümsüzlüğe giden yol
parlar ay ışığı ile. Yıldızımız bize, Tanrı’nın izniyle, elini uzatır kalınca
sislerin ardından anca görmeye başladığımız küçük bir ışık demeti marifetiyle.
Tutabilene ne mutlu!
Dünya sahnesi, sahte benliğimizi var eden, ona gerçek bir
statü kazandıran bir ortamdır. Esasen gerçekten “var” olabilmek için önce yok
olmak elzemdir, mecburidir; tüm ezoterik, batıni inançlarda yok olmak kutlu ve
ulvi sayılmaktadır. Oysaki insanlar yeryüzünde korkunç bir varlık savaşının
içerisinde sürüklenip gitmektedirler. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen bu
ömürde tek bir saniye bile yıldız Ruhumuzla tanışmak ve onun içerisinde yok
olmak adına boşa harcanmamalıdır. Ölümden sonra Ruhumuzla tanışma fırsatımız
olmayacaktır. Reenkarnasyon Ruh için geçerlidir sahte benliğin öyle bir gücü
yoktur; asla ölümsüz değildir; bedenle doğar, bedenle ölür.
Varlık savaşı ile ilgili en güzel dizeleri yazan Mevlana’dan
alıntı yapmamak olmaz tam da burada:
“Yok olanın yolu başka yoldur; çünkü aklı başında olmak da
başka bir günahtır. Aklı başında oluş geçmişleri hatırlamaktan ileri gelir.
Geçmişin de Tanrı’ya perdedir, geleceğin de. Her ikisini de ateşe vur. Bu ikisi
yüzünden ne vakte kadar ney gibi boğum boğum olacaksın? Neyde boğum bulundukça
sırdaş değildir; dudağın, sesin mahremi olmaz.
Sen kendi tarafından tavaf edip durdukça nasıl tavafta
olursun? Kendinde oldukça nasıl olur da Kabe’ye gelmiş sayılırsın?”
Mevlevilerin semasının da iki amacı vardır. Zahiri yani
görünürdeki amaç Tanrı’ya olan hayranlığı ifade etmek ve insani-kamile
ulaşmakken batıni yani gizli ve de asıl amaç yıldız ruhumuzun bedensellikten
sıyrılıp göksel bir küre olarak kendi çevresinde ve de diğer küreler çevresinde
dönerek yerini ve de asıl olan kendini bulması gerekliliğinin dansa vurmuş
şeklidir. Ve bu dansın Mevlana evvelinde de yapılıyor olduğuna çok da
şaşırmamak gerekir lakin antik insanların Tanrı’yla olan bağları bizimkinden
çok daha kuvvetliydi ve netice itibarı ile insan olmanın aslında ne demek
olduğunu bizden çok daha iyi bilirlerdi. Şimdi bir nevi atıştırmalık olarak
önümüze sunulan her türlü bilgi gürültü ve karmaşadan ibaret bir kördüğümün
içine atar bizi.
Ruhumuzun fısıltısını kalabalıkların gürültüsü bastırır.
İnsanlarla, sadece dış uyarıcılara bağımlı olduğumuzdan ve onların karşısında kendi
varlığımızı ortaya koyabildiğimiz için sürekli bir arada olmak sahte benliğin
varlığını pekiştirecektir. Onlara etki edip, tepki beklemek de keza sahte
benliğin işidir ve gene en büyük uğraşımız ve de derdimiz kendimizi Tanrının
yardımıyla Yıldızımız içinde eritip yok etmek olacakken başka insanlarla meşgul
olmak da Yokluğun önündeki engeldir. Yok olmadan var olabilmek mümkün değildir.
Kendimizi kalabalıklarla sarmak ve yalnız kalamamak, sürekli
atıştırarak kendi içsel güvensizliğimizi bedenimizin hacmini artırarak
yeneceğimizi düşünmek; daimi olarak bir şeylerle meşgul olarak zihni dış
uyarılara maruz tutmak ve atıştırmalık ve bir o kadar da gereksiz bilgilerle,
zihnimizi yok olmaktan koruduğumuzu düşünerek aslında onu köreltiyor olmak ve
daha niceleri büyük bir korkunun –yok olup gitme- korkusunun göstergesidir. Bu
korku sahte benliğin korkusudur esasen ve kendini topraktan ne varsa onun
içinde güvende saymak sahte benliğin ulvi olana karışıp gitmemek adına
geliştirdiği bir hayatta kalma aracıdır. Fakat ne nafile bir araçtır o!
