26 Şubat
Sokakta tek tük insan kalmış, başları önlerine eğik, sıkıca örttükleri kabanlarını yüzlerine kadar kaldırmış, hızlı adımlarla evlerine ul...
Sokakta tek tük insan kalmış, başları önlerine eğik, sıkıca örttükleri kabanlarını yüzlerine kadar kaldırmış, hızlı adımlarla evlerine ulaşmaya çalışıyorlardı. Esnaflar erkenden kepenklerini indirmiş, hala açık kalan birkaç market çalışanı müşterileri dışarıya çıkarmak için acele ediyorlardı. Sokak köpekleri insanların peşine takılmaya çalışıyor fakat her seferinde bir tekmeyle uzaklaştırılıyorlardı. En çok canımı acıtan da bu görüntüler olmuştu; kuyruklarını sıkıştırmış, kemikleri, tüyleri dökülmüş, incecik derilerinden dışarı fırlamış zavallı sokak köpeklerinin halleri. Pencerenin kenarındaydım; kıyamet en usturuplu böyle beklenirdi sanırım. Yenice yapmış olduğum kahvem ve yavaş yavaş tüttürdüğüm sigaram ile belki de ben, şanslılar arasındaydım. Sobaya iki kütük daha attım; sabaha kadar yeter de artardı. Uyuyamayacaktım bu gece biliyorum; çoğumuz gibi, ben de bekleyecektim. Fakat gözü açık mı beklenmeliydi böylesi bir şey? Eczanelerden paket paket uyku hapı satın aldıklarını duymuşluğum vardı; uyumak için alınmadıkları besbelliydi; uzatmadan, sabahı beklemeden, sonsuza değin uyumak içindi onlar. Fakat ya sabah olanca hışmıyla, göz kamaştırıcı sonuyla büyülerse beni son kez ve tüm evren gücünü tekrar tekrar sınarsa benim gibilerin üzerinde ve ben kaçırırsam böylesi bir güç gösterisini, gözlerimi açık gitmekten korkarım. O yüzden kaldım ya zaten. Üç paket sigaram var, yoldaşım olacak bu şanlı gösteri boyunca bana.
Aslında düşününce isabetli bir son değil de ne bu? Herkes teker teker terk etti beni; nedenini bilmiyorum; bilsem de çaresi mi vardı ki? Sonra izin verdim zaten, tutmam, tutamam kimseyi. “Eh peki” dedim, “gidin”. Fakat şimdi onları da, beni de aynı son bekliyor ve akıl almaz ironi de işin burasında zaten. Eninde sonunda herkes eline düşer; bilen kabul eder, bilmeyen savaşır. Ah ama nasıl da savaşır? Etlerinin tüm gücüyle! Ruh bilir bilmesine de sesini duyuramaz. Ben biliyorum, hep bildiğimi saklamışım kendimden, yeni öğrenmiş gibiyim fakat bilmem ki fark eder mi bir şey?
Dışarıda sokak lambaları titrek, korka korka veriyorlar gibi ışıklarını. Bazısı sönmüş çok; hiç tamir edilemeyecek bir daha. Bir sokak lambası olarak ömrünü tüketmek de acı bir son değil mi? Ve ölmek tam da en ihtiyaç olduğu anda sana. İnsanlar kalmamış gibi, bomboş her yer; boş poşetler ve çöpler yavaşça savruluyorlar hafif esen rüzgârla. Fırtınaya döner mi bilmem. Nasıl bir son bekliyor bizi? Her şeye hazırmışız gibi değil miydi? Onlarca yıllık planlar nereye gitti şimdi ve kurulan onca hayal en az şu poşetler kadar terk edilmediler mi? Ne kadar da emindik; ondan, bundan, şundan ve de her şeyden, her bir şeyden. Neden? Nasıl? Etlerimizin verdiği güçle mi? Ruhumuz dediğimiz ama tanışamadığımız zatı muhtereme olan inancımızla mı? Değeri var mıymış herhangi bir şeyin? Acının? Gülüşlerin? Izdırabın? Terk edilişin ve de birleşmenin?
Ömrümün son demlerinde değilim fakat öylesine yoğun yaşadım ki yıllar on yıllar gibi geçti üzerimden. Aksi takdirde bu boyun eğişi nasıl becerebilirdim? İrademin gittiği yere kadar geldim ve iradem dahi bir sonunun olduğunu benden daha iyi bilir gibi. Bir sigara daha yakmalıyım burada; içimdeki şair emrediyor bunu; solgun, gri ve karanlık gökyüzünün yırtılmadan önceki son resmi emrediyor bunu! Fakat sen nasıl oldu da göremedin beni?
Kapısını çalmalıyım; kim var ki evinde ondan başka? Herkes kendi zihninde yapayalnızken, kalabalığın dikkat dağıtıcı uyaranlarının kimseye faydasının olmadığı açık değil mi? O da yalnız benim gibi, bilmem mi? Son geceye kadar beklemişler insanlığa bildirmek için sonumuzun geldiğini. İyi mi yapmışlar kötü mü bilmem. Fakat birkaç günüm daha olsaydı, yapacağımı ben bilirdim elbet. Gelirdim sana, beraber kahve içerdik; ben sigara içerdim ve sen kızardın bana. Tatlı tatlı kızardın; benim için, bana doğru kızardın? Kimlere kızıyorsun ki şimdi?
Ah son anda gelmeseydin aklıma. Ne garip bir hikâyeydi; sen ve ben. Yaldızsız ve o kadar sade ki! İki yıldız anca bu kadar yaklaşabilirdi zaten birbirine; hepimiz kendi içimizde… Bilirsin sen. Mektup bari atabilseydim sana; tüm yıldızlar gökten bir bir düşerken..
Başladı bile; elektrikler söndü. Yıldızlar tek tek aşağıya düşüyor ve o kadar aydınlatıyor ki geceyi gündüzden beter, gündüzden parlak. Böylece sessizce aşağıya süzülebileceklerini hayal etmemiştim hiç. Daha bir gösterişli olur sandım evrenin son dansı. Kaç sigara daha içebileceğim? Ah ne tatlı o son yudumlar ve de nefesler. Sana söyledim mi hiç seni ne kadar sevdiğimi? Her şeyin önüne sen hep beni koyarken ve ben “konu gene mi ben” diye haykırırken, “evet” demiştin. “Konu her zaman sen”. Başkalarını neden geçirdin benim önüme? Şımarıklığımın bedeli, kıyametten evvel seni son kez görememek olmasaydı keşke!
Odunlardan mı bilmem çok ısındı ev; terlemeye başladım. Daha ne kadar yükselebilir ki derece? Ve de odunlar bitmiş olmalıydı şimdiye değin. Kat kat kıyafetleri çıkarmaya başladım üzerimden. İçerisi de dışarısı kadar aydınlık şimdi. Sen neler düşünüyorsun peki? Kim var, ne var aklında? Hafızanı geri kazanabilmiş misindir şimdiye değin? “Sen kimsin ki?” diye sorduğunda ve seni zor bela yetiştirdiğimde hastaneye, son görüşüm olacağını nereden bilirdim ki seni? Benden dolayı olmuş her şey, öyle dediler, kovdular beni senin yanından, yamacından.
İki yıldız yan yana olamazmış. İterlermiş birbirlerini, çekseler de patlarlarmış zaten. Uzağa, çok uzağa gönderdiler beni; kütlem kadar döneceğim ve kütlem kadar öleceğim yere kadar gittim.
O kadar sıcak ki yanacağım galiba, sigaramı bitirebilseydim keşke. Midem bulanıyor, başım dönüyor, düşüyor gibiyim; fakat zaten yerde olan nereye düşebilir ki? Yerde miyim gerçekten? Gökte olamam ya, yerdeyim elbet. Yerin altına mı düşüyorum o vakit? Neredeyim ve nereye kadar? Sen de düşüyor musundur ki? Burası sokak değil mi yoksa? Şunlar sokak köpeklerinden başka ne olabilirdi ki? Kafam karışıyor iyice. Neredesin sen? Hiçbir şey bildiğimiz gibi değildi galiba. Neredesin? Bak düşüyorum ben, ne güzel de düşermişim. Neredesin?
Düşüncelerim terk ediyor beni. Ne olur birlikte düşelim. Yalnız kaymamalı hiçbir yıldız; dünya dediğimiz yer de mi uzaymış? Uzayda, boşlukta, kendi çevremde ve senin çevrende dönerken hayal mi kurmuşum ben? Kıyamet bu mu? Tüm evren bu mu? Neredesin? Hayal kuruyor olmam seni daha az gerçek kılmaz ki! Biliyorum ben varsam, sen de varsın.
Özlemedin mi hiç? Oturduğum ev ve hayatım çok uzaklarda şimdi fakat sen kalbimdesin; kalbimin durduğu yere kadar benimlesin. Fakat beni bu şekilde görmeni istemem. Paramparça olacağım az sonra. Bir dahaki sefere olmaz mı? Unutma beni olmaz mı? Şimdiye kadar düşmediysem bile aklına, düşür beni olur mu? Hatırla, unutma!
Unutma, unutma, unutma, unutma, unut…
Ben hep hatırlayacağım, hep, hep, he.., h……
Esindas
20 Şubat
Delilik Bulaşıcıdır Gözlerimi açtım, duvardaki saate bakmaya çalıştım fakat göremedim. Çok uyumuş olmalıydım; en azından ben öyle his...
Delilik Bulaşıcıdır
Gözlerimi açtım, duvardaki saate bakmaya çalıştım fakat göremedim. Çok uyumuş olmalıydım; en azından ben öyle hissediyordum. Gözlerimi ovuşturdum. Evimin hiçbir duvarında duvar saati olmadığını hatırladım. Neredeydim ben? Hızlıca kalktım yerimden. Tanıdık bir yer değildi burası. Küçük bir odanın içinde bembeyaz duvarlarla çevrili odadaki tek kişilik bir yatağın üzerinde şaşkınlıkla oturuyordum; üzerinde, kokusu başımı döndüren, taze beyaz zambak dolu bir vazo olan bir komidin yatağın hemen yanı başındaydı. Üzerimde beyaz bir gecelik vardı ve kolumdan bir hortum hemen yukarıdaki bir seruma bağlıydı. Serumu çıkardım ve kapıya yöneldim. Pink Floyd’u karşımda doktor önlüğü ile görünce neredeyse küçük dilimi yutacaktım; önlüğün üstündeki Dr. Fahri Gülsoy ismine takıldı gözüm. Gülümseyerek bakıyordu bana fakat bakışlarında ne küçümseme ne de umursamazlıktan eser vardı; merhamet ya da daha kötüsü acıma mı vardı yoksa? Neredeydim ben tam olarak? Her ne kadar kendime itiraf edemesem de burasının hastane odası olması dışında bir ihtimal gelmiyordu aklıma. Soran gözlerle baktım, anlamış olsa gerek sorumu, cevap verdi bana:
—Evet, burası bir hastane.
Başımı eğdim; kötü bir kâbus olmasını dilemiştim. Önümden geçerek arkadaki pencerenin perdelerini çekti; dışarıda pırıl pırıl bir hava vardı. Haylaz bir güneş ışığının gözüme girmesi ile irkildim; yağmur yoktu; masmavi gökyüzünde tek bir bulut dahi yoktu. Delirmiştim anlaşılan, hem de öyle böyle değil sağlam delirmiştim ve burası da bir akıl hastanesi olmalıydı. Utana sıkıla konuşmaya çalıştım:
—Ne zamandır buradayım?
—Üç aydır buradasın, dün seni ziyaretimle bir şeyleri sorgulamaya başlamış olmalısın. Girdiğimde bakışlarındaki şaşkınlığı hisseder hissetmez kendin için kurduğun dünyanın sönmek üzere olduğunu fark ettim. Senin için çok uğraştık; bizim için yeni çığırlar açtın sen. İnsan beyni inanılmaz bir makine ve aslında her şeyin zihinde bittiğine neredeyse emin sayılırız. Çok zeki bir kızsın, kurmacadan eninde sonunda çıkacağına olan inancımı hiçbir zaman yitirmedim.
—Kim getirdi beni buraya? İlk ne zaman başlamışım yağmayan yağmurlardan bahsetmeye?
—İşlek caddelerden birinde bir oraya bir buraya ‘yağıyor, yağıyor, kaçın, sığının bir yerlere’ diye canhıraş feryat ederken araç ve yaya trafiğinin altını üstüne getirmişsin. Trafik polisi hastaneyi aramış; oradan da buraya nakledildin. Olay kısaca böyle. Detaylı ve uzun soluklu bir iyileştirme çabasına girdik; geçmişini de bu kapsamda araştırdık elbette. Evlenme arifesinde nişanlını kaybettiğini öğrendik ve durumuna daha da üzüldük. Kendi küçük kıyametini yaratmış olmak yeterli gelmemiş sana; toptan bir kıyametin tüm insanlığın başına gelmesini istemişsin ve bir şekilde zihnini böyle bir olaya ikna etmişsin gibi duruyor. Bunları konuşuruz detaylı; vaktimiz bol. Ne dersin bahçeye çıkalım mı? Güneşe selam verelim.
Bahçeye çıktık. Çimler yeni kesilmiş olmalıydı; zambaklar, güller gayet muntazam bir şekilde kenarlara ekilmişler ve boyunlarını güneşe uzatmış olabildiğince emiyorlardı güneş ışınlarını. Hava sıcaktı ve güneş yakıyordu. Ne zamandır ilk defa tenimde güneşi hissetmiştim; huzur bulmam gerekirken içimde büyük bir korku hafiflemek bilmeden diken üstünde durmama neden oluyordu. Dr. Fahri’den sigara istedim; hızlı bir şekilde içime çektim; neredeyse bana gerçeği, çıplak gerçeği tümüyle göstereceğine inandığım bir maddeymiş gibi çektikçe çektim ve fakat ne acıdır ki sarı saçlarımın üzerinde dans eden güneş çekmedi ışınlarını geri. Gerçekten bu derece delirebilmiş olmama aklım sırrım ermiyordu. Nasıl? İrade gücüme o derece inanırken birdenbire nasıl da yıkılmıştım ve kendimi bir akıl hastanesinin bahçesinde bulmuştum? Kendimden utandığımdan doktora soru soramıyordum. Sessizce bir banka oturduk, gözlerimi kapayarak bedenimi güneşe teslim ettim.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum; gök gürültüsüne benzer bir sesle irkildim. Gözümü açtım; Dr. Fahri yanımdan kalkmıştı. Burnuma düşen bir damla ile irkildim; gökyüzüne baktım; güneş kaybolmuştu ve kapkara bulutlar mavilikleri örtmüştü. Sırılsıklam olmadan yerimden kalkıp hastaneye yöneldim fakat hastanenin yerinde yeller esiyordu; yakınlarda sığınabileceğim bir yer aradım; bahçenin duvar dibinde ahşap bir kulübeye gözüm takıldı ve hiç düşünmeden daldım içeriye. Şöyle bir göz gezdirdim; burası benim evimdi, yegâne sığınağım.
