güneş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Defalarca göz göze gelmiş olmalıyız seninle. Körlüğümü bağışla! En son o mavi yeşil suların oralarda Bakışmıştık susan gözler Ve konu...


Defalarca göz göze gelmiş olmalıyız seninle.
Körlüğümü bağışla!
En son o mavi yeşil suların oralarda
Bakışmıştık susan gözler
Ve konuşan yüreklerle.
Kendi etrafımda dönerdim ben,
Çocuktum bilmez miyim?
Yenice yapmış beni Tanrı
Ve koyuvermiş bilmediğim bir yere.
Ellerimi kollarımı tanıdım ilk evvel,
Sana geline değin.
Tanıyıp tanıyıp da
Bırakıvermek gerekirmiş.
Ve aslında
Hep kendimi ben bildim
Oysaki öyle mi ya?
Dedim ya yenicek doğmuş gibiydim,
Yaşım kemale ermiş olsa da.
Affet beni!
Yokluğumu varlık
Varlığımı ben
Kendimi insan bildiğimden
Tüm bu kördüğümüm.

Affet beni!
Alevler yutana değin
Hep "ben" dedim
Ve kaçırdım seni.
Sonsuz uzayın dönen feleklerinde!
Hep uzaktın bana.
Ah nereden bileyim?
Uzak olanın kendim olduğunu sana.
Aramızda koca bir ben, ben, ben.
Elimde balta varmış, keser varmış.
Vursaymışım o kaskatı balçıktan varlığa!
Putum kendim kendime.

Affet beni!
Büyümedim hala.
Ellerim uzanırcasına anaya babaya,
Uzanıyorum sana.

Affet beni!
Bak dizlerimin üstündeyim şimdi
Bu dünya hep kara etti içimi
Kara gri sisten koca bir perdenin ardından
Seyreyledim ben evreni.

Ah bu savaş!
Yıkılası benlerin
Göklere ulaşmaz çığlıkları!
Ben bir hata imişim
Fakat ya şimdi, ya şimdi?
Aidiyetim yıldızlara!
Aidiyetim yıldızlara!

“Dans eden Güneş, dans eden Ay, dans eden yıldızlar ve dans eden tüm galaksiler bizim kutsal benliğimizin bir ifadesidir.” –Amit Ray ...




“Dans eden Güneş, dans eden Ay, dans eden yıldızlar ve dans eden tüm galaksiler bizim kutsal benliğimizin bir ifadesidir.” –Amit Ray

Güneş gündüzleri her yere gönderirken ışınlarını tek bir karartı kalmaz gölgelerimiz dışında. Gölgelerimiz bizi usulca takip eder; her daim bizimle olan, üzeri örtülemez ve fakat açığa çıkamaz bir gerçekliğin, ayın karanlık tarafının, güneşin ulaşamadığı yerlerin zahiri bir sembolü olarak bize farklı bir yönümüzün varlığına işaret eder.

Güneş bilincimizin, dışarıya gösterdiğimiz ve bizim de biliyor olduğumuz tarafımızın simgesidir. Gündüzdür ve her şey ortadadır. Bilincimiz yanında bedenimizi de besleyen kudrettir. Babadır, eril tarafımızdır. İş yapma, ortaya koyma gücümüzdür. Zihnimizde kurageldiğimiz hayallerimizin gerçekleşmesini sağlayan irade gücüdür. Karanlıkla savaşır ve onu boğar.

Ay ise bizim bilinçaltımızı aydınlatmaya çalışan titrek ve beyaz bir mum gibidir. Karanlığı yırtar ve içimizi hayallerle doldurur. Dişi gücümüzdür. Yaratıcı ve üretkendir. Çeşit çeşit korkutucu yaratık onun titrek ışığı ile görünür kılınır. Bilinçaltımızdan bilincimize akan saklı sırları ortaya çıkarır. Bir de ayın karanlık tarafı vardır ki işte o bir türlü ulaşamadığımız o ulu şeyi simgeler: Ruhumuzu. Ruhumuz öylesine büyük bir gizemdir ki rüyalarımız sadece Ruhumuza giden o gizli patikayı, karanlıkta kalan tarafımızı açığa çıkarmak adına kurgulanmış sahneleridir gecenin. Güneş sahnesinden ay sahnesine geçer dururuz ömrümüz boyunca. Toprağın, suyun, havanın ve ateşin birleşimi olmak kolay değildir; insan olmak kolay değildir.