Bir yıldız kayar ve bir insan ölür.
Bir insanın yıldızı düşüktür ve başına türlü türlü işler
gelir.
Bir yıldız doğar ve artık o ölümsüzdür.
Birisi çok başarılı olur ve yıldızı parlar.
İki insan birbiriyle çok iyi anlaşır çünkü yıldızları
barışıktır.
Biri yıldızlara kement atmak ister çünkü başarması gereken
çok güç bir iş vardır ki biz bu işin Yıldıza ulaşmanın ta kendisi olduğunu
biliyoruz.
Ruhumuzun bir Yıldız olduğunu atalarımız bilmektedir elbet;
uzay boşluğunda salınarak dans eden ölümsüz bir Ruh.
Onu tanıyabilmek ve Onunla bir olabilmek için Güneşimizden
aldığımız irade gücüne ve Ayımızdan aldığımız zihinsel imajinasyon gücüne
ihtiyacımız bulunmaktadır. Ve her şeyin ötesinde istenç gücümüzle ortaya
koyduğumuz saf sevgi bizim en büyük desteğimiz olacaktır.
Sessiz fırtınaların sesiyle,
Sessiz yağmurların izinde
Ve de uğultusu ile dağların kalbindeki Uluya,
Dolunaylı bir gecede
Ulaşabilmek için gökteki kendine
Kulağına gelirken Tanrıların tek tek isimleri
Tam yok olup gitmeden evvel
Kollarını iyice açıp
“Alın alın beni kendimden” diyebilecek misin?
Ve de feda edebilecek misin ömrünce birikimi?
Feleklerin çarkları tek tek öğütmeden
Sana ait olduğunu sandıklarını.
Var olduğunu sandığın sen
Onsuz bir avuç topraktan öte nedir? Ne?
Varlığın en büyük zarar sana!
Ey dizlerinin üzerine çöküp kollarını göklere kaldıran!
Yok yaptığın tek bir şeyde tek bir mana!
Sen yoksun aslında!
Esindas
0 Yorum
19 Nisan
“Venüs her sekiz yılda bir dünyanın çevresinde bir pentagram çizer. Ay daireyi dörtgenleştirir. Göklerdeki her şey başka bir şeyin çevre...
Gezegenler, Çakralar, Notalar ve Ruh
“Venüs her sekiz yılda bir dünyanın çevresinde bir pentagram çizer. Ay daireyi dörtgenleştirir. Göklerdeki her şey başka bir şeyin çevresinde döner ve kürelerin müziği ile dans eder.”
John Martineau, A Little Book of Coincidence
"Her kadın ve her erkek birer yıldızdır. Enerji yayar, gider, bu bir bakış açısıdır.
Amacı diğer yıldızlarla ilişki kurarak bütün olabilmektir.
Her ilişki bir olaydır;
irade gücünün ortaya koyduğu sevgidir."
Aleister Crowley
Göklere ulaşmak insanlığın nihai arzusudur. Jüpiter’in üzerindeki devasa kırmızı lekeden gözlerimizi alamıyoruz; korku ile karışık derin bir arzu ile belki de o fırtınanın tam da içinde olmayı hayal ediyoruz. Satürn’ün yedi muhteşem halkasının birinin üzerinde oturup seyre dalmak istiyoruz sonsuz uzayı. Ay ve Güneş besleyen, bakan ve büyüten bir anne ve baba gibi kollarını açmış bizi bekliyor. Ve biz göklere ulaşmak isteyen kollarımıza, toprağın içindeki kendi ayaklarımızla engel oluyoruz.
Yeryüzünde ise Güneş’in temsilcisi altın gözlerimizi alıyor; onu elimizde tutmak ve sahip olmak istiyoruz; tıpkı güneş ışınları gibi saf ve sarı; bütün maddi zenginliklerin kapısını açan en değerli maden. Boynumuza, kollarımıza, parmaklarımıza takıyoruz onu ve kalabalıkların arasında gururla yürüyoruz. Kral ve kraliçe başlarının üzerinde bir taç olarak taşıyor onu ki onların halktan üstün olduklarının alametifarikasıdır bu. Tıpkı gökleri ele geçirme arzumuz gibi altın için de karşı koyulamaz bir istek duyuyoruz.