Gerçekliğimi yeniden kaybettiğimi düşünerek hastanede yatağımda hayal ettim kendimi fakat ne yaparsam yapayım ne ortam değişiyordu ne de zaman. Kendimi güvende hissettiğim tek yerde olduğum için mutluydum her koşulda; yalan olsa da. Mutfağa geçip kendime kahve yaptım ve küçücüğü kucağıma alarak sigara eşliğinde yavaş yavaş yudumlamaya başladım kahvemi. Henüz daha yarılamamışken ne kahvemi ne sigaramı, kapıya birkaç kere sertçe vurulmasıyla irkildim fakat korkum geçmişti; umursamadan, korkmadan, kaygılanmadan açtım kapıyı. Pink Floyd’u karşımda görünce bir gülme aldı beni; kahkahalarla buyur ettim içeri. Hızlıca kendini bir koltuğa atarak soluk soluğa konuşmaya başladı; delirmiş gibiydi:
—Yağıyor, yağıyor, hiç durmamacasına yağıyor, başladı, kaçın sığının!
Delilik bulaşıcıydı elbette. Ben ise kendi kıyametime yakında tüm dünya doluşacağı için memnun bir şekilde bir sigara daha yaktım.
Esindas
06 Şubat
Yüzyıllardır oradaymış gibi duran fakat benim yeni keşfettiğim ulu ağaçlarla dolu bir ormanda yürüyorum; peşime üç tane köpek takılmış. B...
Yüzyıllardır oradaymış gibi duran fakat benim yeni keşfettiğim ulu ağaçlarla dolu bir ormanda yürüyorum; peşime üç tane köpek takılmış. Beni takip ediyorlar fakat niçin bilmiyorum; bazı patikalara sapmamı istemiyor gibiler. O derece sık bir orman ki köpeklerin varlığı beni sevindiriyor keza geri dönüş yolumu bulabileceğimden emin değilim. Ölüler dünyasından canlıların dünyasına geçiş yapmış gibiyim; bilmem neden kalabalıkların arasından sızan ölü geçmiş rahatsız etmekte beni. An ve anlar boyunca uzanan yaşanmamışlıkların insanı olmaya razıyım çoğu zaman. Orada öylece duran, üzeri yosun kaplı koca ve capcanlı bir kayanın üzerine oturup termosumu çıkarıyorum çantamdan. Melankoli basan zihnime Anna Karenina doluyor nedensiz. Kitabı hep yanımda; açıyorum rastgele bir sayfayı: “Ne zaman oluştu bu yuvarlak? Demin bakmıştım gökyüzüne, böyle bir şey yoktu orada. Yalnızca iki beyaz çizgi vardı. Evet, hayat üzerine benim düşüncelerim de böyle, farkına varmadan değişti.” Suçlu muydu Anna gerçekten? Yoksa o farkına varmadan değişen duygularının garip bir esiri mi? Fakat asıl içimi burkan şey belki de şimdiye kadar kimsenin aklına gelmemiştir; tekrar tekrar okuduğumuzda onun hikâyesini, her seferinde bıçağı saplar oluyor muyuz bir serçeninki kadar hassas yüreğine? Hikâyesi bu kadar güzel anlatılmamış olsaydı şimdiye çoktan ölü olacak bir kadını tekrar tekrar o acılarıyla yüzleştirmek bir nevi cehennemvari bir işkence yöntemi olmalı. Bir daha açmamak üzere kapatmalıyım Anna Karenina’yı. Bir kez daha trenin altına atmayacağım bu erdemli kadını! O vakit belki de asıl cehennem döngünün tekrarıdır; bir tren yolculuğu ile başlayıp, trenin altında biten bir döngünün.
Kahvemden birkaç yudum daha alıyorum; tatlı bir esinti ile saçlarım uçuşuyor; zaman durmuş gibi burada ve fakat burası zamanın hızlıca geçtiği tüm diğer mekânlardan daha gerçek geliyor gözüme. Ağaçlar mı beni korkutuyor yoksa aşağıdaki denizin görüntüsü mü bilmem bir şeyler merakımı cezbederken ve tatlı bir his kondururken ruhuma, başka bir şey benliğimi sorgulamama neden oluyor. Peki ya ben diyorum kendi kendime; peki ya ben? Hikâyemin bir kitaba aktarılmaması için sessiz dualar okuyorum içimden; biten bitmeli ve daire kırılmalı bir yerden. Hikâyemin ana fikrini aldım ben; örnek gösterilmeye ne hacet? Bütün bu deli saçması şeyler zihnimin içine dolmak için neden bu ormanı seçmiş ola ki?
Kahvem bitti ve yavaştan kararmaya başladı gökyüzü; minik damlalar akıtıyor bulutlarından yaslı gri gök bana. Kalkıyorum; yağmurluk yok üzerimde; ıslanacağım. Koşturarak beş dakika uzaklıktaki evime dönüyorum ve kendime bir kez daha kızıyorum; ‘nasıl olmuştu da 15 yıldır otururken burada, daha yenice buluvermiştim bu acayip yeri’. Bulmak istemeyen ben miydim yoksa o mu gizledi kendini?
O gizemli orman daha pek çok yerde karşıma çıkmaya başlayınca akli dengemden şüphelenmedim değil. Kendimden şüpheye düşürmemek adına kimseye de soramadım; deli kız damgası yemek kolaydı; kurtulmak zordu. Sürekli gittiğim bakkalın arkasında çıktı karşıma birkaç ay sonra; beş ay sonra ise fırına gitmek için bu ormandan geçmek zorunda kaldım. Balıkçı tezgâhı ormanın tam ortasına kurulmuş gibiydi bir yıl içinde ve kocaman bir gemi ağaçların arasında biçimini kaybetti. Kesinlikle bir şeyler oluyordu ve bunun iyi bir şeyler olma ihtimali oldukça düşüktü. Son zamanlarda ne yiyip ne içtiğimi düşündüm; zehirleniyor muydum bilmeden? Belki de daha geçen pazardan aldığım kocaman ve sulu mantarların yan etkisiydi tüm bunlar; halüsinasyondan başka bir şey olamazdı ne de olsa insanlar gayet normal bir şekilde hayatlarına devam ediyorlardı. Oysaki neredeyse mekân kalmamıştı hepimiz bir ormanın içindeydik ve belki de bunun tam olarak farkında olamayanlar ne ellerindeki işleri bırakıyorlar ne de çevrelerine bakıyorlardı.
İnsan yapımı hiçbir şey kalmayana kadar bu böyle devam etti. İnsan sayısı azalmıştı sanki? Ölüyorlar mıydı yoksa öylece kayboluveriyorlardı da ruhum bile duyumsayamıyordu? Tanrı bilir ancak! Kalan birkaçı garip ve sessiz şekilde çevrelerine bakmaya başladılar. Anca mı fark edilmişti bu garip olay? Ve artık fark etmiş olduklarına göre yanlarına gidip konuşabilirdim; ses ettim orada kütükte başını ellerine almış zavallı adama; bir şey dedi fakat anlamadım. Birkaç şey daha söyledim; cevap gene anlam veremediğim sözcüklerle geldi. Başka bir dil konuşuyorlardı artık; ya da ben başka bir dil konuşuyordum. Anlaşmamız mümkün değildi. Geri döndüm kendi kütüğüme. İşte dedim bu bir hikâye ve belki de kaydedilmeye değer; elime geçirdiğim sert madeni bir madde ile ağaca kazımaya başladım doğduğumdan beri başıma gelen her şeyi. Hikayenin sonuna doğru kimse kalmamıştı ortalıkta ve ben gitgide görünmez oluyordum. Son kelimeyi yazıyorum şimdi, birazdan..
‘Yüzyıllardır oradaymış gibi duran fakat benim yeni keşfettiğim ulu ağaçlarla dolu bir ormanda yürüyorum; peşime üç tane köpek takılmış. Beni takip ediyorlar fakat niçin bilmiyorum; bazı patikalara sapmamı istemiyor gibiler.’
Esindas
14 Ocak
Tüm o bakımlı, güzel ve hatta lüks sayılabilecek evlerin arasında en çok dikkatimi çeken boyaları yer ger dökülmüş; ahşap kepenkli, ...

Tüm o bakımlı, güzel ve hatta lüks sayılabilecek evlerin arasında
en çok dikkatimi çeken boyaları yer ger dökülmüş; ahşap kepenkli, ayrık
otlarının bürüdüğü bahçesiyle, yıllanmış ve çatlak kolonlarının üzerinde zor
bela duran o iki katlı evdi. Begonyalar bakımsızlığa karşı ayakta dimdik duran
ve umarsızca, aldırmadan, üzülmeden, solmadan ve kurumadan büyümeye devam eden
yegâne bitkiydi belki de. Mor çiçekleri hafif rüzgârla oraya buraya sallanıyor;
"bakın bana, nasıl da hala ayaktayım" der gibi göğsünü gere gere
güneşleniyorlardı. Bahçenin hemen dışındaki kocaman palmiye ağacından başka
ağaç yoktu; ne zaman dikilmişti, kaç yıl olmuştu? Hangi umutlarla, geleceğe
dair hangi hayallerle sulanmıştı? Balkonda asılı duran dört beş tane kıyafet
çekti dikkatimi. Pazen bir etek, beyaz bir tişört, bir kaç çift çorap. Ne kadar
da az diye düşündüm içimden. Ne kadar da yalnız! Bir tişörtün yanında arkadaşı
olmamalı mıydı ya da bir etek yalnız başına mı sallanmalıydı çamaşır ipinde?
Salona bakmaya çalıştım. O esnada perde hafifçe
aralandı. Böylece ilk defa gördüm onu. Çok şaşırmıştım ne de olsa yaşlı ve
yalnız bir insanın yaşadığını düşünmüştüm burada. Oysaki camdan gördüğüm
kadarıyla henüz yirmili yaşlarının başında, açık kahve saçlarına yer yer mavi
çizgiler attırmış, gri ya da menekşe gözlü bir kadın duruyordu orada. Yüzü
ifadesizdi fakat gözlerinde öylesine değişik, acayip bir bakış vardı ki felce
uğramış gibi dikilip kaldım orada. Yaşadığım evle ilgili imgeler belirdi
zihnimin içinde fakat o derece garip şeyler hissettim ki neredeyse gerçeklik
duygumu kaybediyordum; sanki tüm hayatım uçuk kopuk bir hayalmiş gibi, gerçek
değilmiş gibi, rüyayla, masalla karışık fakat çok tatlı, kırılgan; duyularıma
ulaşır ulaşmaz neredeyse yok olan görüntüler, sesler, kokulardan ibaretmiş gibi. Keskin bir lavanta kokusu aldım ve gözümün
önünde bir kaç imge belirdi; ahşap bir sandalye, yere düşmüş bir elma, yemyeşil
bir çayır ve kıpkırmızı laleler. Süregeldiğim bu hayatım uzaklaşıyor
gibiydi benden. Gözümü kapamışım birkaç saniyeliğine tekrar gözümü açtığımda
beyaz bir odanın içinde buldum kendimi; yatıyordum ve neredeyse felçli gibi
hareket etmeden öylece duruyordum. Çirkin bir kâbustan kurtulmak istercesine
birkaç kez açıp kapattım gözlerimi ve mahallemdeydim yeniden. Derin bir nefes
aldım.
Eve geri döndüm, gördüklerime bir anlam
veremiyordum. Güneş batmak üzereydi ve bu huzurlu ortamı son kez görüyormuşum
gibi kötücül bir his kapladı içimi.
Ertesi gün hala aklımdaydı dünkü gördüklerim ve
oraya gitmem gerektiğini biliyordum; o kadını tekrardan görüp göremeyeceğimi
bilmesem de. Garip bir şekilde bir tarafım merakla görmek isterken, diğer tarafım
gitmemem gerektiğini fısıldıyordu bana. Kimdi o? Başka kimse görmüş müydü? Ne
işi vardı burada? Düşünürken daha hızlı yürüyordum. Denizden gelen rüzgâr
hızlanmış gibiydi, aşağıdaki denize baktım; inanılmaz bir pus basmıştı
ortalığı ve neredeyse maviyi göremez olmuştum. Bu mevsimde pek beklenecek bir
olay değildi aslında gene de umursamadım. Yol boyunca evler birer birer
kepenklerini kapatıyorlardı. Şak, şak, şak, şak. Kepenkler yüzüme kapatılmış
gibi her sesle irkiliyordum. Fırtına mı yaklaşıyordu? Bir anne hızlıca içeri
aldı sokakta oynayan çocuklarını. Eve dönmeliydim, bütün bu insanların böyle
davranmasının bir nedeni olmalıydı. Fakat zihnimi dinlemedi bacaklarım ve evin
önüne kadar geldim. Sokak kapısı açıktı ve arkamda beliren hortumu fark edince
içeri attım kendimi ve kapandı kapı ardımdan.
Koridor çok loştu. Evin içinin bu kadar geniş
olabileceğini hiç düşünmemiştim. Yürüdükçe yürüyordum. Mum ışığı ile aydınlanıyordu
büyük koridor. Dört beş tane kapalı kapı geçtikten sonra açık bir kapının önüne
geldim. Burası oldukça büyük bir salondu ve birden fazla şamdan vardı duvara
asılı; anlaşılan sadece mumla aydınlanıyordu salonun içi. Kocaman kırmızı
koltuklar vardı içeride; daha önce hiç görmediğim tarzdaydılar. Ne yapacağımı
bilemediğimden oturdum birinin üzerine. Gelecek miydi yanıma? Ya da hakikaten
var mıydı? Gerçek miydi? Kafamdaki soruların cevabı çok beklemeden belirdi
gözümün önünde. Dünkü gördüğüm kız karşımdaydı, fakat şimdi dikkatlice
baktığımda bana ne kadar çok benzediğini fark ettim. Kalbim ağzımdan çıkacak
gibi çarpmaya başladı. Nereden ve nasıl geldiğini fark etmemiştim bile. Avucunu
sımsıkı tutmuş, kolunun birini bana uzatmış öylece dikiliyordu. Kalktım
oturduğum yerden ve ağlamaklı ses tonuyla sordum:
— Çok özür dilerim, ben şu korkunç fırtınadan
kaçmak zorunda kaldım. İnanın hırsız ya da ona benzer bir şey değilim. Ne yapacağımı
bilemedim sadece; açıktı kapı ve ben de pek düşünmeden girdim içeriye.