Ayın zihinlerimizi etkileyebilecek kadar büyük bir gücü vardır üzerimizde. Bu hem iyi hem de kötü sonuçlar doğurabilir. Eğer ki karanlıkta kalan tarafımıza kucak açar, kendimizi tanımak için yola çıkar ve Ruhumuza doğru süzülebilme iradesi ve de isteği ile doldurursak kalbimizi, Ay bizim en büyük pusulamız olacaktır. Öte taraftan benliğimizin içine çakılı kalmışsak ve egomuzun bizi ele geçirmesine izin vermişsek Ay bizi deliliğe sürükleyecektir. Aristo Ayın beyinlerimizin üzerine olan etkisini, beynimizin en nemli organ olduğunu söyleyerek açıklar; ay sular üzerinde hükümranlık kuran bir küredir.



Her insanın bir yıldız olduğu söylenegelir. Bu hem doğrudur, hem de yanlıştır. Yıldız olan ruhumuzdur ve insanların çok çok büyük bir yüzdesi -hatta tamamına yakını demek daha doğru olacaktır-içindeki yıldızı tanıyamadan göçer gider bu sahneden. Sahte benliği ona o kadar gerçekçi görünür ki onun söylediği yalanlar ve de dolanlar sarmalında yıldızından gitgide uzaklaşarak ve fakat Tanrıya ulaştığını sanarak sönüp gidecektir. Ruhumuz bir yıldızın şekline sahiptir; küredir. Bir santrifüj etkisiyle yıldızların bedenlere girdiği söylenir neoplatonik kaynaklarda. Fakat bu balçık, bu çamur bir yıldızı tanıyabilme yetisinden çok çok uzaktadır. Hiçbir kitap ona bu sırrı veremez ve hiçbir kitap onu birleştiremez yıldızıyla. Aksini düşünmek ve bunu hayat felsefesi haline getirmek büyük bir cahillik olacaktır ve bu belki de en büyük günahtır. Yıldızlar ölümsüz ruhlardır; kaldı ki insanın ruhum sandığı sahte benliği ölümlüdür. “Ölmeden önce ölmek” terimi, ölümsüzlüğe erişebilmek için sahte benliğin öldürülmesi gerektiğini anlatan çok önemli ve fakat bir o kadar da anlaşılamayan bir anlatımdır. Anlaşılamaz çünkü ölüm denince akla ilk gelen bedenin ölümüdür. Bedenin ölümü ile beynin nöronları arasındaki bağlantılardan oluşan sahte kişilik de ölecektir. Oysaki olması gereken ölmeden evvelinde Ruhun içinde asimile olarak sahte benliğin ruhla birleşmesinin sağlanmasıdır. Bunun nasıl olması gerektiğini anlatan hiçbir yazılı materyal yoktur elimizde ve hatta olsaydı bile bunu anlayabilecek miydik? Ruhumuza izin veriyor muyuz benliğimizi kırarak?

İnsanların bu dünya üzerindeki kişilikleri ile cennete göçtüklerinde, cennetin cennet kalabileceğine inanmak saflıktan öte büyük bir çocukluktur. Cennet, sahte benliklerle cennet olarak kalamaz; insan dünyayı ne hale getirdiyse cenneti de o hale getirir; kötü, habis bir hapishane. Dinin tüm emirlerini yerine getirerek olgunlaşabilmek dervişlere has bir özelliktir. Normal, orta düzey, ölmeden ölümü tatmamış diğer insanlar  “en iyi kul benim” yarışına girecek o da yetmeyecek nehirleri, dağları, ovaları paylaşamayacaklardır. Cennet bu dünyanın bir yansıması olabilir anca bu insanlıkla.
Cennete giden yola ilk adım insanın kendini tanıyabilmesi ile atılır. İnsanın “yıldızı ile barışması” ile olur. Burada karşımıza “çilekeşlik” ya da “hermetik asetizm” karşımıza çıkar ve Mevlana’nın “kazaya karşı ölü gibi ol” lafı kulaklarımızda çınlar. Genel olarak toplumlarda, başlarına türlü kaza, bela gelmiş insanların Tanrı’ya daha yakın oldukları nedeni bilinmese de kabul edilegelen bir olgudur. Sahte benliklerimiz “iyi ki benim başıma gelmedi şunun başına gelen” diye şükrederken ruhlarının fısıltılarını duymaya çabalayan insanlar “keşke benim başıma da gelse” diyerek iç geçirirler ve gözyaşı döken her insanın gözyaşının cennete giden yola döşenen çakıl taşları olduğunu bilirler. Bu acıyı, elem ve kederi yüceltmeye çalışan bir nevi mazoşist bir yaklaşım kesinlikle değildir. 