Oysaki tüm bunlar mecazi bir kapının mecazi bir anahtarı olarak işlev görecektir. Dışarıya duyduğumuz özlem ve arzu ile yanıp tutuşan yüreğimize ne dışsal güneş ne ay ne diğer gök cisimleri ne de altın su serpecektir. İçsel güneşimiz ve onun madeni olan altındır bizim ulaşmak istediğimiz. Diğer her şey bir sahne, bir temsildir. Kral ve kraliçe dahi taktıkları altın taçla başlarındaki güneş çakrasına ulaşmanın temsili bir simgesini taşırlar.
Peki, gerçekten de hayatımız sadece bir metafordan- perdenin diğer tarafını, öte diyarların gerçekliğini mecazi bir şekilde yansıtan bir labirent ya da gerçeğin büyülü bir yuvarlak içinde saklanmış hali- ibaret olabilir mi? Duyuların ötesindeki gerçeği algılayabilmek için beden formundan başka bir formun gerekli olduğu yadsınamaz bir gerçektir fakat böyle bir durumda bizim bu mecazi labirenti çözebilmemizin bir yolu yok gibi görünmektedir.
Neredeyse tüm ruhsal öğretilerde geçen ‘aşağısı neyse, yukarısı da öyledir’ deyişi her ne kadar oldukça basitçe algılanabilecek bir söz öbeği gibi dursa da derinlemesine düşünmeden anlam çıkarmak mümkün değildir. Ben burada cesur bir adım atacağım ve haddimi aşarak aslında aşağısı ve yukarısından kast edilmek istenen şeyin, benim de bir zamanlar öyle olduğunu sandığım gibi, “gökler” ve “yerler” olmadığını, aslında içimizden ve dışımızdan bahsedildiğini varsayarak mecazi anlatımlara kendi bakış açıma göre açıklık getirmeye çalışacağım.
Ruhsal öğretilerde yedi rakamının önemi çok büyüktür. Öylesine bir gizem addedilmiştir ki artık içinden çıkılamaz bir sırlar ve mitler yığınında neredeyse kaybolmuştur. Oysaki basit düşünmek, çoğu konuda olduğu gibi burada da elzemdir. Yedi, öncelikle karşımıza göklerin bedenlerimizdeki izdüşümü olarak karşımıza çıkacaktır. Bizleri yedi gezegen yönetmektedir ve bunlar Güneş, Ay, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’dür. Bedenimizde de yedi adet çakra bulunmaktadır. Çakralar bedenimizdeki enerji merkezleridir. Bu çakralar plexus adı verilen sinir ağlarının merkezinde yerleşik durumdadırlar ve görevleri, bizleri ruhsal, bedensel ve zihinsel olarak dengede tutmaktır.
Çakralar ve gezegenlerin astrolojide birbiriyle çok önemli ilişkileri vardır. Her bir çakrayı yedi gezegenden biri yönetir ve dolayısıyla her biri onu yöneten gezegenin özelliğini gösterir. Doğum haritamızda, tam doğduğumuz andaki gezegenlerin birbirine olan açısına bakılarak karakterimize gezegenlerce nasıl yön verildiği ortaya çıkmaktadır.
Fakat tam da burada aslında bunun böyle olmayabileceğine dair bazı işaretler var. Gezegenlerin birbirlerine konumlarına göre karakterimizin belirlenmesinden ziyade bizim karakterimizin izdüşümünü göklerde görüyor olmamız da mümkündür. Tüm evren insanın içini dışarıya yansıttığı kocaman bir ayna görevi görüyor olabilir. İnsanın kendi içinde verdiği bu büyük savaşı dünyanın her noktasında görmemek için kör olmak gerekir. Dünyanın insanla değil, insanın dünya ile çok büyük bir derdinin olduğu da açıktır.
Yedi çakra ve yedi gezegenden bahsetmişken, yedi müzikal notadan da bahsetmemek olmaz elbet. İlk defa Pisagor tarafından ortaya atıldığı varsayılan fakat benim kendi fikrimce Pisagor’un inisiye iken mısır öğretilerinden alıntıladığını düşündüğüm Kürelerin Müziği teorisine göre göksel cisimlerinin hareketlerinin birbirine oranı bir tür müzik yaratmaktadır. Bu müzik duyulamaz fakat matematiksel bir kavram olarak anlaşılabilir.