-—Açıklama yapmana gerek yok, çağrılmıştın çünkü.
—Kim çağırdı beni? Anlamıyorum.
—Bu anahtarı almalısın ve açtığın evreni sıkı sıkıya kapatmalısın.
Bir ayağın burada, diğeri orada yaşayamazsın, bunu bilmelisin.
—Ben böyle bir şey yapmadım. Bu da nereden çıktı?
Bu esnada anahtarı çoktan koymuştu avucuma. Ne
kadar zaman geçti bilmiyorum, bayılmışım. Kendimi dışarıda buldum; her şey eski
haline dönmüş gibiydi. Güneş batmadan evvelki son ışıklarını gönderiyordu yere,
çocuklar oynuyorlardı ve o garip havadan eser yoktu. Eve geri döndüm, anahtarı
zihnimde ona uyan bir deliğe sokar sokmaz her şeyi yitireceğimi anladım; verandasında
tahtadan sallanan sandalye bulunan o ahşap evin lalelerle dolu yeşil çimenlere
açılan bahçe kapısından son kez çıkıyorum bugün; artık buraya ait olmadığımı
söyledi menekşe gözlü acayip kadın. Bahçedeki elma ağacına son kez bakıyorum ve
lavanta kokulu kıyafetlerimi çıkarıyorum üzerimden. Beyaz hastane kıyafeti
üzerimde şimdi; neredeyse 3 aydır yatağın başında dikildiklerini fark etmediğim
insanlara gülümsemişim ilk defa bugün. Annem ve babam gözyaşlarına boğulurken, sevdiğim
yatağın yanına kıvrılmış saçlarımı okşuyor şimdi. Anlatamadım onlara kızıl
laleli çimenlerin güzelliğini ve de içimdeki huzurun nasıl göğü masmavi
kıldığını, geri dönmek istediğimi de söyleyemedim elbet. Kim bilir kaç zaman daha
burada kalacağım ve kaç zaman didik didik edilecek ruhum? Fakat diğer taraftan
kimsenin gülümseyerek beklemediği bir şeyi -kati sonu, ölümü- kollarım apaçık
bekliyor olacağım. Bu dünya bir ceset bana ve ben belki de ilk defa yaşıyorum.
Esindas
23 Kasım
“Tanrım lütfen bu bir rüya olsun, bu bir rüya olsun, bu bir rüya olsun. Tanrım yardım et lütfen, lütfen, lütfen”. “Ağlamayı bırak artık hadi...
“Tanrım lütfen bu bir rüya olsun, bu bir rüya olsun, bu bir rüya olsun. Tanrım yardım et lütfen, lütfen, lütfen”.
“Ağlamayı bırak artık hadi. Kalk ayağa, belki kurtulabiliriz, düşünmemiz lazım, birlik olursak bir çıkış yolu bulabiliriz. Neden olmasın? Benim de moralim çok bozuk ama görüyorsun ya soğukkanlılığımı korumaya çalışıyorum”. Bir taraftan beni sakinleştirmeye çalışırken diğer taraftan da gözlerini benden saklıyordu. Ağlıyordu biliyorum, yapamayacağımızı o da benim kadar biliyordu fakat teslim olmaktan ziyade çırpınmayı tercih ediyordu.
Ben ise tamamen kaybetmiştim kendimi. Kadere mi ağıt yaksam tanrıya mı bilemiyorum –gerçi her ikisi de aynı şeye çıkmaz mıydı? Nasıl olmuştu da böylesine kötücül bir yarışmaya kendimi dâhil edebilmiştim. Son beş yıldır ülkede çok popüler bir yarışmaydı. 60 kadar insanı üç ay boyunca dış dünyaya kapalı bir alanda geniş kapsamlı bir eğitimden geçiriyorlar ve sonunda birinci olan insanı çok yüksek bir konuma getiriyorlardı; hayatı kurtuluyordu tabiri caizse.
İki aydır buradaydık ve bir şeylerin ters gittiğini ilk beş hafta içerisinde anlamıştık. Her hafta 5 kişi eleniyordu, son hafta ise 4 kişi elenecek böylece toplamda 59 kişi elenmiş olacaktı. Bu çok normaldi; elbette yarışmalarda insanlar elenecekti. Fakat böylesine bir yolla mı elenmeliydiler? Hayır, elbette ki hayır.
“Dinle beni Zeynep: Çitlerde bir boşluk gördüm, bence oradan kaçabiliriz dersten hemen sonra -eğer ki yeterince şanslıysak bugünün elenenlerinden değilsek tabi. Öğretmenler eleyecekleri kişileri kendi odalarına alıyor ve birkaç saat oldukça meşgul oluyorlar. Bizi fark etmeyebilirler. Sen ne dersin? Yardım et bana!”
Kaçış yolu bulabilmek için çaresizce zorluyordu zihnini. Böylesine bir trajedide insanın elinden ne gelir ki Tanrı dahi izlemeyi seçmişken hem de. Kimlerin eleneceğine dair belirli bir patern yok gibiydi; tamamen rastgele bir biçimde her hafta 5 kişiyi seçiyorlardı. En son sıra arkadaşımı almışlardı ki tek hatası derste yere kalemini düşürmek olmuştu. Cevap veremedim Alev’e; cevap bekliyor muydu ki? Biliyordum ki en az o da benim kadar çıkışın olmadığına çoktan kanaat etmişti ve şimdi sadece boş bir çabalama içindeydi; karar verdiğimiz şeyi yapmamız gerektiğinin farkındaydı. Ah zihin! Ne zaman kurtardı ki insanı kendi zindanından ve ne zaman çözebildi bağlı tüm zincirleri canlılıkla ruh arasında? Ne zaman yardım edebildi acı çeken, acı çektirilen bir insana?
Olayları ben görmüştüm ve anlattığım tek kişi Alev’di. Meraklı bir tabiatım vardı; elenenlere en azından bir neden söylerler diyerek takip etmeye niyet ettim; çok zor ve stresli oldu fakat başardım. Öncelikle bir odaya aldılar çağırdıkları beş kişiyi ve tahta banka oturttular; ben o esnada hafif aralık kapıdan kalbim ağzımda izliyordum. Karşı bankta ise keçiler oturuyordu ve öylesine korkunç bir görüntüydü ki korkumdan neredeyse çığlık atmak üzereydim. Keçilerden biri-ki büyük ihtimalle en yaşlısı- gözetmen kadınlardan birine hafif bir baş işareti yapar yapmaz kadın orada öylece korkmuş bir şekilde bekleşen yarışmacıların üstüne iki bidon benzin döktü; onlar şaşkınlıktan hareket dahi edemezken üzerlerine yanan kibriti atarak tutuşmalarını sağladı. Tanrım! Tanrım! Gözümün önünde canhıraş haykırışlarla yanarak can verdiler.
Bu saçmalığın bir son bulması gerekiyordu. Bir müddet konuşmadan oturduk sonra bakışlarımız çarpıştı; yapılması gerekeni yapacaktık ve asla irademizi birkaç keçiye teslim etmeyecektik. Hayır, bunu kabul edemezdik; çaldığım benzin bidonunu elime aldım. Alev onaylayınca üzerimize döktüm ve çakmağı çaktım.
Esindaş
Esindas
11 Ağustos
Yatak odamın penceresi sonuna kadar açıktı ve karanlığın cevheri ay, bir demet beyaz ve parlak ışınını yatağımın başucuna göndermişti. Gözle...

Yatak odamın penceresi sonuna kadar açıktı ve karanlığın cevheri ay, bir demet beyaz ve parlak ışınını yatağımın başucuna göndermişti. Gözlerim açık mıydı, kapalı mıydı farkında değildim fakat her koşulda başımın üzerindeki ışınların zihnimin derinliklerine daldıklarının farkındaydım. Hareketsiz kalmıştım, sesimi çıkarmam mümkün değildi. Korkuya rağmen çok güzel bir his, bir nevi kutlu bir huzur tarafından zihnim ele geçirilmiş gibiydi ve zihnimin içinden konuştu benimle, bir melodi gibi, defalarca dinleyip unuttuğum bir müzik gibi, kelimelerle değil, çoktandır duyup duyup umursamadığım bir şarkı ile konuştu benimle
-Bu bir rüya biliyorsun değil mi? Eninde sonunda uyanacaksın, kat kat birbirinin içine girmiş tüm o rüyalardan kafanı kaldırdığında, hala bir rüya daha kalmış olacak. –Uyanmak istemiyorum, kaçmak istiyorum, beni yakalayamasın istiyorum. Kafamı kaldırmamak, gözlerimi açmamak, o malum boşluk canavarıyla karşılaşmamak istiyorum. Ah, hayır, yardım et bana. Beni bulamasın. Fakat gün geçtikçe yaklaşıyor biliyorum, nefesini hissediyorum ensemde. Gitme, kal, karşılaşamam onunla. Korkuyorum çok, uyandırma beni.
-Hayır, hayır, hayır. Sakın!
Nefes nefese kalktım.
Altı üstü bir rüyaydı, uyanmak istediğim rüyalardan biri, hiç uyanmak istemediğim bir rüya daha var ki, zihnimin bir kenarında tozlu raflarda öylece duran bir hikayeyi bana tekrar tekrar dinletmeye çalıştığını fark etsem de, değişikliğe olan korkuyla karışık direncimle dinlediğimi yaşamaya devam ediyorum.
Zor bela kahvemi yaptım ve kaç gündür dışarı çıkmadığımdan ve de biraz da ferah bir nefes almak istediğimden kendimi istemeyerek de olsa dışarı attım. Yılların elma ağacı sapsarı kurumuş dallarıyla sanki bana hayatın asıl ve gizlenen tarafını anlatır gibiydi, karşısına geçtim ve oturdum. Üzerinde kurtlar dolanıyordu, elmalar çürümüş olmasına rağmen, kupkuru dalların arasında sarımsı-kahverengimsi renkleriyle hala daha ağaca tutunma gayreti içindeydiler, oysa ki çoktan yere düşmüş olmalı ve toprağa karışmaya başlamalıydılar? Tıpkı ben gibi, direnç gösterdikleri belliydi gelecek olana. Fakat kaçış nereye kadar? Bahçe duvarı yer yer çatlamaya başlamıştı bile.
Beni saran garip, yeni ve değişik hislerle oturakaldım bahçede. Güneş o kadar parlaktı ki, uzun süre kalınca net görememeye başlamıştım çevremi hatta bir zaman sonra ortamın loşlaşmaya başladığını fark ettiğimde de bunu gözlerimin güneş ışığına alışmasına yordum ve kahvemi yudumlamaya devam ettim. Aradan 10 dakika geçti geçmedi bahçede yeşil olan ne varsa solmaya ve sararmaya başladı fakat enteresan bir şekilde elma ağacı gitgide parlaklaşıyor ve yeşeriyor gibiydi. Yeşil canlı ve hayat dolu gördüğüm ne varsa tüm renklerini kaybediyor ve kendilerini yer çekime bırakıyorlardı. Elma ağacı zaman geçtikçe parlak yeşil yaprak dolu dallarını gurur duyarmışcasına öne arkaya sağa sola doğru uzattıkça uzatıyordu. Arkamı döndüm ve denizin artık mavi değil koyu griye yakın bir renk olduğunu fark ettim. Çevrede tek bir insan yoktu. Gördüklerimin gerçek mi yoksa bir nevi rüya mı olduğunun da farkında değildim. Çevremi tanımakta zorluk çekiyordum. Bu esnada elma ağacımdaki elmalar kıpkırmızı olgunlaşmışlardı bile. Oturdum kaldım, nerede olduğumu kestiremiyordum artık.
Ağlamaya başladım, ne bildiğim bana acı veren dünyadaydım ne de ötekinde, arada bir yerlerde, içimi yakan, gönlümü karartan düşüncelerle sallanıyor olmalıydım. Böyle bir anda çıktı geldi, elma ağacının yanında belirdi ilk ve sanki havada yürüyormuş gibi yaklaştı yanıma. Dişi mi erkek mi olduğunu anlayamamıştım ya da gerçekten bana yaklaşıp yaklaşmadığını, uzaklaşıyor da olabilirdi. Fakat yanımda belirince birden içime inanılmaz bir ferahlık geldi, nerede olduğumu, bana neler olduğunu umursamıyordum bile. Parlak uzun saçları vardı ve kocaman gözleri menekşe ya da mor renkliydi, minicik bir burnu ve incecik dudakları vardı. Onun periler diyarından geldiğine o kadar emindim ki. Yanımda olması yetmişti bana, yanımdan hiç kalkmasın istiyordum. Öylece oturalım, dünyalar birbirine girsin, çarpışsınlar, yok olsunlar umurumda dahi değildi. İçimden 'kim olduğunu bilmiyorum fakat sakın gitme' diyordum. Defalarca tekrarladım bunu ve konuştu sonunda benimle, ağzı oynamıyor gibiydi, belki de o konuşmuyor da ben onu konuşturuyordum.
-Dinle beni, ne kadar acı çektiğini biliyorum ve sen acı çekerken sanma ki yalnızsın. Seninle birlikte ağlayan düzinelerce varlık var senin bilmediğin. Kalbini kapatma sakın, ne olursa olsun, Tanrıdan uzaklaşma sakın, ne olursa olsun. Yere yığıldığını gördük biz, kapkara gözyaşlarının toprağı suladığını gördük biz, senin acınla solanları gördük biz ve fakat her şekilde sana hala el vermeye çalıştıklarını gördük biz. Sen fark etmesen de, sen bilmesen de her gözyaşın bir serçeyi öldürüyor burada, her gülüşün bir papatyayı canlandırıyor burada. Görmesen de, duymasan da. Bir daha gelmeyeceğim yanına, bir kez daha anlatılmayacak bunlar sana, sen bize gelene kadar bu son görüşmemiz seninle.
-Lütfen bir kaç dakika daha. Anlat bana elma ağacını nesi var? Neden dünyayı ters yüz ederek anlattın bana?