Esasen bu dünyayı seven, öte dünya için yakamaz, yakmaz kalbindeki ateşi. O ateş bu dünyayı sömürür anca. Bilgi açlığına dönüşür, maddi açlığa dönüşür, bedensel açlığa dönüşür ve doymak bilmeyen bir ateştir; aynı Kuran ı Kerim’de anlatılan “doymak bilmez cehennem ateşi” gibidir. Feleğin çemberinden geçen insan ancak kurtaracaktır kendini dünyayı saran cehennemden.
Gerçek cehennemi yaratanın sahte benlikler olduğunu anlamadan ve onu yokluğun ateşi ile yakmadan cehennemden kurtulmak mümkün değildir. Bu dünyada başa gelen her acı şeyle ateş harlanır ve yavaş yavaş tutuşturmaya başlar ortadan kalkması gerekeni. Gözler geceye açılır ve gündüzün uğraşları eski zevki vermez insana. Öylesine bir umutsuzlukta yok olmaya davet eden bir şey vardır. Ruhun fısıltısı daha net duyulurken ölümsüzlüğe giden yol parlar ay ışığı ile. Yıldızımız bize, Tanrı’nın izniyle, elini uzatır kalınca sislerin ardından anca görmeye başladığımız küçük bir ışık demeti marifetiyle. Tutabilene ne mutlu!

Dünya sahnesi, sahte benliğimizi var eden, ona gerçek bir statü kazandıran bir ortamdır. Esasen gerçekten “var” olabilmek için önce yok olmak elzemdir, mecburidir; tüm ezoterik, batıni inançlarda yok olmak kutlu ve ulvi sayılmaktadır. Oysaki insanlar yeryüzünde korkunç bir varlık savaşının içerisinde sürüklenip gitmektedirler. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen bu ömürde tek bir saniye bile yıldız Ruhumuzla tanışmak ve onun içerisinde yok olmak adına boşa harcanmamalıdır. Ölümden sonra Ruhumuzla tanışma fırsatımız olmayacaktır. Reenkarnasyon Ruh için geçerlidir sahte benliğin öyle bir gücü yoktur; asla ölümsüz değildir; bedenle doğar, bedenle ölür.



Varlık savaşı ile ilgili en güzel dizeleri yazan Mevlana’dan alıntı yapmamak olmaz tam da burada:

“Yok olanın yolu başka yoldur; çünkü aklı başında olmak da başka bir günahtır. Aklı başında oluş geçmişleri hatırlamaktan ileri gelir. Geçmişin de Tanrı’ya perdedir, geleceğin de. Her ikisini de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden ne vakte kadar ney gibi boğum boğum olacaksın? Neyde boğum bulundukça sırdaş değildir; dudağın, sesin mahremi olmaz.
Sen kendi tarafından tavaf edip durdukça nasıl tavafta olursun? Kendinde oldukça nasıl olur da Kabe’ye gelmiş sayılırsın?”

Mevlevilerin semasının da iki amacı vardır. Zahiri yani görünürdeki amaç Tanrı’ya olan hayranlığı ifade etmek ve insani-kamile ulaşmakken batıni yani gizli ve de asıl amaç yıldız ruhumuzun bedensellikten sıyrılıp göksel bir küre olarak kendi çevresinde ve de diğer küreler çevresinde dönerek yerini ve de asıl olan kendini bulması gerekliliğinin dansa vurmuş şeklidir. Ve bu dansın Mevlana evvelinde de yapılıyor olduğuna çok da şaşırmamak gerekir lakin antik insanların Tanrı’yla olan bağları bizimkinden çok daha kuvvetliydi ve netice itibarı ile insan olmanın aslında ne demek olduğunu bizden çok daha iyi bilirlerdi. Şimdi bir nevi atıştırmalık olarak önümüze sunulan her türlü bilgi gürültü ve karmaşadan ibaret bir kördüğümün içine atar bizi.