Keppler daha sonra bu kavram üzerinden giderek şöyle demiştir: “Göksel hareketler birçok ses için süregelen bir şarkıdan ötesi değildir ki bunlar kulakla değil zihinle algılanabilir. Öyle bir müzik ki zamanın ölçülemez akışına işaretler koyar.”
Antik zamanlarda yedi nota yedi tane göksel cisme addedilmiştir, Ay La, Merkür Sol, Venüs Fa, Güneş Mi, Mars Re, Jüpiter “Orta Do” ve Satürn Si. Aynı zamanda beş tane de diyez nota mevcuttur. Toplam 12 tane ses zodyaktaki 12 adet burçla eşleşir ve ikisi arasında bir ilişki olduğu da ortadadır.
Her bir çakra yedi gezegenden biri tarafından yönetiliyor olduğuna göre bu yedi gezegene atanmış notaları çakralara da atamak mümkündür. İşte bu noktada sesle iyileşmenin ve bedensel dengenin tekrar yerini bulmasında yardımcı olabilmesi için müziğe başvurmak kaçınılmaz bir sonuç olacaktır.
Fakat bu tür bilgileri pazaryerinde kullananlara kulak asmamak gereklidir. Asil ve kutlu öğretilerin hiçbirinin, zamanımıza kadar aynı saf halleri ile kalmaları mümkün değildir. Birçok şarlatan yarım yamalak aldıkları bu bilgileri henüz daha içselleştiremeden başkalarının iyiliği için kullanıyor olduklarını söylerler. Özellikle böylesi bir iyiliğin belirli bir maddi karşılığını istiyor olmaları ise tam tersini düşündürtmektedir. Eğer ki bir insan hakikaten de insanı evrende ve evreni insanda görüyor olduğunu söyleyip de hala üzerindeki topraksı arzuları silkeleyemiyorsa onun bir yalancı olduğu aşikardır.
Çevremiz bizim bir tezahürümüzdür ve biz neysek çevremizdeki insanlar odur, biz neysek yıldızlar odur, biz neysek koca koca okyanuslar, fırtınalar, depremler, yangınlar ve seller odur. İçinde koca bir evreni taşıyıp da bunun farkında olmayan balçıktan giysisi ile dokunduğunu çamur eden bir insanlık nafile bir çaba ile Ay’a, Mars’a, Venüs’e, Uranüs’e, Satürn’e, Neptün’e, Jüpiter’e ulaşmaya çalışır. Bu öylesine üzücü bir çabadır ki içsel evreninde mahpus kalmış insanlığın göklerdeki hazin sonu ile neticelenir. Gök cisimleri, insanoğlu içindeki göklere değemediği sürece ulaşılamaz kalacaklardır. Aslında içsel güneşe ulaşma isteği, göklerdeki yıldızlara ulaşma isteğinin kaba bir tezahüründen başka bir şey değildir.
İşin garip tarafı şudur ki evren tamamen insanın metaforik bir anlatımı iken elbette inisiye olmuş ustaların söylemeye çalıştıkları şeyler de metaforlardan ibaret olacaktır.
“Ay doğmuyorsa yüzüne,
Güneş doğmuyorsa pencerene
Kabahati ne ayda ne güneşte ara
Gözündeki perdeyi arala.” Mevlana
Mevlana’nın diğer birçok şiirinde kullandığı gibi bu şiirinde de mecaz kullandığı çok açıktır. Pencereden giren güneş ve yüze doğan ay aslında içsel güneş ve aydır. Onlara ulaşmak için ise içsel bir yolculuk gerekir. Dışarıyı gören gözün aynı şekilde içeriyi de görmesi gerekir ve perde ancak öyle aralanır ve Güneş ve de Aya doğru yola koyulunabilir.