-Elma ağacının ölmesi gerekiyordu, eğer yaşasaydı diğer her şey ölecekti. Bunu görmeni istedik. Dünyayı ayakta tutmaya çalışanlar bunu sana göstermemi istediler. Şimdi tercihini yapmalısın. Artık vedalaşmalısın elma ağacı ile ve onu kökünden kesmelisin. İçinde ölüp giden tüm duyguları da aynı şekilde denize atmalısın. Ayaklarını sımsıkı yere bağlayan cehennem zebanilerine izin vermemelisin ve ölene kadar yaşamalısın. Anladın mı beni? İyice anladın mı?
Esindaş
Esindas
10 Temmuz
Fotoğraftaki yıkık dokuk virane evde buldum aşağıdaki ne olduğunu tam anlayamadığım yazıyı. Kapısındaki asma kilide rağmen, pencereden girme...
Fotoğraftaki yıkık dokuk virane evde buldum aşağıdaki ne olduğunu tam anlayamadığım yazıyı. Kapısındaki asma kilide rağmen, pencereden girmeyi başarmıştım kimsenin beni görmediğine emin olduğum bir günbatımında. Orada yaşayan garip genç kızın hikayesi unutulur olmuştu neredeyse, ne de olsa evi terkedeli iki yıl kadar olmuştu. Benimkisi sadece bir meraktı, geride ne bırakmış olabilirdi ki? İçeride emayesi çoktan atmış paslı bir çaydanlık, kulpu kırılmış bir kupa ve de bir kitap vardı. Kitabın tozlu sayfalarını çevirirken buldum bu yazıyı. Kitabın yazarını hatırlamasam da adını daha dün gibi hatırlıyorum; "Ölüler de hatırlar". Kitabın uğursuzluğuna inandığımdan orada bıraksam da içindeki yazıyı buralara kadar taşıdım.
Siz ne düşünürsünüz bilmem fakat kanımca; o garip kız koşmayı tam da bu evde bıraktı:
"Arkama bakmadan koşmalıydım, nefesim bitene, bacağımın dermanı kesilene değin, billiyorum bakmamalıydım ardıma, ne de durmalıydım bir anlığına da olsa. Yolu yarıladım mı, yoksa varmak mı üzereyim bulunmam gereken noktaya bilemiyorum fakat şimdi bilemediğim gibi iki yıl önce de bilememiştim, 30 yıl önce de.
Kupkuru geçen koca bir yazın ardından birdenbire bastıran yağmur derimi geçip, kemiklerime işlese de varmam gereken yere kadar durmamalıydım. Ne mutlu bana ki; ağlayabiliyordum hala, yaşıyordum hala, içimdeki hayat denen cevhere sımsıkı tutunmuş, gözyaşlarıma, yağmura ve yorgunluğa, üzüntüye, kedere ve eleme inat, kökü çoktan toprağın derinlerine saplanmış bir ağacın maviliğe uzayan incecik, narin ve de kırılgan dalları gibi, bir nefes için, alevi kuvvetlendirecek bir damla hava için ve de bir damla sevgi için uzanıyordu başım görünmez, ne olduğu bilinmez hiçlikten çıkıp, hiçliğe geri dönecek, sadece bir anlığına var olan ve yüz milyonlarca yıldır yok olan varlığın katmanlarına. Sırf yok olmadığımı kanıtlamak için katlana geldiğim ve katlanacağım şeylerin sınırı yok gözümde. Koşarken amansızca kendime söylediğim ve bana güç veren yegane söz öbeği, öbek öbek dolanıyor zihnimin zırhlı, görünmez ve de anlaşılamaz katmanları arasında; "varlık hiçliğe yeğdir ve hiçlik boşluktur ve boşluk yok oluştur ve yok oluş bilmemektir ve bilmemek...." Durdum. Gökyüzünde beliren, korkunç ve de gürültücü şimşekle beraber durdum. Yağmur hızını artırmıştı ve kapkara bulutların arasında bir anlığına öylesine muazzam bir şekilde aydınlanıyordu ki belki de göz alıcı fakat bir o kadar da kandırıkçı güneşin sarı ışıklarından çok daha iyi görünüyordu ortalık. Güneş bizden bir şeyler saklıyor olmalı; aklıma ilk gelen düşünce bu oldu. Karanlığa rağmen çok daha iyi görüyordum; önümde uzanan, nereye gideceği belli olmayan fakat üstünde yol aldıkça belirginleşen geleceği ve de puslu, hatalı, yalanlı, yanlışlı geçmişi. Tahtalarının ıpıslak olmasına aldırmadan arkamdaki banka oturdum. Kaç yıldır koşuyordum böyle, arkamda bıraktığım insanlar neredeydi şimdi ve daha kimbilir kaç kişiyi daha dolandırıcı geçmişin ellerine, sırf bir avuç toza dönsünler diye bırakacaktım öylece. Toza dönmeyi aklım sırrım ermiyordu. Pembe saçlı kadının biri ben gene böyle yolda koşarken yaklaşıp tutuşturmuştu elime hiç unutamadığım o kağıt parçasını; "toza dönmek kötüdür çünkü toz kötüdür, tozlanan eşyalar süpürülmelidir ve toprak eve giremez". Süpürge sattığını düşünmüştüm bir an, pasparlak dişleri ve kocaman ağzıyla beni bir şeylere ikna etmeye çalışır gibiydi fakat neye? Çevresinde bir sürü insan toplanmış, onun kıvırcık, kabarık pembe saçlarının ileri geri hareketiyle anlattığı şeyleri dinlerken, başlarını sallıyorlardı. Oralı olmamışım gibi gelmişti bana o zamanlar, fakat şimdi düşününce ve tozdan ne kadar nefret ettiğimi düşününce belki de pembe kabarık kafalı kadının tuzağına düşmüştüm. Evde toz görünce istemsizce ve gayet de otomatik bir şekilde silerdim. Toz neydi? Düşün düşün. Toz nedir? Dedem, büyük dedem, babanem, ananem, iki teyzem, halam ve de babam. Onlar da toz mudur şimdi? Hayat ve de ölüm gerçekten birbirlerinden o derece farklı şeyler miydi de bir adet toz bezi ile temizleyecektim onları evimden? Yağmur durmadı fakat nasıl oluyorsa ben daha fazla ıslanamayacağım bir noktaya gelmiştim ve çakan her şimşek beynimin farklı bir noktasına isabet eder gibi acı içinde kıvrandırıyordu beni. Toz bezi. Düşün. İçimden daha fazla koşmak gelmiyordu. Koşuşturan her yaştan insanı daha net görebiliyordum artık. Hep bir yerlere yetişecekler gibi, yetiştikleri zaman bitecek gibi fakat ne hikmetse hiç bitmeyen bir koşuşturma. Midem bulandı, belki de Sartrevari bir bulantı bu. Meşhur varoluşun meşhur bulantısı. Pembe saçlı kadın yolun ortasında durmuş, suratında artık bana korkunç gelen o sırıtışıyla her önüne gelene uzatıyordu o kağıdı. İşte buna sinirlenmiştim, ne de olsa bi seferliğe mahsus gördüğüm bir pazarlamacı sanmıştım onu ve kimbilir şimdi kaç yaşında olmalıydı daha yolun başında rast geldiğime göre kendisine. Bir hışımla kalktım yerinden ve hızlı hızlı yürüdüm ona doğru. Gözlerini bana dikti, Tanrım ne korkunç gözlerdi öyle; ne gözbebekleri ne de gözlerinin beyazı mevcuttu, kare şeklinde sarılı yeşilli ışıltılar saçan bir çift düğme göz çukarlarının içine doğru birkaç çivi ile çakılmış gibiydi. Ağzı; gülen ağız biçiminde yanaklarını iki tarafına dikilmişti. Pembe saçları ise aslında eski püskü iplerden ibaretti. Yaklaştıkça korktum, geri çekilneye niyet etsem de amacının ne olduğunu sormalıydım kendisine. Ben yaklaştıkça pörsümeye başlamıştı ve bedeninden yere kıymıklar dökülüyordu. Ağzında bir kaç diş kalana kadar hala dik dursa da, sonrasında bedeninin tüm parçaları yere yığıldı ve çok değil bir kaç saniye sonra tamamen toza dönmüştü. Beyaz kıyafetli 10 kadar asker kalabalığı yararak hızlıca toz tepesinin yanına gelip süpürge ile ne var ne yoksa süpürdüler, yağmur da kalan bir kaç toz parçasını yıkayıp, oluşan minik derecikler vasıtasıyla kimbilir nereye götürdü. Ben hariç kimsenin dikkatini çekmemiş gibiydi bu olay, ebedi koşturma ara vermeden devam ediyordu ki zaten, ben gözümü açıp kapayana değin yepyeni bir pembe saçlı dikiliyordu yolun ortasında. Bu kaçıncı pembe saçlıydı? Biraz daha dikkat edince aslında irili ufaklı bir çok toz tepesinin mevcut olduğunu ve bunların daimi bir şekilde süpürüldüğünü gördüm. Daha önce nasıl olmuş da farketmemiştim? Hem burası neresiydi aslında? Tam olarak hatırlayamadığım kaybolmuş bir anının içinde gibiyim. Bilemediğim geçmiş bir tarihte sığındığım o garip evin içinde mi kaldım yoksa?
Yağmuru, ıslaklığı, bedenimdeki ürpertiyi hissetmiyordum artık. Karanlığı da ışığı da daha az görür olmuştum ve de buna rağmen öylesine güzel bir duyguydu ki, nefes almaktan vazgeçmeyi diledim, öylece sürüklenmeyi, üşümemeyi, yanmamayı, ürpermemeyi, sevinmemeyi, üzümemeyi, gülmemeyi, ağlamayayı diledim. O bankta saatlerce, hayır yıllarca, hayır hayır yüz milyon yıllar boyu oturmayı diledim. Pembe saçlı acaip kadın ve toz bezleri umurumda değildi sanki ve belki de bunu artık gökyüzünde değil de zihnimin içinde çakan şimşeklere borçluydum. Bir anlığına kendimin toz bezi olduğumu hayal ettim, geçmişle birlikte geleceği de silen ve sildiği şeyi boşluğa dönüştüren kara bir toz bezine, bir girdaba, spirale. Çok çabuk sıkıldım ve kendimden boya kalemleri yaptım, her yere dağıldım ve rengarenk hiçbir şeye benzemeyen cisimler çizdim. Bazı bazı kim olduğum aklıma geldi, ne işe yaradığım, nereye koşturduğum fakat nedenini bİr türlü bulamadım ve ben de düşünmeyi bıraktım. İnsanları net olarak göremiyordum artık, düşünmeyi bıraktığım için mi silikleşiyorlarlardı yoksa onlar mı bırakmıştı beni? Bank da kayboluyordu sanki fakat arada bir, can sıkıntısından etrafa dağıtsam da kendimi, hala oturuyor olmalıydım -ya da oturuyor olmalıydı- her kim ise o.
Hakikaten kimdim? Uzun zaman aynaya bakmışım gibi bir his bırakmıyordu yakamı. Bir kaç anıyı toparlamaya çalıştım zihnimde fakat hiçbir anlam ifade etmiyordu ve sonra birden bum!
Elektrikli süpürgenin sesini duydum. Tam duydum da denilemez ya hissettim. Öylece içime dolan bir kudretle topladım kendimi. Dağılmamam gerektiğini biliyordum ve de elektirkli süpürgenin çok çok kötü bir şey olduğunu son anda nasılsa farketmiştim. Birleştim ve de bütünleşerek yıldırım misali yükseldim. Birkaç parçamı son anda kurtaramamış olsam da büyük bir gayretle yeryüzünden ayrıldım. Aşağıdan hala sesler geliyordu; "toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz. Toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz. Toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz" ve ben uzaklaşmanın verdiği cesaretle avazım çıktığı kadar sordum onlara; "ben kötü müyüm?" Çok geçmeden aldım cevabı; "tüm tozlar kötüdür, tüm tozlar yıldızlardan gelir ve yıldızlar her şeyi hatırlar her şeyi hatırlayanlar burada bize engeldir.
Uçtum, uçtum, uçtum. En yükseğe çıkınca tüm parçalarımı dağıttım dört bucağa ve böylece artık herkes hatırlayacak ve böylece diri ve ölü bir olacak ve böylece..."
Esindaş
Esindas
23 Mayıs
Hayır bu o gecelerden biri değildi, gün ışığının her yeri aydınlattığı, renklere boğduğu gündüzlerin gecesi hiç değildi, gri, siyah, lacive...
Hayır bu o gecelerden biri değildi, gün ışığının her yeri aydınlattığı, renklere boğduğu gündüzlerin gecesi hiç değildi, gri, siyah, lacivert bir günün gecesiydi bu; sabaha sağ salim çıkacağınızı bilip bilmediğiniz gecelerden. Rüzgar bir değişik sallıyordu ağaçları, hışırtılar daha yoğundu, dolunayın ışığı altındaki gölgeler daha büyüktü. Kimsecikler yoktu arkadaki tek katlı evlerde, mahalle tamamen boşalmış gibiydi. Daracık yoldaki sokak lambalarından biri yanıp sönüyor, ortamın olduğundan daha da garip görünmesine neden oluyordu. Evlerden birindeki açık kalan kepenkler arada bir hızlıca çarpıp yerimden sıçramama neden oluyordu. Tek bir köpek havlaması yoktu, sanki hepsi birden kaybolmuş gibiydiler ya da belki de bir şeyleri bekliyorlardı kimbilir. Arka odadaki yer minderinin üzerine büzüşmüş bir şekilde, hiç lamba yakmadan, demir parmaklıklı geniş pencereden dışarıyı izliyordum. İçimdeki garip ürpertiyi son haftalarda başıma gelen akıl almaz olaylara bağlasam da, gecenin korkusunun içimde ağ kurmasına engel olamıyordum. Neden bu gece?
Aşağıya, mutfağa indim. Akşam yemeği yememiştim, bir şeyler atıştırmaya karar verdim. Ekmeğin arasına ne bulduysam doldurdum, bir de güzel sahanda yumurta ile yanına müthiş bir filtre kahve yaptım ki; neşemi anca bu getirebilirdi.