Ruhumuzun fısıltısını kalabalıkların gürültüsü bastırır. İnsanlarla, sadece dış uyarıcılara bağımlı olduğumuzdan ve onların karşısında kendi varlığımızı ortaya koyabildiğimiz için sürekli bir arada olmak sahte benliğin varlığını pekiştirecektir. Onlara etki edip, tepki beklemek de keza sahte benliğin işidir ve gene en büyük uğraşımız ve de derdimiz kendimizi Tanrının yardımıyla Yıldızımız içinde eritip yok etmek olacakken başka insanlarla meşgul olmak da Yokluğun önündeki engeldir. Yok olmadan var olabilmek mümkün değildir.

Kendimizi kalabalıklarla sarmak ve yalnız kalamamak, sürekli atıştırarak kendi içsel güvensizliğimizi bedenimizin hacmini artırarak yeneceğimizi düşünmek; daimi olarak bir şeylerle meşgul olarak zihni dış uyarılara maruz tutmak ve atıştırmalık ve bir o kadar da gereksiz bilgilerle, zihnimizi yok olmaktan koruduğumuzu düşünerek aslında onu köreltiyor olmak ve daha niceleri büyük bir korkunun –yok olup gitme- korkusunun göstergesidir. Bu korku sahte benliğin korkusudur esasen ve kendini topraktan ne varsa onun içinde güvende saymak sahte benliğin ulvi olana karışıp gitmemek adına geliştirdiği bir hayatta kalma aracıdır. Fakat ne nafile bir araçtır o!


Bir yıldız kayar ve bir insan ölür.
Bir insanın yıldızı düşüktür ve başına türlü türlü işler gelir.
Bir yıldız doğar ve artık o ölümsüzdür.
Birisi çok başarılı olur ve yıldızı parlar.
İki insan birbiriyle çok iyi anlaşır çünkü yıldızları barışıktır.
Biri yıldızlara kement atmak ister çünkü başarması gereken çok güç bir iş vardır ki biz bu işin Yıldıza ulaşmanın ta kendisi olduğunu biliyoruz.
Ruhumuzun bir Yıldız olduğunu atalarımız bilmektedir elbet; uzay boşluğunda salınarak dans eden ölümsüz bir Ruh.

Onu tanıyabilmek ve Onunla bir olabilmek için Güneşimizden aldığımız irade gücüne ve Ayımızdan aldığımız zihinsel imajinasyon gücüne ihtiyacımız bulunmaktadır. Ve her şeyin ötesinde istenç gücümüzle ortaya koyduğumuz saf sevgi bizim en büyük desteğimiz olacaktır.

Sessiz fırtınaların sesiyle,
Sessiz yağmurların izinde
Ve de uğultusu ile dağların kalbindeki Uluya,
Dolunaylı bir gecede
Ulaşabilmek için gökteki kendine
Kulağına gelirken Tanrıların tek tek isimleri
Tam yok olup gitmeden evvel
Kollarını iyice açıp
“Alın alın beni kendimden” diyebilecek misin?
Ve de feda edebilecek misin ömrünce birikimi?
Feleklerin çarkları tek tek öğütmeden
Sana ait olduğunu sandıklarını.
Var olduğunu sandığın sen
Onsuz bir avuç topraktan öte nedir? Ne?
Varlığın en büyük zarar sana!
Ey dizlerinin üzerine çöküp kollarını göklere kaldıran!
Yok yaptığın tek bir şeyde tek bir mana!
Sen yoksun aslında!

“Venüs her sekiz yılda bir dünyanın çevresinde bir pentagram çizer. Ay daireyi dörtgenleştirir. Göklerdeki her şey başka bir şeyin çevre...