Çoğu zaman metafor gerçeğin ta kendisi iken, gerçek sandığımız, bizim tezahürümüz olan doğayı ve evreni dolayısıyla da kendimizi anlayabilmemiz, kendimize ulaşabilmemiz için sunulmuş bir metafordur aslında. Evrenin bir illüzyon olduğu ve koca bir yalandan ibaret olduğu fikrini de bir kenara atmalıyız elbette. Koca bir evrenin insanın kendini bilebilmesi için yaratılmış olduğu fikri her ne kadar kulağa çocukça ve saçma da gelse bütün olasılıkları değerlendirdiğinizde Arthur Conan Doyle’un da dediği gibi; “mümkün olmayanı çıkardığınızda, geride kalan her ne kadar olası görülmese de, gerçektir.”
Tüm hayatınızı size perdelenmiş gerçeği anlatmak için kurulan bir sahne olarak düşündüğünüzde karşınıza çıkan tüm olaylar ve insanların önemi de artacaktır. Evrenin ayna olduğu fikrinden yola çıkarak kendinizi yansıttığınız insanlar size kendinizi tanıtacaktır ve başkalarında yargıladığınız, beğenmediğiniz, kötülediğiniz şeyler kendinizde sevmediğiniz ve değiştirmek zorunda olduğunuz özellikleriniz olarak karşınıza çıkacaktır. Nereye giderseniz gidin kendinizden kaçsanız dahi yansımanızdan kaçamayacaksınız. İnsanın kendi ile ve şeytanları ile baş başa kalması tam bir facia gibi görünürken günümüzde ve kendine maruz kalmamak için insanın icat edemeyeceği eğlence yokken ve aslında yapılması gerekenin benliği çözebilmek olduğu ortadayken, bununla biran evvel yüzleşmek belki de en zor fakat en doğru yoldur. Benliğe mecazi benliğimiz ve mecazi hayatımızla ulaşacağız; başka yolu yoktur.
Esindas
0 Yorum
04 Ocak
O günün ertesi günü,
Bir sonraki gün olmadan evveli.
Şimdiden sonra, sonradan önce
Ben hem var iken, hem yok iken.
Katledilmemden hemen sonra,
Doğumumdan hemen evvel.
Ne ölü, ne diriyken
Ve ben Tanrıyı bilirken
Ve Tanrı beni sever iken,
Beşiğe düşmemden asırlar önce,
Ya da hemen sonra.
Bilirmişim her şeyleri.
Yıldızları, güneşleri ve de ayları.
Yüreğimde kocaman kocaman delikler yok iken
Ve de nedenselliklerle,
Hürafeler ve de yalan yanlış hayallerle
Dolmadan evvel.
Korku nedir bilmezmişim
Yalnızlık nedir, acı nedir
Ağrı nedir, gözyaşı nedir
Ölüm nedİr, yaşam nedir
Büyük nedir, küçük nedir
Ak nedir, kara nedir,
Bilmezmişim.
Bilip bilip gene bilmezmişim.
Bildiğimi de bilmezmişim.
Bilmeme gerek yokmuş,
Ne hacet kara toprağa!
Yaslı göğe!
Ağlak buluta!
Çok az bir an sonra
Ya da anlar anlar anlar sonra
Ya da tüm anlardan önce
Bilmeme gerek kalmadığında,
Siz, biz, onlar,
Diğerleri ve ötekileri
Hep bir edeceğim aklımla.
Acıları yükleyeceğim
Yaslı, yaşlı ve kanlı buluta
Başka bir gezegende
Tekrar yağmaması adına
Tek bir sözle
Yok edeceğim onu.
Az biraz daha sabret hele!
Az biraz daha!
Esindaş
O günün ertesi günü, Bir sonraki gün olmadan evveli. Şimdiden sonra, sonradan önce Ben hem var iken, hem yok iken. Katledilmemden hemen sonr...
Ağlak Bulut
O günün ertesi günü,
Bir sonraki gün olmadan evveli.
Şimdiden sonra, sonradan önce
Ben hem var iken, hem yok iken.
Katledilmemden hemen sonra,
Doğumumdan hemen evvel.
Ne ölü, ne diriyken
Ve ben Tanrıyı bilirken
Ve Tanrı beni sever iken,
Beşiğe düşmemden asırlar önce,
Ya da hemen sonra.
Bilirmişim her şeyleri.
Yıldızları, güneşleri ve de ayları.
Yüreğimde kocaman kocaman delikler yok iken
Ve de nedenselliklerle,
Hürafeler ve de yalan yanlış hayallerle
Dolmadan evvel.