Babamın ölümünün üzerinden tamı tamına 33 gün geçmişti ve ben hala hayata dönemiyordum, kaç gün sürecek acım, kaç ay, kaç yıl? Sürekli dolacak mıydı gözlerim? Korkunç bir pazar sabahı, sanki her şey normalmiş gibi cıvıldayan kuşların sesiyle kalkıp 10 dakika sonra kaybetmiştim babamı, annemin hastalığının acısına daha fazla dayanamayan babamı, ardımdaki dağı. Babam; varlığını hiç bilmediği ve fakat hep orada duran ve her daim destek olan arkasındaki koskoca dağı, anca kendi babası göçtüğünde diğer diyarlara, fark ettiğini söylemişti ben çok çok küçükken, unutmadım ya hiç o dediğini, o zamandan beri babamı ulu bir dağ bilmişimdir hep ve meğer insan kırkından sonra da yetim kalır imiş, hem de nasıl kalır imiş, hem de nasıl! Gene ağlıyordum işte, mutfaktaki kağıt havlu ile sildim gözyaşlarımı, tepsiyi alarak, geri odaya çıktım.
Gecenin korkunçluğu içinde, bir şeyler beni yeniden hayata bağlar gibiydi ve bu düpedüz şakacı Tanrı'nın bir işi olmalıydı. Hazırladığım aperatİfleri silip süpürdüm. Kahvemi yavaş yavaş içmeyi tercih etmişimdir hep. Dalların hışırtıları dışında, boğuk sesler geliyordu dışarıdan Nedense o sesleri dahi sevdim, içimdeki ürpertiyi, serin havayı, bahçedeki asma yapraklarının neredeyse pencereden içeriye uzanacakmış gibi uzuyor gibi görünmesini ve hatta ayın gökyüzünden yeryüzüne yaklaşıyor gibi gitgide büyümesini de sevdim. Tüm bunlar normal bir gecede çok garip olmalıydı fakat ben, garipsemeyi ve hatta ürkmeyi bırakmış gibiydim.
Gökteki küçük bulutlar arada bir dolunayı kapatsalar da ortam tam olarak kararmıyordu; büyük ihtimalle ayın normalin 2-3 katı kadar büyüklüğe erişmiş olmasından dolayıydı. Birilerine telefon açmalı mıydım? Herkes aynı şekilde görüyor muydu göğü ve ayı? Saat neredeyse sabahım üçüydü ve tanıdığım herkesin uyuduğuna emindim. Zaten babamın cenazesindeki olaylar nedeniyle pek bir yakınım kalmış sayılmazdı ve fakat ne gerek vardı? Herkesin birbirini gereksiz yere yerip, gereksiz yere övdüğü bu saçma sapan ilişkiler yumağında, insanın delirmemesi adına tek başına kalması daha hayırlı görünüyordu. Delilikten öte hiç bir şey sizi topluma bağlayamaz ve delilerin arasında her daim "asıl deli" sizsinizdir. Bu yüzden eğer gerçekte bir deli değilseniz, deli numarası yapmayı kesip, toplumla bağınızı koparmanız gerekmektedir. Ben tam da bunu yaptım, deli olmadığımı haykırdım ve de şimdi burada acaip sesler ve çok çok büyük bir ayın eşliğinde kahvemi yudumluyorum. Şakacı!
Arka bahçenin hemen önündeki evin pencerelerinden birinde titrek bir ışık görünceye kadar, hala daha normalleştirecektim, tüm bu acaip gecenin anlamsız ve ürkünç olaylarını fakat benim için bile bu kadarı fazla. Yıllar var ki o evin sahibi gelmiyordu evine. Başına ne geldiği ile ilgili bir fikrim yoktu, pek de tanımazdım zaten kendisini. Oradaki titrek ışığı yakanın bir hırsız olması kuvvetle muhtemeldi. İçerinin görünmeyeceğinden emin olsam da- keza tek bir ışık yoktu- pencerenin kenarından, başımı pek de kaldırmadan bakmaya çalışıyordum. Ay evin tepesine kadar inmiş gibiydi ve öylesine aydınlandı ki, gözümü kısmak zorunda kaldım fakat ne kalktım yerimden ne de bakmayı bıraktım, kalbimin göğüs kafesinden fırlayacakmış gibi çarpmasına rağmen ve de göreceklerimin acaipliğinden belki de nefesimi verip, geri alamayacağımı tahmin etsem de mıhlandım oracığa.
Balkona gözlerini dikmiştim, yukarıdaki büyük büsbüyük ay parlamayı bir an olsun kestiğinde titrek ışığın balkona kaydığını fark etmiştim. Titrek ışığın sigaradan geldiğini gördüğümde , o sigarayı tutanın babam olduğunu anında anlamıştım. Balkonun demirlerine tutunmuş bana bakıyordu. Derhal kalktım yerimden, avazım çıktığı kadar bağırıyordum, 'bekle baba, beni bekle, geliyorum, ne olursun bekle'. El salladı bana, gülümsüyordu. Ta küçüklüğümden beri bildiğim ve beni dünyaya karşı koruyan kocaman bir gülümsemesiydi o, 'hiçbir sorun yok, her şey yolunda' gülümsemesiydi o, hatta belki de şakalaşacaktı benimle, biraz daha kalsa, ah biraz daha. Fakat gidecekti belli, çırpınsam da, ağladam da, yalvarsam da gidecekti. Ay yukarıya doğru, eski konumuna yol almaya başlayınca, babamın silüeti de yavaş yavaş silinmeye başlamıştı. Bir kaç dakika içinde ne o kocaman aydan ne de babamdan eser yoktu. Oracığa yığılsam da, içimde, derinlerde bir yerlerde tuttuğum huzuru geri çağırmaya hazırdım artık, tonlarca gözyaşı ve binlerce parçaya ayrılmış kalbimin kırıntıları arasında, yok olmasından korkup, sakladığım o minik pırıltıyı-huzuru- geri çağırdım ve tanrıya olan inancımı geri kazanarak, dualarla uykuya dalmaya hazırlandım.
Esindaş
Esindas
07 Nisan
Gece telefonlarından hep korkmuşumdur, hayırlı haber almak mümkün değildir neredeyse, karanlık iş başındadır, karabasanlar, ecinniler, arada...
Gece telefonlarından hep korkmuşumdur, hayırlı haber almak mümkün değildir neredeyse, karanlık iş başındadır, karabasanlar, ecinniler, arada bir yerlerde sıkışıp kalmış acaip ruhlar. Benim için ise, belki de her şeyi başlatan , tüm karayı üzerime basan ve beni ışık diyarından ayıran fötr şapkalı, kalem etekli, uzun boylu bir kadındı. Rüyalarımda karşıma çıkan bu kadınla epeydir tanışıyorum gibi, ömrümün farklı devirlerinde farklı farklı şekillere girse de, kaplamanın ardındaki kötülüğü gözden kaçırmam mümkün değil. Fakat bu sefer, belki de ilk defa adımı söyleyerek beni yanına çağırdı. Adımın bilinmemesi gerekiyordu, ne de yerimin, yurdumu... Kaçmam gerektiğini biliyordum, rüyalarımda saklanmam gerektiğini, diğer dünyada tanınmadan yürümem gerektiğini. Onca çabalamama rağmen beni buldu uğursuz. Bu dünyada görseniz asla korkmazsınız kendisinden, hatta belki de cana yakın ve sevimli bulursunuz fakat ben değil. Defalarca karşılaştığım bu korkunç ruhu başımdan defetmem gerektiğini biliyorum.
Ağlayarak uyandım. İçimde inanılmaz bir can sıkıntısı, göğsüm daralıyor gibi, nefes alamıyorum neredeyse. İşte telefon böylesi bir anda çaldı. Babam annemin uyumasını beklemiş o yüzden böyle bir saatte aramış ve neredeyse fısıltıyla ve ağlamaklı bir sesle annemin hasta olduğunu söyledi. Babanızın ağladığını duymamışsınızdır hiç, ne de aklınızın ucundan dahi geçmemiştir; annenizin daha genç sayılacak bir yaşta hayatınızdan kayıp gideceği ve bu başınıza geldiğinde ardınızdaki tüm dağlar tek tek yıkılır. Benim de yıkıldı ya, içime ağladım ya, bir kerecik belli etmedim ya ne acımı ne üzüntümü, yıllardır yaptığım gibi göğsümde kocaman bir karabasanla yığıldım kaldım yatağın üzerine. Savaşmak ama neyle? Neye karşı?
Tanrıya karşı baştan mağlubum ben, öyle olduğunu düşünmeseler de tüm insanlar gibi yenik başlıyorum hayata ve yenik düşüyorum hayata.
Her şey hayal gibi şimdi, bugün varsın, yarın yoksun şu yalan dünyada.
Fötr şapkalı kadının rüyalarımda ortaya çıksa da hayatımı etkileyebilecek güçte bir zehir taşıdığını böylece öğrenmiş oldum ben ve büyük ihtimalle geçersiz ve bolca bir umutla karar verdim; rüyalarımda zırhımı giymeye, saklanmadan savaşmaya ve onunla göz göze gelmeye, böylece annemi kurtarabilir miydim vücudunu saran zehirden? Bunun imkansız olduğunu söyleyen mantığıma da savaş açtım ve sadece ve sadece önsezilerimle harekete geçtim.
Kendimi toparlamam için bir kaç gün yetti ve yeşilliklerin, maviliklerin, denizin ve dağın tepenin arasında geçirdiğim huzurlu bir günün gecesinde bilinçli bir uykuya daldım. Tanıdık bildik öteki dünya her zamanki gibi kapkaranlıktı, güneş nadir yüzünü gösterir burada ve sokaklar pistir, evsiz, biçare insanlarla doludur, ara sokaklarda çok daha tehlikeli işler çevrilir ve yanlışlıkla bir ara sokağa dalarsanız büyük ihtimalle öldürülürsünüz. Bir kaç defa düşmüşlüğüm vardı bu sokaklardan birine, ölümün kıyısında dolanırken kendimi zorla uyandırarak belki de mutlak ölümden kurtuldum. Ölmeyi denese miydim? Ne olacaktı bana? Hangi dünyada kalacaktı cesedim? Belki bir gün ama şimdi değil.
Kendimi saklamadan daldım en korkulu ara sokağa. Çevreme bakındım, birkaç alkolik ve uyuşturucu müptelası kartonların üzerinde yağan yağmura aldırmadan ölü gibi yatıyorlardı. Zihnimde girmem gereken binanın haritası oluştu. Birkaç yanlış girişimden sonra binayı buldum. Buradaki tüm binalar gibi meczup, virane bir yapıydı. Yer yer dökülmüş sıvaları, çatlak duvarları arasında simsiyah su akıyordu, merdivenler yapış yapıştı. Korkmadım, iğrenmedim, tek amacım vardı ve odaklanmıştım. 7 kat çıktım ve 13 numaralı dairenin kapısını çaldım. Oradaydı düşmanım biliyorum. Kapı çok da beklemeden açıldı. Halamın silüetindeydi bu seferkinde, aldırmadım, halamı içimde öldüreli ve kötülüğünü tamamen sindireli çok olmuştu. Bu kadar cesur olabileceğim benim de aklıma gelmezdi, fakat içimde bir gram korku, endişe ve kaygı duymadan, kendimden emin bir şekilde seslendim fötr şapkalı yaratığa: - Çık saklandığın yerden ve mertçe dövüş benimle. Ne ölümden kaldı korkum, ne yaşamdan. Eğer istediğin buysa ona da amenna, fakat evvelinde hem rüyalar alemindeki hayatımdan, hem de dünya hayatımdan bir an evvel çıkacaksın.
Esindaş
Esindas
09 Mart
" Sakin ol, her şey yoluna girecek lafını birilerinden duymayı o kadar isterdim ki; birinin sırtıma vurup hiçbir sorunun olmadığını söy...
" Sakin ol, her şey yoluna girecek lafını birilerinden duymayı o kadar isterdim ki; birinin sırtıma vurup hiçbir sorunun olmadığını söylemesini, hayat bu demesini, yanlış yoktur demesini. Tek yanlışın bir şeylerin yanlış olduğunu düşünmek olduğunu söyleseydi ya biri bana! Sırtıma usulca dokunup; 'her şey geçiyor, kış da bahar da , yağmur da kar da, güneş de ay da, sen de ben de, önemi yok dolayısıyla ne senin ne benim' demeliydi birisi. Ağlamamamı üzülmememi, göz açıp kapayıncaya kadar avuçlarımdan kayıp giden bir ömrün elemle, kederle geçmesi kadar acınası başka bir durum olmadığını, ne olursa olsun, hayata ve tanrıya, evrene ve yıldızlara, aya ve güneşe, atalarıma olan inancımı kaybetmemem gerektiğini. 'Doğduğunu nasıl bilmiyorsan, öldüğünü de bilmeyeceksin, bir an varsın, hemen ardından göçüp gitmişsin' demeliydi o kişi bana. Annem demeliydi, babam demeliydi. Gök gözlü dedem, gök gözlü ninem demeliydi.
Hayır demedi fakat kimse. Doğuştan bende var olan melankoliyi anlayamadılar, anlatamadım. Yağmurla, rüzgarla, depremle, yıldırımla, şimşekle mücadele edemeyeceğim söylenmeliydi bana. Boyun eğmeliydim belki de. Ne de olsa hayatın ta kendisinin boyun eğmeyenlerle ilgili bir sorunu var gibi. O boyun eğilecek, o kibir bitecek, o gururla bakan gözler, gözyaşıyla dolacak, yerçekimi kurban ister, yerin altı kurban ister ve ne acıdır ki; gökten geleni yutar, yerin dibine çeker. Ellerİn o yüzden göğe dua eder de sen bilmezsin nedenini. "Kurtar beni tanrım, bir güç benİ çekiyor. Kurtar beni tanrım çok fecİ düştüm ve düşüyorum. Göğe katına al beni". İç çekişlerin yersiz, iç çekişlerin boşuna. Avuçların terler, kendini çekip kurtaramazsın topraktan. Topraktan imal kırılgan bedenin, geri dönüşecek elbet yapıldığı maddeye.
'Çok feci düşmüşüz, haberimiz yok, düşerken düş görüyoruz, haberimiz yok, düşerken düşünerek var ediyoruz haberİmiz yok. Hepsi bir düş haberimiz yok.'
Bunları da deseydi ya o biri bana. Düşe kalka öğrenmeseydim, hiçbir şeyin ama hiçbir şeyin kalbimdeki cevherden daha mühim olmadığını neden demedi kimse bana? Olaylar geçer, mevsimler geçer, rahimler açılır, mezarlar açılır, birkaç kemik parçası için miydi onca savaş?. "Gözlemleyen gözlemlenenin bir parçası olduğunda işte o zaman olan olur, sakın tepedeki gözlem evinden ayrılma" da denmedi bana. Kendi kendime düşüp düşünüyorum öylece şu koca düşün içerisinde."