“Venüs her sekiz yılda bir dünyanın çevresinde bir pentagram çizer. Ay daireyi dörtgenleştirir. Göklerdeki her şey başka bir şeyin çevresinde döner ve kürelerin müziği ile dans eder.”
John Martineau, A Little Book of Coincidence

"Her kadın ve her erkek birer yıldızdır. Enerji yayar, gider, bu bir bakış açısıdır.
Amacı diğer yıldızlarla ilişki kurarak bütün olabilmektir. 
Her ilişki bir olaydır;
irade gücünün ortaya koyduğu sevgidir."
Aleister Crowley

Göklere ulaşmak insanlığın nihai arzusudur. Jüpiter’in üzerindeki devasa kırmızı lekeden gözlerimizi alamıyoruz; korku ile karışık derin bir arzu ile belki de o fırtınanın tam da içinde olmayı hayal ediyoruz. Satürn’ün yedi muhteşem halkasının birinin üzerinde oturup seyre dalmak istiyoruz sonsuz uzayı. Ay ve Güneş besleyen, bakan ve büyüten bir anne ve baba gibi kollarını açmış bizi bekliyor. Ve biz göklere ulaşmak isteyen kollarımıza, toprağın içindeki kendi ayaklarımızla engel oluyoruz.



Yeryüzünde ise Güneş’in temsilcisi altın gözlerimizi alıyor; onu elimizde tutmak ve sahip olmak istiyoruz; tıpkı güneş ışınları gibi saf ve sarı; bütün maddi zenginliklerin kapısını açan en değerli maden. Boynumuza, kollarımıza, parmaklarımıza takıyoruz onu ve kalabalıkların arasında gururla yürüyoruz. Kral ve kraliçe başlarının üzerinde bir taç olarak taşıyor onu ki onların halktan üstün olduklarının alametifarikasıdır bu. Tıpkı gökleri ele geçirme arzumuz gibi altın için de karşı koyulamaz bir istek duyuyoruz.


Oysaki tüm bunlar mecazi bir kapının mecazi bir anahtarı olarak işlev görecektir. Dışarıya duyduğumuz özlem ve arzu ile yanıp tutuşan yüreğimize ne dışsal güneş ne ay ne diğer gök cisimleri ne de altın su serpecektir. İçsel güneşimiz ve onun madeni olan altındır bizim ulaşmak istediğimiz. Diğer her şey bir sahne, bir temsildir. Kral ve kraliçe dahi taktıkları altın taçla başlarındaki güneş çakrasına ulaşmanın temsili bir simgesini taşırlar. 


Peki, gerçekten de hayatımız sadece bir metafordan- perdenin diğer tarafını, öte diyarların gerçekliğini mecazi bir şekilde yansıtan bir labirent ya da gerçeğin büyülü bir yuvarlak içinde saklanmış hali- ibaret olabilir mi?  Duyuların ötesindeki gerçeği algılayabilmek için beden formundan başka bir formun gerekli olduğu yadsınamaz bir gerçektir fakat böyle bir durumda bizim bu mecazi labirenti çözebilmemizin bir yolu yok gibi görünmektedir.

Neredeyse tüm ruhsal öğretilerde geçen ‘aşağısı neyse, yukarısı da öyledir’ deyişi her ne kadar oldukça basitçe algılanabilecek bir söz öbeği gibi dursa da derinlemesine düşünmeden anlam çıkarmak mümkün değildir. Ben burada cesur bir adım atacağım ve haddimi aşarak aslında aşağısı ve yukarısından kast edilmek istenen şeyin, benim de bir zamanlar öyle olduğunu sandığım gibi, “gökler” ve “yerler” olmadığını,  aslında içimizden ve dışımızdan bahsedildiğini varsayarak mecazi anlatımlara kendi bakış açıma göre açıklık getirmeye çalışacağım.

Ruhsal öğretilerde yedi rakamının önemi çok büyüktür. Öylesine bir gizem addedilmiştir ki artık içinden çıkılamaz bir sırlar ve mitler yığınında neredeyse kaybolmuştur. Oysaki basit düşünmek, çoğu konuda olduğu gibi burada da elzemdir. Yedi, öncelikle karşımıza göklerin bedenlerimizdeki izdüşümü olarak karşımıza çıkacaktır. Bizleri yedi gezegen yönetmektedir ve bunlar Güneş, Ay, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’dür. Bedenimizde de yedi adet çakra bulunmaktadır. Çakralar bedenimizdeki enerji merkezleridir. Bu çakralar plexus adı verilen sinir ağlarının merkezinde yerleşik durumdadırlar ve görevleri, bizleri ruhsal, bedensel ve zihinsel olarak dengede tutmaktır. 