Korku nedir bilmezmişim
Yalnızlık nedir, acı nedir
Ağrı nedir, gözyaşı nedir
Ölüm nedİr, yaşam nedir
Büyük nedir, küçük nedir
Ak nedir, kara nedir,
Bilmezmişim.
Bilip bilip gene bilmezmişim.
Bildiğimi de bilmezmişim.
Bilmeme gerek yokmuş,
Ne hacet kara toprağa!
Yaslı göğe!
Ağlak buluta!
Çok az bir an sonra
Ya da anlar anlar anlar sonra
Ya da tüm anlardan önce
Bilmeme gerek kalmadığında,
Siz, biz, onlar,
Diğerleri ve ötekileri
Hep bir edeceğim aklımla.
Acıları yükleyeceğim
Yaslı, yaşlı ve kanlı buluta
Başka bir gezegende
Tekrar yağmaması adına
Tek bir sözle
Yok edeceğim onu.
Az biraz daha sabret hele!
Az biraz daha!
Esindaş
Esindas
0 Yorum
09 Aralık
"Beni kapkaranlık bir deliğe bırakıp gidiyorsun, bilinmezliğin içine, zamanın ve mekanın olmadığı bir yere. Tutunacak dal arıyorum el yordamıyla, ayaklarım tökezliyor yürümeye çalışırken, dengemi sağlayamayarak birkaç kez düşüyorum. Hala gelmiyorsun geri, uzaklarda bir yerlerde güneş hala parlıyor ve de kuşlar en neşeli türkülerini tutturmuş, iğde çiçeği kokuyor her yer mis gibi, hatırlar gibiyim bir zamanlar orada olduğumu, kokuları sesleri ve parlak günışığını.
Kalbimi kafesinden çıkarmış olmalısın, artık bir kalbim yok sanki. Kanım dolaşmıyor damarlarımda, kupkuru bir dal gibi ağacından koparılmış. Ne kadar uzağa fırlattın beni, aramızda sanki yüz milyar ışık yılı, bir daha hiç göremeyecekmişim gibi, yeşili maviyi, kırmızı laleyi, sapsarı papatyayı, yavru kedileri.
Bu karanlık yerden çok ötede ya da tam altında veyahut da tam üstünde doğumlar ve ölümler, kendi kuyruğunu yiyen bir yılan gibi, sinsice kıvrıla kıvrıla tam bir daireye dönen zaman ve sensiz kalmak. Kaçıncı döngüm bu bilmem ve kaç kere daha döneceğim.
Çıkmak istemiyorum, bir adım daha atamam sen el vermezsen. Tünelin ucundaki günışığı beni çağırmıyor yanına, kurtulamayacağım buradan."
Elim titreyerek okudum mektubu, masanın üzerine daha dün bahçeden kopardığımız pembe gülün yanına öylesine bırakıverilmiş hiçbir anlamı yokmuş gibi. Titrek kelimeler oynuyor gözlerimin önünde, düşmemek için kendimi koltuğa geri atıyorum. Dün gece tam burada oturuyorduk. Ne oldu ki? Ne yaptım ben? Sakinleşmeye çalıştım, mümkün değil, damarlarımda kan değil çaresizlik dolaşıyor. Hafızamı toparlamaya çalıştım; çok küçük bir tartışmaydı o, bu kadar basit miydi vazgeçmek, nasıl olur, nasıl olur? Kendi kendime konuşuyorum, ayakta dolanıyorum odada bir oraya bir buraya. Nereye gitmiş olabilirsin ve hiç anlamıyorum neden? Nasıl? Dışarıya çıkmalıyım sokak sokak dolaşmalıyım, her yere bakmalıyım. oralarda bir yerlerdesin, gitmiş olamazsın.
Ne yaptığımı bilmeden hızlıca giyindim, kendimi sokağa attım.
Güneş gitmiş, kuşlar gitmiş, sokak kedileri yok, kara kapkara, zifiri kara ve ben karanlığın ta kendisiymişim, güneşi ve ayı düşüren, başım dönüyor bu siyah boşlukta. Çok çok özür dilerim teker teker yıldızları topladığım için, gökyüzünü, yeryüzünü ve en çok da içini kararttığım için. Her şeyi yiyip bitiren kara boşluğum önce beni sonra evreni yedi, dipsiz kuyuya düşerken sen ve ben, korkunç bir sesle yıkılacak dünya, dağların içi pamuk gibi dağılacak, sular uzay boşluğuna yayılacak ve yok olsun tüm tohumlar, bizim doğduğumuz ve bizden doğacak ne varsa yok olsun.