Gökkuşağı renkli bir kazak vardı üzerinde, kapalı havaya, griye, siyaha, laciverte inat güneşin renklerini giymişti üzerine. Ve de buraların havasına karşın huzurluydu o, sakindi o. Güneş imiş ismi zira. Her hafta aksatmadan ip alırdı benden, rengarenk ipler. Arada bir yaptığı şeyleri giyer gelirdi, tıpkı bugünkü kazağı gibi, her seferinde yapılışındaki incelik afallatırdı beni. İnanılmaz güzellikte kazaklar, bluzlar, etekler çıkardı ellerinden. Renkler daha bir çoşardı sanki, şekiller başka diyarların kapıları gibi gelirdi gözüme. Nasıl bunu beceriyor bilemezdim. Sormalıydım, bu fırsatı kaçırmamalıydım: - Affet sorumu şimdi. Çok güzel konuşuyorsun, çok güzel anlatıyorsun. Başından neler geçti kimbilir. Asıl merak ettiğim şu; neden sürekli örüyorsun ve nasıl bu kadar güzel olabiliyorlar?
Gülümsedi hafifçe narin sarı bir papatya gibi, saçlarının arasından bir demek ışık geçti, kızardı iyice, gözlerine değdi sonra o ışık, pasparlak iki küreye döndüler. Afallamıştım 'nesi vardı bu kızın böyle'
Saymak için örüyorum, sayılarla örüyorum, ilmek sayıyorum, sayarken anıyorum ayı, yıldızları, dağları, tepeleri, denizleri ve okyanusları Tanrımı anıyorum. Başka bir şey düşünmeme gerek yok benim. Hayat ister üzerinizden kara bir bulut gibi geçsin ve sırılsıklam etsin sizi, ister parlak bir güneş ısıtsın sizi, ister ayağınızın dibindeki yer sallansın ve ister arkanızdaki dağ yıkılsın sadece sayıyorum ben. 1,2,3,4,5. 1,2,3,4,5. Doktor doktor dolaştırdılar beni sayma hastalığımın tedavisi için. Fakat aslına bakarsan önce doktor hanım ve beylerin kendilerini tedavi ettirmelerİ lazım, sağlam bir inanç ve temiz bir kalp için. Şaşkın şaşkın bakmayın öyle. Zararım yok benim. Şimdi sizinle konuşurken içimden 10 defa 294983740 sayı. - Zikretmek gibi öyle mi?
- Bilmem ki. Bu benim doğrum. Kapıları bu yolla açıp kapıyorum. Nasıl diyeyim, bu dünyanın yükü omuzlarıma düştü ve ben de düşmekten ve düşünmekten yoruldum. Bir kapı var ki, onu açarsam tamamen gideceğim belki de. Fakat neyse, başınızı çok şişirdim, deli saçması bunlar, çok kanmayın bana. Hoşçakalın.
O kadar hızlı kalktı ve gitti ki, başım döndü hızından. Hiçbir şey diyemedim. Yoğun bir gündü o gün. Baya bir müşteri dolmuştu. Unuttum sayılır neredeyse. Çoluk çocuk ve eşim derken pek düşünmedim kızıl saçlıyı. Fakat o bir daha hiç gelmedi. Haftalarca, aylarca gelmedi. Kayıp ilanı çıkarmış ailesi. İşte o vakit düştü aklıma düşlerin, düşüşlerin, düşünmelerin çok çok ötesine geçmeyi başaran kızıl saçlı, zümrüt gözlü kız.
Esindaş
Esindas
01 Şubat
Saçlarına bir gecede ak düşüvermiş, bir gecede. Bir gecede ak düşüvermiş saçlarına. O upuzun sapsarı saçları gri oluvermiş. Aralarda güneş ı...
Saçlarına bir gecede ak düşüvermiş, bir gecede. Bir gecede ak düşüvermiş saçlarına. O upuzun sapsarı saçları gri oluvermiş. Aralarda güneş ışıltısına benzer birkaç demet sarı saç geçmiş günün hatırası olarak kalmış. Masmavi gözlerinin sönmüş feri. Şen şakrak bakan gözleri saçları kadar gri, kapalı ve bulutlu bir gökyüzü gibi artık. Kışa dönmüş ruhu, yağmur olmuş oluk oluk akmış, bitmemiş yağmurlar, açmamış güneş, kalakalmış, donakalmış soğuk mu soğuk bir kış gecesinde.
Anlatamadıkları var biliyorum. Anlatamayacakları var hissediyorum. Çay yapmış koydu önüme, yanıbaşımızda çıtır çıtır yanan sobadan ufak korlar atılıyor etrafa, gök kara, ev kara fakat saçları gri işte, gözleri gri. Elleri mi titriyor bardağı tutarken, akıtmadığı gözyaşı mı kalmış gözlerinin çukurunda, sürekli mi dolu dolu bakar insan? Gözyaşı bürümüşken gözünü insan hayatı nasıl görür? Hafif bulanık ve olabildiğince kekremsi. Anlatacak mı bana gerisini? Tek arkadaşı değil miyim ben ve belki de şimdi tek yakını? Susmalıyım biliyorum, soramam biliyorum. Sobaya biraz daha odun atıyorum, bir bardak daha çay katıyorum bardağıma. Sessizce bekliyorum, yanıbaşına gelip, pencereden dışarıya bakıyorum. Bir anlığına, sadece bir anlığına gördüğüme inanamıyorum, güneş batmadan evvel ya da henüz batmışken kıpkırmızı bİr alev yutmuş gibi yeryüzünü, öylesine kırmızı bir parlaklık, ağaçlarda, yollarda, arabalarda, evlerde ve hemen ardından mosmor kesiliyor herbir yer. Denİz mor, gök mor, siyah mor, mürdüm mor. Kalbim duracak gibi oluyor, ona bakıyorum gördü mü diye. Görmüş besbelli, ıpıslak gözbebeklerinde şaşkınlığı görüyorum, son bir parıltı daha ve başı öne düşüyor tekrardan.
Dayanamadım daha fazla ve sordum artık sormam gerekeni:
-Ne olur anlat bana! Kulağa delice gelse de bilmem lazım sana olanları. Lütfen! Yargılamayacağım, soru sormayacağım, üstelemeyeceğim, sadece anlat.
Baktı gözlerime, bir ölünün bakışları bile daha sıcak olmalı dedim içimden. Buz kesmiş içinde bir yerlerde bir şeyler donmuş, kalmış öylece. Fakat anlattı bana:
-Çok garip değil mi? Mutluluklar ve ömürler inanmayacaksın ama üzüntüler dahi hep gün batımı kadar kısacık bir anda tezahür ediyor. Zamanı uzatan biziz, lastik gibi çekip bırakıyorız onu. Yazan da biziz, çizen de. Bana ne olduğunun uzun solukta hiçbir anlamı yok belki de tekrar unutacağımdır, bu hayatta olmasa da, sonsuzlukların birinde, ömürlerden birinde, bu göklerin herhangi birinin altında tekrar görene kadar dün gece gördüğümü, gömülü kalacak kayıtlı defterlerin birinde. Nasıl söyleyeyim? Nasıl anlatayım? Bu bitmeyen yağmurların bir hikayesi varmış. Öylesine yas tutup, öylesine ağlamıyormuş gökyüzü. Bir öleni varmış, bir kaybı varmış meğer ve onun kaybı zamanımızın daraldığına bir dalalet. Feryat figan bağırmış gökyüzü, ağlamış, sinirlenmiş, gürlemiş ve yağar olmuş sürekli. Yağarken gördüm, kendi gözlerimle gördüm. Bakar olmasaydım keşke gecenin bir yarısında, görür olmasaydım keşke. Tüm kutsal varlıkların teker teker katledilişini gördüm, ataların ruhlarına işkence yapıldığını gördüm, yaka paça sürüklendiklerini gördüm, yağmurlarla beraber yere cansız hallerinin yağışını gördüm, yeryüzünde toprağın en dibine atıldıklarını gördüm, kalelerin zapt edildiğini gördüm, kötü çok kötü güçlerin her yeri ele geçirdiğini gördüm, sürüngene benzer, yılan gibi kıvrım kıvrım dolanan yaratıkların göğü ele geçirdiğini gördüm. Her yere dağıldıklarını gördüm, derin ve belki de binlerce, onbinlerde yıllık bir savaşın bizim göğümüzde de başladığını gördüm. O sırada oldu olan, saatler sonra baktığımda aynaya, tanıyamadım kendimi. Kötülüğe karşı elimdeki tek kozum beyaz saçlarım mı ola? Bu derece garip ve kırılgan bir bedenin içinde elimden ne gelir diye ağladım, ne kadar küçük ve aciz bir yaratığım diye ağladım. Gökle bir oldum ağladım, fakat sonra bir şey oldu, düşen yıldırımla birlikte, minicik küçücük bir kuvvet hissettim içimde, toprağa düşen ulvi varlıkların tohuma dönüştüğünü ve toprağa yayıldığını hissettim. Fakat sanki toprak bendim, kanımda onlara ait bir şey varmışcasına damarlarımda akışını duyumsadım. Bedenim zayıf mı zayıf olsa da kanımdaki gücün farkına vardım. Yarınların birinde, ya da çok daha yakın bir vakitte tohumların büyüyüp yüceleşeceğini gördüm gözlerimin arkasıyla, nasıl görüyorsam geçmişi gözlerimin önüyle, öylece görüp bildim. Saçlarım beyaz ve kanım yüz milyonlarca yıllık, bedenim ise toza küle dönüşecek bir göz açıp kapama süresinde. Bilginin ufacık bir kısmı ile deli divane oldum ben. Hadi şimdi sen söyle? Ne olacak bana? Ne olacak bize ve onlara? Geçmişi mi gördüm, geleceği mi? Hadi anlat bana! Susma, susma, susma....
Sustum, kalktım yerimden usulca boş bardaklarla beraber, çay koydum, yerime geçtim. Cama vuran yağmurlarla irkiliyordum artık. Kim bilir neler ve kimler toprağa gömülecek... Kim bilir... Sustum, sustum, sustum. Bir daha konuşabilecek miyim bilmem.
Esindaş
Esindas
10 Aralık
Sessiz, sakin bir geceydi. Özellikle bu saatlerde yalnızlık ayrı bir kuşatıyor insanı. Sağım, solum, önüm, arkam yalnız. Geçmişle içiçe dola...
Sessiz, sakin bir geceydi. Özellikle bu saatlerde yalnızlık ayrı bir kuşatıyor insanı. Sağım, solum, önüm, arkam yalnız. Geçmişle içiçe dolanmış şimdiki zaman içerisinde soluk anılar, hayaletlerin hışırtılı nefesleri ile birlikte saldırmakta üzerime ve ben kendi kalbimin sesini duyamayacak kadar örülmüşüm ağlarla.
Bu savaşta tek başıma olduğumu bir şekilde biliyordum daha küçücük bir çocukkenden beri. Çevremdekiler; annem, babam, okul arkadaşlarım, oyun arkadaşlarım bana her zaman için görüntüden öte bir şey ifade etmemiştir. Kitabın kahramanı öldüğünde nasıl kitabın son sayfasını çevirmiş olursanız ya da bir filmin son sahnesinde perde nasıl indirilirse göçüp giden kahramanın ardından, ben bitince işte öyle bitecek her şey, görüntüler sahneden silinecek sanki hiç var olmamışlarcasına, geriye kalan bilgi birlere ve sıfırlara geri dönüp, bir daha hiç açılmayacak bir kitap gibi saklanacak yıldızların arasındaki o yerde.
Yalnızlığın felsefesini yapmayı yalnız insandan başkası beceremez. Yarın pazar, sokağa çıkmayacağım her zamanki gibi, alışveriş merkezlerini, parkları dolduran, çoluklu çocuklu insanlardan evin kara perdelerini kapatarak kaçacağım. İçimde bir yerlerde biliyorum ki, hiçbir şeyin hiçbir zaman çok da önemi olmadı. Yarın gündüz evin karşısındaki parkın şu an boş duran bankında yarım saat arayla farklı insanlar oturuyor olacak. Kimisi eşiyle kavga etmiş küskün, kiminin çocuğu tam da o anda salıncaktan düşmüş, kalkıp koşmuş yanına, elinde çekirdekle oturmuş bir çocuk müzik dinlemekte ve birden önünden geçen bir bisikletli kıza kayıyor gözü, bisikletli kız bir çocuk önüne atlayınca aniden duruyor ve ben gözlerimi kapattığımda her şey kararıyor, bisikletli kız, müzik dinleyen çocuk, küskün kadın, çocuğu düşen anne. Kim onlar, ben kimim?
Yoksa hepimiz mi yalnızız aslında?
Bir sigara, bir sigara daha.
Esindaş
Esindas
10 Aralık
Gecenin bu saatinde sokakta, anca, yükleri ağır, omuzları düşmüş, yaşamakla yaşamamak arasında sıkışmış kalmış, yüreklerindeki acının aksine...
Gecenin bu saatinde sokakta, anca, yükleri ağır, omuzları düşmüş, yaşamakla yaşamamak arasında sıkışmış kalmış, yüreklerindeki acının aksine gözlerine delici bir umursamazlık düşmüş gariban, çaresiz insanlar dolanırdı, aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya. Başlarını kolay kolay kaldırıp yukarıya bakmazlardı, bakamazlardı, boyunları eğik, başları eğik, yaratıcıdan umudunu kesmiş yaratılanlar ordusu. Bu sokağın özelliği buydu, tek bir sokakta sanki tanrının elini, eteğini çektiği, gazapla doldurduğu insanların tüm acısı birikmiş, şehrin diğer kısımlarına ulaşmasın diye, çevresi koca koca betonlarla çevrilmişti. Lüks plazalar, yıkılmak üzere olan iki üç katlı apartmanların üzerine gölgelerini vermekle kalmıyor, tüm haşmeti ve ağırlığıyla başaranlar ve başaramayanlar arasındaki büyük farkı gözler önüne seriyordu.
Üzerimde eskimiş, yer yer delinmiş sabahlıkla pencerenin önüne oturmuş, dolaplardan birinde zar zor bulduğum kahveyle kendime neredeyse ziyafet çekiyordum. Küflenmiş peynir ve bir iki dilim ekmek de vardı bu sofrada. Kirasını gene geciktirdiğim iki odalı bu evin belki de en güzel tarafı, tüm komşularımın bir nevi hayattan koparılmış, kendi kararlarının esiri olmuş güzel kafalı, sohbeti hoş insanlar olmasıydı. Evet, biz büyük hayallerİn yıkıntıları altında kalmış ve de kalkmaya mecali olmayan, kimilerine göre küçük, kimilerine göre fazla büyük insanlar olarak, pişmanlıklar apartmanında yerlerimizi almıştık. Çok değil iki üç seneye ev sahibi bir inşaat firmasına verecekti elbet bu viraneyi de, parlak insanlar otursun diye, bizi yıkıp geçeceklerdi ki baktığında değerimiz ne olabilirdi ki? İki üç notanın oluşturduğu bir melodinin altınla ölçüşemeyeceği bariz değil miydi?