Çakralar ve gezegenlerin astrolojide birbiriyle çok önemli ilişkileri vardır. Her bir çakrayı yedi gezegenden biri yönetir ve dolayısıyla her biri onu yöneten gezegenin özelliğini gösterir. Doğum haritamızda, tam doğduğumuz andaki gezegenlerin birbirine olan açısına bakılarak karakterimize gezegenlerce nasıl yön verildiği ortaya çıkmaktadır.



Fakat tam da burada aslında bunun böyle olmayabileceğine dair bazı işaretler var. Gezegenlerin birbirlerine konumlarına göre karakterimizin belirlenmesinden ziyade bizim karakterimizin izdüşümünü göklerde görüyor olmamız da mümkündür. Tüm evren insanın içini dışarıya yansıttığı kocaman bir ayna görevi görüyor olabilir. İnsanın kendi içinde verdiği bu büyük savaşı dünyanın her noktasında görmemek için kör olmak gerekir. Dünyanın insanla değil, insanın dünya ile çok büyük bir derdinin olduğu da açıktır.

Yedi çakra ve yedi gezegenden bahsetmişken, yedi müzikal notadan da bahsetmemek olmaz elbet. İlk defa Pisagor tarafından ortaya atıldığı varsayılan fakat benim kendi fikrimce Pisagor’un inisiye iken mısır öğretilerinden alıntıladığını düşündüğüm Kürelerin Müziği teorisine göre göksel cisimlerinin hareketlerinin birbirine oranı bir tür müzik yaratmaktadır. Bu müzik duyulamaz fakat matematiksel bir kavram olarak anlaşılabilir.

Keppler daha sonra bu kavram üzerinden giderek şöyle demiştir: “Göksel hareketler birçok ses için süregelen bir şarkıdan ötesi değildir ki bunlar kulakla değil zihinle algılanabilir. Öyle bir müzik ki zamanın ölçülemez akışına işaretler koyar.”

Antik zamanlarda yedi nota yedi tane göksel cisme addedilmiştir, Ay La, Merkür Sol, Venüs Fa, Güneş Mi, Mars Re, Jüpiter “Orta Do” ve Satürn Si. Aynı zamanda beş tane de diyez nota mevcuttur. Toplam 12 tane ses zodyaktaki 12 adet burçla eşleşir ve ikisi arasında bir ilişki olduğu da ortadadır.


Her bir çakra yedi gezegenden biri tarafından yönetiliyor olduğuna göre bu yedi gezegene atanmış notaları çakralara da atamak mümkündür. İşte bu noktada sesle iyileşmenin ve bedensel dengenin tekrar yerini bulmasında yardımcı olabilmesi için müziğe başvurmak kaçınılmaz bir sonuç olacaktır.

Fakat bu tür bilgileri pazaryerinde kullananlara kulak asmamak gereklidir. Asil ve kutlu öğretilerin hiçbirinin, zamanımıza kadar aynı saf halleri ile kalmaları mümkün değildir. Birçok şarlatan yarım yamalak aldıkları bu bilgileri henüz daha içselleştiremeden başkalarının iyiliği için kullanıyor olduklarını söylerler. Özellikle böylesi bir iyiliğin belirli bir maddi karşılığını istiyor olmaları ise tam tersini düşündürtmektedir. Eğer ki bir insan hakikaten de insanı evrende ve evreni insanda görüyor olduğunu söyleyip de hala üzerindeki topraksı arzuları silkeleyemiyorsa onun bir yalancı olduğu aşikardır.

Çevremiz bizim bir tezahürümüzdür ve biz neysek çevremizdeki insanlar odur, biz neysek yıldızlar odur, biz neysek koca koca okyanuslar, fırtınalar, depremler, yangınlar ve seller odur. İçinde koca bir evreni taşıyıp da bunun farkında olmayan balçıktan giysisi ile dokunduğunu çamur eden bir insanlık nafile bir çaba ile Ay’a, Mars’a, Venüs’e, Uranüs’e, Satürn’e, Neptün’e, Jüpiter’e ulaşmaya çalışır. Bu öylesine üzücü bir çabadır ki içsel evreninde mahpus kalmış insanlığın göklerdeki hazin sonu ile neticelenir. Gök cisimleri, insanoğlu içindeki göklere değemediği sürece ulaşılamaz kalacaklardır. Aslında içsel güneşe ulaşma isteği, göklerdeki yıldızlara ulaşma isteğinin kaba bir tezahüründen başka bir şey değildir.