Esindaş
"Beni kapkaranlık bir deliğe bırakıp gidiyorsun, bilinmezliğin içine, zamanın ve mekanın olmadığı bir yere. Tutunacak dal arıyorum el y...
Küsen Yıldızlar
"Beni kapkaranlık bir deliğe bırakıp gidiyorsun, bilinmezliğin içine, zamanın ve mekanın olmadığı bir yere. Tutunacak dal arıyorum el yordamıyla, ayaklarım tökezliyor yürümeye çalışırken, dengemi sağlayamayarak birkaç kez düşüyorum. Hala gelmiyorsun geri, uzaklarda bir yerlerde güneş hala parlıyor ve de kuşlar en neşeli türkülerini tutturmuş, iğde çiçeği kokuyor her yer mis gibi, hatırlar gibiyim bir zamanlar orada olduğumu, kokuları sesleri ve parlak günışığını.
Kalbimi kafesinden çıkarmış olmalısın, artık bir kalbim yok sanki. Kanım dolaşmıyor damarlarımda, kupkuru bir dal gibi ağacından koparılmış. Ne kadar uzağa fırlattın beni, aramızda sanki yüz milyar ışık yılı, bir daha hiç göremeyecekmişim gibi, yeşili maviyi, kırmızı laleyi, sapsarı papatyayı, yavru kedileri.
Bu karanlık yerden çok ötede ya da tam altında veyahut da tam üstünde doğumlar ve ölümler, kendi kuyruğunu yiyen bir yılan gibi, sinsice kıvrıla kıvrıla tam bir daireye dönen zaman ve sensiz kalmak. Kaçıncı döngüm bu bilmem ve kaç kere daha döneceğim.
Çıkmak istemiyorum, bir adım daha atamam sen el vermezsen. Tünelin ucundaki günışığı beni çağırmıyor yanına, kurtulamayacağım buradan."
Elim titreyerek okudum mektubu, masanın üzerine daha dün bahçeden kopardığımız pembe gülün yanına öylesine bırakıverilmiş hiçbir anlamı yokmuş gibi. Titrek kelimeler oynuyor gözlerimin önünde, düşmemek için kendimi koltuğa geri atıyorum. Dün gece tam burada oturuyorduk. Ne oldu ki? Ne yaptım ben? Sakinleşmeye çalıştım, mümkün değil, damarlarımda kan değil çaresizlik dolaşıyor. Hafızamı toparlamaya çalıştım; çok küçük bir tartışmaydı o, bu kadar basit miydi vazgeçmek, nasıl olur, nasıl olur? Kendi kendime konuşuyorum, ayakta dolanıyorum odada bir oraya bir buraya. Nereye gitmiş olabilirsin ve hiç anlamıyorum neden? Nasıl? Dışarıya çıkmalıyım sokak sokak dolaşmalıyım, her yere bakmalıyım. oralarda bir yerlerdesin, gitmiş olamazsın.
Ne yaptığımı bilmeden hızlıca giyindim, kendimi sokağa attım.
Güneş gitmiş, kuşlar gitmiş, sokak kedileri yok, kara kapkara, zifiri kara ve ben karanlığın ta kendisiymişim, güneşi ve ayı düşüren, başım dönüyor bu siyah boşlukta. Çok çok özür dilerim teker teker yıldızları topladığım için, gökyüzünü, yeryüzünü ve en çok da içini kararttığım için. Her şeyi yiyip bitiren kara boşluğum önce beni sonra evreni yedi, dipsiz kuyuya düşerken sen ve ben, korkunç bir sesle yıkılacak dünya, dağların içi pamuk gibi dağılacak, sular uzay boşluğuna yayılacak ve yok olsun tüm tohumlar, bizim doğduğumuz ve bizden doğacak ne varsa yok olsun.
Esindaş
Esindas
0 Yorum
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















Sosyal Ağlar