Her zaman böyle bir insan değildim elbette. Kendi kendime, birer birer tuğla koyarak ördüğüm hayatın içine hapsolduğumu hissetmemle beraber, her şeyi, dört köşenin arasındaki her şeyi, tüm emeklerimi, işimi, aşımı, karımı ve çocuğumu tek çırpıda, bir sabah kafamda aniden beliren çılgınca bir düşünceyle bıraktım ve gittim. Özgürlüğe, yapmak istediğim şeye doğru yelken açtım. Ben bir müzisyenim. Hayatım boyunca yapmak istediğim tek şey de müzik olmuştur. Kafamda notalar ve melodiler döner, bazı bazı dünya kocaman bir müzikal bahçesidir gözümde. Dünyanın melodisini duyarım gece gözlerimi kapattığımda, ayın, güneşin ve de yıldızların türküleri ile titreşir yüreğim fakat şimdi görüyorum ki aslında ciğeri beş para etmezler konumuna çoktan koydu geçmişimdekiler beni.
Nasıl anlatırım bilemiyorum? Bir taraftan lanet olsun müziğe ve müziğin tanrısına, diğer taraftan başka türlüsünü hayal dahi edemem ki ben . Belki bir gün herkes Tolstoy olacak ve müziğin aslında sana bilmemen gereken, duymaman gereken şeyleri söyleyen ve tam da bu yüzden dilini çözemediğin bu acaip 'şeyin' seni kimselerin bilemediği, kimselerin göremediği, vahalara, cennetlere ve cehennemlere taşıyan, sırra vakıf olmadan, yarım yamalak bildiklerin ve gördüklerinle seni esir alan esareti altında seni köleleştiren bir gizem curcunası olduğunu anlayacak. Elimde bir anahtar ve hangi kilidi açtığını bilemiyorum ve sırf bu anahtar için yaktım, yıktım ve de toza döndürdüm.
Gün ağarıyordu yavaştan. Oturduğum yerden başımı kaldırıp aynaya baktım. Hüzün ve pişmanlık dolu gözlerime, birbirine giren saçıma, sakalıma. En çok kim acı çekti benim yüzümden? Çalıştığım iş yerinin patronu değildir elbet, gerçi harbi bir insandı ve severdi beni, gene de altı üstü bir çalışanım. Çalışma arkadaşlarım belki, nedensiz toparlanırlardı çevremde, ne de olsa gülmeyi de severdim güldürmeyi de. Kalbimi kimseye tam olarak açmadım ben, gülüşlerimin altında yatanı bilmez kimse. Mutluluğumu, mutsuzluğumu da. İnsanlara en ufak acımı gösteremem, ben ne de kanayan yaramı. Böylesine bir yalnızlık çok tehlikeli çok.
En çok acıyı anam çekti benim yüzümden hala daha üzülüyor halime. Ah anam ah, gel yerimde ol da, benim gibi bak hayata, anlam görülmeyen yerdeki anlamı görür gibi olurum ben ve anlamı olan çoğu şey gözümde o derece manasızlaşır ki, sanki manasızlıklar denİzinde boğuluverecekmişim gibi kaçarım oradan.
İnsanlar doğar, insanlar ölür. Tüm bunların arasında bir kaç nefeslik can ile, kendimi kapatmalı mıydım hayatın zindanına? Bu, küle dönecek beden vasıtasıyla görüp göreceklerimle yetinmeli, aldanmalı mıydım? İnanmalı mıydım yeşilin yeşil, mavinin mavi olduğuna? Eğer hayat bu kadarsa ve ben eninde sonunda çürüyecek bu bedenden ibaretsem, zaten bu bugün olmuş, yarın olmuş ne fark ederdi ki? Bilmeliydim bana gösterilmeyen şeyin ne olduğunu, görmesem de duymak istedim, duyurmak istedim, ötesiyle ilgili ufaktan bana sızdırılan ya da en azından benim öyle olmasını dilediğim o kutlu bilgiyi.
Gerçek manayı buldum gibi anne! Sayfalarca melodim var benim. Her biri bir anahtar gibi. Örtü kalkıyor arada sırada ve ben o ihtişam, güzellik ve sevgi karşısında o kadar küçülüyorum ki, bir daha asla kalkamayacakmışım gibi soluğumu kesen bir büyü ile efsunlanıyorum. Görülmemesi gereken, duyulmaması gereken ne varsa bir görünüp, bir kayboluyorlar ve ben deliriyorum, manyak oluyorum. Yakamoz gibi ellenmeyen, parıldayan şeyler deryasında ben, küçülmüş ben... Kahvem çoktan bitmişti, güneş epey yükselmiş, yatma vaktim gelmiş. Gündüzleri parlamayı sevenlere bırakıyorum, benim gözlerimi alıyor o kadar parlaklık, geçmiş yaşını, kırışıklıklarını, elmaslarla, yakutlarla kapatmaya çalışan yaşlı bir kadın gibi yeryüzü de üzerinde kaynayan kötülüğü güneş ışığı altında mazur gösteriyor, fakat ben görüyorum!
Yatmadan son bir kez gitarıma baktım. Sessizce iyi uykular diledi bana, bir tek ben duydum.
Esindaş
Esindas
10 Aralık
Kafam aynen bir vortex gibi çalışmaktaydı. Hızlıca gelen düşünceler, aynı hızla kayboluyorlar ve ben hangi birinden tutacağımı bilemiyordum....
Kafam aynen bir vortex gibi çalışmaktaydı. Hızlıca gelen düşünceler, aynı hızla kayboluyorlar ve ben hangi birinden tutacağımı bilemiyordum. Uzun süredir aç ve uykusuz kalmanın bir sonucu da olabilirdi bu. Ya da daha kötüsü, ev kötülüklerden henüz tam olarak temizlenememişti. Sakinleşebilmem için belki de bir şeyler yiyip, uyumalıydım derhal, fakat çekmecelere göz gezdirmekten kendimi alamadım, bunun bana iyi gelmeyeceğini bile bile. İlk elime gelen yıpranmış bir fotoğraf oldu. Bütün anılar hafızamdan bilincime doğru yuvarlandı fotoğrafa bakmamla beraber, oradan buradan, yıkık bir barajdan kaçar gibi zihnime doluşan anılar. Tabanı incecik bir terlikle, ayaklarıma taşların batmasına aldırmadan, koşturarak bir tepeye çıkmıştım. Hatırladığım kadarıyla, manzara bir anlığına beni rahatlatmış olmalıydı, gün batıyordu, etrafa hafif bir pembelik yayılmıştı, denizin üzerindeki gemiler aynen deniz kadar hareketsizdi, çıt çıkmıyordu dünyadan. Neden bilmem hiç aklımda değilken, fotoğrafını çekmiştim o an için bana donmuş gibi gelen dünyanın. Belki ben de donmalıydım, anılarla beraber. Fakat hatıralara daha fazla takatim yoktu, oturduğum koltuğun üzerine bırakarak fotoğrafı, mutfaga geçtim. Başım dönüyordu, buna rağmen getirdiğim poşetleri buzdolabına yerleştirmeyi başardım. Çayı koyup, kendime hızlıca bir sandviç yaptım. Elimde tepsi oturduğum koltuğa geri döndüm. Bir taraftan yiyor, bir taraftan fotografi inceliyordum. Onu nasıl çektiğim ile ilgili tüm anılar tek tek belleğime geri döndü, üzüntüm, perişanlığım, hayal kırıklığım.
Eşimle ilk kavgamızı o gün yapmıştım, hamile olduğumu o gün anlamıştım, çocukluğumda geçirdiğim karanlık kabuslardan sonra, hayatın daha iyiye doğru gidiyor oluşu gibi saçma sapan bir düşünceye sahip olan aklım ilk darbesini yemişti. Hayır, benim için hayat olduğu yerdeydi. Aynı karanlık kuyudan, anca ayın ya da yıldızların alaca ışığı ile aşağıdan yukarıya bakıp gördüğüm yüzey ya da benim gözümde yeraltı dünyasında değişikliğin mecali yoktu, cennete giden tüm merdivenler kaldırılmış, bir zamanlar merdivenlerin olduğu yerlere beton dikilmiş, ulu ağaçlar kesilmiş ve ben ya da biz, dibi belli ama dipsiz gibi gelen bir düşüş kuyusundan elimizle uzanageldiğimiz bir takım küçük iyiliklere dahi ulaşamıyor olmuşuz. Ben güneşi bilmem. Ra'yı bilmem. Bilen kimse de yok, kör, sağır insanların birbirlerine anlattıkları hikayeler dışında kollektif zihnimizde bize tanrının yansıması gibi aksettirilen kutlu güneşten bize tek düşen kör edici bir aydınlık. Tanrının kendi eliyle, kendi bilgisi ile kör olan, tanrının sesiyle sağır olan, tanrının eliyle yolunu kaybeden ve bunu kendi kendine itiraf edemeyip başını tanrının buyruklarından kaldıramayan insanlar. Tanrı nerede diyip cevabını kendi veren, takip edilirse tanrının gölgesine dahi yaklaşılamayacak bir takım buyrukların rahatlığı ile -ki emir almak her zaman rahatlatıcıdır- tanrıdan koşar adım uzaklaşan bir garip insanoğlu ve ben sırf karanlıkta kalan tüm kötülüklerin bunların vasıtasıyla yeryüzüne dağıtılmasına tanık olan, dünya döndüğünden beri döngüsel olarak tekrar tekrar kurulan ve yıkılan tüm o medeniyetlerin anlatageldiği hikayelerin özünü arayan, güneş ışığına aç fakat ulaşamayan, bilgiye değil tüm bilgilerin en kutlusuna varmaya çalışan ve yenik düşen ben. İnanç dünyanın en tehlikeli aletidir. Aidiyetimi yıldızlara vermem çok kuvvetli bir inançtan sonra olmuştur.
Eşimin saf, dürüst, ilkeli bir insan olduğuna inancım tamdı. Beni babaannemin ve oturduğum, büyüdüğüm evin habis ruhlarından o kurtarmıştı bir nevi. Kendisi ilk göz ağrım, ilk sevdiğim belki de kurtarıcımdı. Fotoğrafın çekildiği o gün tepeye çıkarken, yanağımdan aşağı süzülen gözyaşlarımı, şiş göz kapaklarımı, kıpkırmızı gözlerimi kimse görmesin diye bulabildiğim en büyük güneş gözlüğünü takmıştım, koşar adım çıktığımı hatırlıyorum o incecik tabanla, koşarak unutmak varsa eğer belki de başıma gelen şey rüzgarla beraber toza dönecekti. Fakat yeraltı dünyamda toza dönen hiçbir şey yok, öylece havada asılı kalıyorlar.
Mutfağa geçip kendime bir çay doldurdum, zihnim o günün anılarıyla dolu, çalan kapının sesini çok geç duydum. İrkildim açıkçası. Beni tanıyan bilen kimse yoktu buralarda. Kapıyı açmalı mıydım? Saate baktım telaş içinde. Gecenin ikisiydi. Yok mümkün değil iyi bir şey olamazdı bu. Bardağı telaşla tezgaha koyup kapı deliğinden bakmaya çalıştım. Düzgün giyimli, oldukça güzel bir kadın kapıda bekliyordu. Bir an içim rahatladı. Ya da aksine rahatlamamalıydı bilmiyorum ne de olsa hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bir cesaret kapıyı açtım. Görüp görebileceğim en güzel kadın olmalıydı bu. Upuzun kumral saçlarını ortadan ayırmış, bir çocuğunki kadar iri ve safça bakan gözlerden, insanım en içine işleyen bilgece bir şeyler akıyor gibi. Yaşının kaç olduğunu tahmin edebilmem mümkün değil. Çok hafif bir makyaj yapmış, üzerinde beyaz dantel süslemeleri olan bol kesim bir bluz, altında gene bol kesim kot pantolon vardı. Gülümsedi bana, ben de ona. Elini uzatarak konuşmaya başladı:
-Böyle bir saatte sizi rahatsız ettiğimiz için çok özür diliyorum. Yarın akşam saat yedide toplantımız olduğunu söylemek için buradayım. Toplantı bu evde gerçekleştirilecek. Programınızı ona göre yapmanızı rica ediyoruz sizden.
Tahmin etmeliydim kadimlerdendi. Bu derece duru gözler normal insanda olamazdı. Karşısında kendi salaşlığımdan, yok oluşsal, var oluşsal yapay acılarımda utandım. Eve davet ettim fakat gelmedi, bir baş selamıyla uzaklaştı kapıdan. Ardından bakakaldım.
Çok da şaşırmamalıydım aslında. Beni içeri aldıklarında bu tür organizasyonlar olabileceğini ve bunun bizzat bildirileceğini söylemişlerdi. Mutfaga geçip çayımı aldım, kafam bu konuda üzerinde duramayacak kadar fotoğrafta takılıydı.
Esindaş
Esindas
10 Aralık
Sonunda karar verip evden dışarı adımımı attım, pek hevesli değildim gerçi, ne denize girmeye ne de güneşle yüzleşmeye fakat günlerdir evden...
Sonunda karar verip evden dışarı adımımı attım, pek hevesli değildim gerçi, ne denize girmeye ne de güneşle yüzleşmeye fakat günlerdir evden dışarı çıkamamanın verdiği bunaltı daha fazla oturmama engel olmuştu. İçeride bıraktım onu, kendi kendine idare etmeyi biliyordu, hatta belki de günlerce tek başına kalabilirdi eğer ki ben daha kaygısız bir insan olabilseydim ya da daha arkadaş canlısı.