İşin garip tarafı şudur ki evren tamamen insanın metaforik bir anlatımı iken elbette inisiye olmuş ustaların söylemeye çalıştıkları şeyler de metaforlardan ibaret olacaktır.



“Ay doğmuyorsa yüzüne, 
Güneş doğmuyorsa pencerene 
Kabahati ne ayda ne güneşte ara
Gözündeki perdeyi arala.” Mevlana

Mevlana’nın diğer birçok şiirinde kullandığı gibi bu şiirinde de mecaz kullandığı çok açıktır. Pencereden giren güneş ve yüze doğan ay aslında içsel güneş ve aydır. Onlara ulaşmak için ise içsel bir yolculuk gerekir. Dışarıyı gören gözün aynı şekilde içeriyi de görmesi gerekir ve perde ancak öyle aralanır ve Güneş ve de Aya doğru yola koyulunabilir.

Çoğu zaman metafor gerçeğin ta kendisi iken, gerçek sandığımız, bizim tezahürümüz olan doğayı ve evreni dolayısıyla da kendimizi anlayabilmemiz, kendimize ulaşabilmemiz için sunulmuş bir metafordur aslında. Evrenin bir illüzyon olduğu ve koca bir yalandan ibaret olduğu fikrini de bir kenara atmalıyız elbette. Koca bir evrenin insanın kendini bilebilmesi için yaratılmış olduğu fikri her ne kadar kulağa çocukça ve saçma da gelse bütün olasılıkları değerlendirdiğinizde Arthur Conan Doyle’un da dediği gibi; “mümkün olmayanı çıkardığınızda, geride kalan her ne kadar olası görülmese de, gerçektir.”

Tüm hayatınızı size perdelenmiş gerçeği anlatmak için kurulan bir sahne olarak düşündüğünüzde karşınıza çıkan tüm olaylar ve insanların önemi de artacaktır. Evrenin ayna olduğu fikrinden yola çıkarak kendinizi yansıttığınız insanlar size kendinizi tanıtacaktır ve başkalarında yargıladığınız, beğenmediğiniz, kötülediğiniz şeyler kendinizde sevmediğiniz ve değiştirmek zorunda olduğunuz özellikleriniz olarak karşınıza çıkacaktır. Nereye giderseniz gidin kendinizden kaçsanız dahi yansımanızdan kaçamayacaksınız. İnsanın kendi ile ve şeytanları ile baş başa kalması tam bir facia gibi görünürken günümüzde ve kendine maruz kalmamak için insanın icat edemeyeceği eğlence yokken ve aslında yapılması gerekenin benliği çözebilmek olduğu ortadayken, bununla biran evvel yüzleşmek belki de en zor fakat en doğru yoldur. Benliğe mecazi benliğimiz ve mecazi hayatımızla ulaşacağız; başka yolu yoktur.


O günün ertesi günü, Bir sonraki gün olmadan evveli. Şimdiden sonra, sonradan önce Ben hem var iken, hem yok iken. Katledilmemden hemen sonr...



O günün ertesi günü,
Bir sonraki gün olmadan evveli.
Şimdiden sonra, sonradan önce
Ben hem var iken, hem yok iken.
Katledilmemden hemen sonra,
Doğumumdan hemen evvel.
Ne ölü, ne diriyken
Ve ben Tanrıyı bilirken
Ve Tanrı beni sever iken,
Beşiğe düşmemden asırlar önce,
Ya da hemen sonra.
Bilirmişim her şeyleri.
Yıldızları, güneşleri ve de ayları.
Yüreğimde kocaman kocaman delikler yok iken
Ve de nedenselliklerle,
Hürafeler ve de yalan yanlış hayallerle
Dolmadan evvel.
Korku nedir bilmezmişim
Yalnızlık nedir, acı nedir
Ağrı nedir, gözyaşı nedir
Ölüm nedİr, yaşam nedir
Büyük nedir, küçük nedir
Ak nedir, kara nedir,
Bilmezmişim.
Bilip bilip gene bilmezmişim.
Bildiğimi de bilmezmişim.
Bilmeme gerek yokmuş,
Ne hacet kara toprağa!
Yaslı göğe!
Ağlak buluta!
Çok az bir an sonra
Ya da anlar anlar anlar sonra
Ya da tüm anlardan önce
Bilmeme gerek kalmadığında,
Siz, biz, onlar,
Diğerleri ve ötekileri
Hep bir edeceğim aklımla.
Acıları yükleyeceğim
Yaslı, yaşlı ve kanlı buluta
Başka bir gezegende
Tekrar yağmaması adına
Tek bir sözle
Yok edeceğim onu.
Az biraz daha sabret hele!
Az biraz daha!

Esindaş

"Beni kapkaranlık bir deliğe bırakıp gidiyorsun, bilinmezliğin içine, zamanın ve mekanın olmadığı bir yere. Tutunacak dal arıyorum el y...


"Beni kapkaranlık bir deliğe bırakıp gidiyorsun, bilinmezliğin içine, zamanın ve mekanın olmadığı bir yere. Tutunacak dal arıyorum el yordamıyla, ayaklarım tökezliyor yürümeye çalışırken, dengemi sağlayamayarak birkaç kez düşüyorum. Hala gelmiyorsun geri, uzaklarda bir yerlerde güneş hala parlıyor ve de kuşlar en neşeli türkülerini tutturmuş, iğde çiçeği kokuyor her yer mis gibi, hatırlar gibiyim bir zamanlar orada olduğumu, kokuları sesleri ve parlak günışığını.

Kalbimi kafesinden çıkarmış olmalısın, artık bir kalbim yok sanki. Kanım dolaşmıyor damarlarımda, kupkuru bir dal gibi ağacından koparılmış. Ne kadar uzağa fırlattın beni, aramızda sanki yüz milyar ışık yılı, bir daha hiç göremeyecekmişim gibi, yeşili maviyi, kırmızı laleyi, sapsarı papatyayı, yavru kedileri.

Bu karanlık yerden çok ötede ya da tam altında veyahut da tam üstünde doğumlar ve ölümler, kendi kuyruğunu yiyen bir yılan gibi, sinsice kıvrıla kıvrıla tam bir daireye dönen zaman ve sensiz kalmak. Kaçıncı döngüm bu bilmem ve kaç kere daha döneceğim.

Çıkmak istemiyorum, bir adım daha atamam sen el vermezsen. Tünelin ucundaki günışığı beni çağırmıyor yanına, kurtulamayacağım buradan."

Elim titreyerek okudum mektubu, masanın üzerine daha dün bahçeden kopardığımız pembe gülün yanına öylesine bırakıverilmiş hiçbir anlamı yokmuş gibi. Titrek kelimeler oynuyor gözlerimin önünde, düşmemek için kendimi koltuğa geri atıyorum. Dün gece tam burada oturuyorduk. Ne oldu ki? Ne yaptım ben? Sakinleşmeye çalıştım, mümkün değil, damarlarımda kan değil çaresizlik dolaşıyor. Hafızamı toparlamaya çalıştım; çok küçük bir tartışmaydı o, bu kadar basit miydi vazgeçmek, nasıl olur, nasıl olur? Kendi kendime konuşuyorum, ayakta dolanıyorum odada bir oraya bir buraya. Nereye gitmiş olabilirsin ve hiç anlamıyorum neden? Nasıl? Dışarıya çıkmalıyım sokak sokak dolaşmalıyım, her yere bakmalıyım. oralarda bir yerlerdesin, gitmiş olamazsın.

Ne yaptığımı bilmeden hızlıca giyindim, kendimi sokağa attım.

Güneş gitmiş, kuşlar gitmiş, sokak kedileri yok, kara kapkara, zifiri kara ve ben karanlığın ta kendisiymişim, güneşi ve ayı düşüren, başım dönüyor bu siyah boşlukta. Çok çok özür dilerim teker teker yıldızları topladığım için, gökyüzünü, yeryüzünü ve en çok da içini kararttığım için. Her şeyi yiyip bitiren kara boşluğum önce beni sonra evreni yedi, dipsiz kuyuya düşerken sen ve ben, korkunç bir sesle yıkılacak dünya, dağların içi pamuk gibi dağılacak, sular uzay boşluğuna yayılacak ve yok olsun tüm tohumlar, bizim doğduğumuz ve bizden doğacak ne varsa yok olsun.

Esindaş

İLETİŞİM