Yavaş yavaş indim yokuştan, benim gibi bir kaç insan da yürüyordu; anneler ve çocukları, mahalleden komşular, sevgililer, yazlıklara gelen misafirler. Bir kaç tanıdığa başımla selam vermek zorunda kaldım göz göze gelince. Hiçbir gruba ait olamamak böyle bir şey işte ya da kendi zihninin içine hapsolmak ya da geride bıraktığınız kişinin zihnine hapsolmak, hem bundan bir dereceye kadar memnun olmamak hem de kaçmak için hiçbir şey yapamamak. Başımı önüme indirdim ve şapkamın kenarları arasına sığındım. Sahil oldukça kalabalıktı. Kayalık ve bolca deniz kestaneli bir yer olduğundan genelde iskelelerden girmeyi tercih ediyordu insanlar fakat ben değil. İlerleyerek kuytu bir kayanın dibinde şans eseri boş yer buldum. Hava çok sıcak değildi ve karşı koylardan gelen tatlı bir esintiyle minik dalgalar eşliğinde sallanıyordu deniz. Çok vakit kaybetmeden atladım denize, harika bir ılıklığı vardı, uzunca bir süre çıkmadım da ta ki rüzgar artana, dalgalar kıyıya çok daha sert vurana kadar.
Aklım bir taraftan da oğlumdaydı. 30 yaşındaydı. Yaşıtları çoktan iş güç sahibi olmuş, evlenmiş yuva kurmuşlardı; tabi bunlar, sözüm ona mutluluk, güvence vermesi beklenen ve bir nevi insanın aslında ne kadar yalnız olduğunu unutturuverecekmiş gibi kurumlaşmasını sağlayan müstesna ve güzide faktörler fakat hayat yapacağını yaparken her türlü güvenceyi, her türlü kurumlaşmayı bir çırpıda söküp atabiliyor.
Hayata karşı insanların gerçekte güvencesi ne olmalı sorusunun cevabı şu yaşıma rağmen hala bende yok ve de dolamayan boşluğu nasıl anlamlaştırabileceğime dair bir ipucu ki o boşluk en çok da o kazadan sonra gözüme görünür olmuştu.
Oğlumu tam olarak anlayabilmemin imkanı yok. Zihninde neler geçiyor, ne düşünüyor bunların hiçbirini bana anlatmadı. Elimde 5 yıl önce bana dedikleri dışında onunla ilgili hiçbir bilgim yok. Bilge kişilerin dediği gibi; "hiçbir şey zamanın hiçbir noktasında sizin olmamıştır, bu bir illüzyondur". Oğlum da bana bir yabancı. Dalgalar gitgide büyüyor, ayaklarıma kadar değmeye başladı su. Bu mevsimde denizi böylesine dalgalı görmeye alışık değilim, şaşırdım biraz, ayağa kalkıp insanları gözlemledim, dalgaların farkımda değillermiş gibi rahat rahat takılıyorlardı, ben de umursamamaya karar verdim.
Aklımın beş yıl öncesinde bu derece takılı olması hepimiz için büyük bir travma olmasıydı ki o travma neticesinde 'hayatta bir şey olmaz' dediğim evliliğim bitti. 27 senelik evliliğim tek kalemde sonlandı. Hayatın vururken iyi, kötü, yalan, yanlış ayırt etmediğini ilk defa o zaman kendi gözlerimle gördüm; aslında herkese eşit mesafeliydi fakat mesafeyi koruyamayanlar insanlardı. Hayatın onların lehine ya da aleyhine olduğuna inananlar, seçilmiş ya da bahtsız olduğunu düşünenler arasında da hayat için bir fark yoktu. Fırtınanın hangi ağacı, hangi aileyi devireceğinin umurunda olmaması gibi.
O gün fırtına bize çarptı. Böylesine bir fırtınayı hiçbir zaman yaşamamıştık aynı zamanda akıl almaz bir yağmur yağıyordu, bardaktan boşanırcasına yağıyor demek dahi yetersiz kalır , bir nevi tufan günüydü. İşte o uğursuz günde oğlum arabayı kullanırken, elinde olmadan gerçekleşen bir kaza neticesinde -ki en ufak suçunun olmadığını raporda uzmanlar belirtmişti- nişanlısını kaybetti. Saatlerce elini bıraktıramamışlar, çok uzun bir süre tek kelime etmedi. Sayısız psikiyatriste gitmemize rağmen kesinlikle kimseyle konuşmuyordu ve eşim evdeki bu ortama daha fazla dayanamayıp çekip gitti. Oğlumla ben başbaşaydım. Aradan haftalar geçti en sonunda oğlum karşıma geçti ve bana o inanmakta zorlandığım hikayeyi böylece anlattı:
-Anne seni bu kadar üzdüğüm için çok çok üzgünüm ve de babam dahi terk etmişken beni ve de seni, senin hala benim için ayakta kalmaya çalışmanı vicdanıma sığdıramıyorum. Fakat artık benden daha başka bir şey beklememen gerekiyor. Aklımın başımda olmadığına inandığını biliyorum; ne yazık ki bu bile o kadar göreceli bir kavram ki,. Akıl zaten nerededir ki? Nefes aldığımız, burun deliklerimizden, ağzımıza dolan havanın akıl olmadığını kim bize ispat edebilir? Aklın bize dışarıdan verilen bir şey olmadığını, tüm korkuların, endişelerin ve kaygıların bize dışarıdan zorla, hayat enerjimizi emmek için verilmediğinin garantisi nerede? Korku ve kaygı ile biçimlendirilip ötesini göremediğimiz zihnimizin içinde hapis yatmadığımızın garantisi ne? Yine de bu hapishaneyi korumak için, oradan çıkmamak için elimizden geleni yapmadığımızın ispatı ne? Öyle bakma anne, delirmişim gibi. Kim daha deli o bile göreceli bir kavram. Fakat daha fazla zorlamayacağım o konuyu. Kazayı merak ettiğinin farkındayım. Hayır düşündüğün gibi gerçekleşmedi, E. yi bedeninden çıkarken gördüm. Garip bir şekilde gülümsüyordu bana ve sonra ne olduysa zihnime girdi. O zamandır beraber yaşıyoruz. Ben onun, gözü, kulağı oldum ve o benim her şeyim. Evet belki de aklımı kaybetmişimdir ama anlattığım gibi; aklım iyi bir şey olduğunu sanmıyorum artık. E. zihnimdeyken gelecek korkumuz yok, yalnız kalma korkumuz yok, ölünce ayrılmak zorunda kalacağımız gibi bir korkumuz da yok. E. nin bana dediğine göre bir sonraki fırtınada burada olmamızın bile gereği kalmayacakmış. Ah anne, keşke inanabilseydin, bu dünyada olunamayacak kadar huzur doluyum. Hayat ve ölüm arasındaki tek farkın istemsizce soluduğumuz akıl olduğunun farkındayım artık ve ondan da kurtulacağız. Tekrardan sessizliğe gömülürsem üzülmeyesin daha fazla. Sen, ben, o, biz, siz ve onlar aklın olup olacağından çok daha büyüğüz ve aklım sınırları dışında yaşamamız gerekir.
Tek kelime etmedi daha sonra ve ben her şeye yabancılaştım, eski dostluklarıma, insanlara ve yeni arkadaşlıklara kendimi bitkilere ve hayvanlara verdim ne düşüneceğimi neye inanacağımı dahi bilemeden, kafamda binlerce cevapsız soruyla dımdızlak kalakaldım hayatın karşısında. O kadar savunmasızım ki her yerden vurabilir.
Beynim zonklarken tüm bu düşüncelerle, diğer taraftan dalgaların üzerime üzerime geldiğinin farkında olamamışım. Fırtına çıkmıştı, sahildeki herkes alelacele kalkmış ötelerini berilerini hızlıca toplamakla meşguldüler. Ben de kalktım ve ne varsa çantaya doldurdum. Eve doğru hızlıca giderken, oğlumun bir sonraki fırtına ile ilgili dedikleri tekrardan geldi aklıma, beynimden vurulmuşa döndüm, koşturmaya başladım bir taraftan hızlıca yağan yağmurla sırılsıklam olmuş diğer taraftan fırtınanın beni bir yerlere savurmaması içine önüme gelen direk ve ağaçlara tutunmaya çalışıyordum.
Eve vardığımda karşımda oğlumu ve beş yıldır ölü olan nişanlısı E.'yi görünce, zaten bir şekilde içten içe biliyor olduğum ve beklediğim fakat olmaması gereken bir olayın gerçekleşiyor olduğunu anlamıştım. Oğlum gidiyordu. İkisi elele tutuşmuş, gülümsüyorlardı bana. Yüzümdeki çarpık gülümsemeyle bakakaldım onlara, kapıya doğru yaklaştılar, son bir kez kafalarını çevirip baktıktan sonra kapıdan geçip gözlerimin önünde yok oldular.
Ve ben öylece kalakaldım.
Esindaş
Esindas
10 Aralık
Bayan Kara belki de dünyanın en iyi annesiydi ya da benim tanıdıklarım arasında en iyisiydi diyeyim. Pencerenin önünde ya da apartmanın mini...
Bayan Kara belki de dünyanın en iyi annesiydi ya da benim tanıdıklarım arasında en iyisiydi diyeyim. Pencerenin önünde ya da apartmanın minik bahçesinde rastlaştığımda benimle göz göze gelmemek adına elinden geleni yapardı. Benden bir zarar gelmeyeceğini bilmesine rağmen, umursamaz, gözardı eder, bazen de gözlerini kısıp tehditkar bakışlarla yerimi bilmemi söylerdi ve ben her zaman yerimi bilmişimdir. Onun hamile olduğunu ilk fark ettiğimde şaşırmıştım ne yalan söyleyeyim, o kadar soğuk bir kadının bir yuva sahibi olacağı fikri çok uzak gelmişti bana.
Hamileliğinin son dönemlerinde bebeklerini doğurmak için yan komşunun bahçesini seçmesine çok üzülmüştüm, tamam, bana karşı hiçbir sempatisinin olmadığını biliyorum fakat bizim bahçenin nesi eksikti? Kaldı ki çevresi telle sarılı olduğundan çok daha korunaklıydı. Fakat yapacak pek bir şey yoktu, karar Bayan Kara'nındı. Bebeklerinin doğumuna şahit olamadım, doğduktan birkaç hafta sonra yan bahçedeki çalılıkların içinde hareketlenme fark edene kadar nerede olduklarını dahi bilmiyordum. Yaklaştım çalılıklara, birbirine sarılmış yumak olmuş, dört biçare beden, hayata karşı korunmasız ve bir o kadar dirençli, minicik, pembe burunlarıyla algılamaya çalışıyorlar çevrelerini. Bayan Kara gelene kadar seyrettim onları, geldiğinde ise onu kızdırmamak adına hemen ayrıldım oradan.
Bebekler bir ayı biraz geçmişken bizim bahçeye gelmeye karar vermiş Bayan Kara. Taşımış bebeklerini teker teker, bir sabah uyandığımda balkonun hemen yanında emzirdiğini gördüm, göz göze geldik, kısık gözlerle baktı bana, belli ki izlenmek dahi rahatsız ediyordu onu. Bayan Kara kimseye boyun eğecek, yalvaracak, amenna diyecek bir kadın değildi ve biliyorum açlıktan kırılsa dahi bana bir şey belli etmeyecekti, tam da bu yüzden mamasını suyunu eksik etmedim bahçeden. Bebekler büyüdükçe daha çok enerjiye ihtiyacı vardı, hatta artık bebeklerine çöpten de mama taşır olmuştu, geceleri ağzında büyük bir lokmayla gelişini yavrularını yanına çağırışını ve yemeği ortaya bırakışını hiç unutmam. Yavruların anne gelince sevinçlerini, koşuşturmalarını, anneye sürtünüşlerini ne zaman hatırlasam gözlerimin dolmasına engel de olamam. Bahçeye çıktığımda, onları izlemekten büyük keyif alırdım. Bir kere bile sevmedim ne de okşadım başlarını, anneleri gibi olmalarını istedim, kendi başlarının çaresine bakmalarını istedim ve insanlara güvenmemelerini, çok istememe rağmen sevmeyi, taş gibi izledim onları.
Gözüm onlardaydı, hayatın minicik yavrular için ne kadar çetrefilli ve zor olacağını biliyordum fakat onların bunun farkında olmadığını da biliyordum. Neşeleri görmeye değerdi, anneleri onları hayata büyük bir özveriyle hazırlıyordu. Bahçeden en az beş fare ölüsünü temizlediğimi hatırlıyorum ve sayısını bilemediğim kadar çok kuş.
Yavruların başına bir şey gelmesinden o kadar çok korkuyordum ki, bir tanesini eksik görsem, bin bir tane korkunç senaryo kurardım kafamda ve o olay geldi başımıza. Sıradan bir yaz akşamı, aşırı hızlı bir araba, bir tanesini aldı aramızdan. Yataktan çıkamayacak kadar derin bir üzüntü içindeyken, annenin çoktan aramayı bıraktığını fark ettim. Yapabileceğini yapmış, her yerde aramış ve bulamayınca hayatına devam ediyordu. Günlük aktivitelerine ara vermedi, "bunlar neden benim başıma geldi" diye sorgulamadı, "benim günahım ne, yavrumun günahı ne" demedi, benim dahi kendimi toparlayamadığım olaydan bu kadar az etkilendiğini görmek bir taraftan sevindirmişti beni, geride üç yavrusu daha vardı ve hayatı bırakamazdı.
Hayatı Bayan Kara'nın gözünden anlamaya çalıştım. Çaresizlik nedir bilmeyen, depresyon nedir bilmeyen, kahrolma nedir bilmeyen dünyanın en aklı başında kadınının gözünden. Hayat onun içinden öylece geçebiliyordu, tepki verebileceği zaman veriyordu, savaşabileceği zaman savaşıyordu fakat gelecek korkusu yoktu. Şimdiki zamanda o an başına gelen neyse onu yaşayıp geçiyordu. Oturup düşünmüyordu, senaryo yazmıyordu, korkudan büzüşmüyordu. Hayatın, önüne set çekilemez, çoşkulu bir nehir olduğunu bizden, bilinçlilerden, daha çok farkındaydı. Başına ne gelirse yaşarsın, pes edemezsin.
Bayan Kara yeniden hamile kalana kadar yaklaşık üç ay yedirdi, içirdi ve yabani beslenmeyi öğretti onlara, büyüdüler, geliştiler. Kalan üçü öğrenmişti artık arabaları. Bayan Kara gittiğinde hala oyunbaz fakat hayata karşı daha teşekküllü durumdaydılar. Bahçeden ayrılmadılar, arada bir uzaktan kuzenleri geldi bahçeye, yeni ölü kuşlar ve farelerle beraber.
Bayan Karayı çok uzun zamandır görmemişken, bir gün bir başka bahçenin altında, karnı şiş uzandığını gördüm. Yanına yaklaşıp yaklaşmamakta tereddüt ettim. Gözleri daha sempatik mi bakıyordu yoksa ben öyle mi umuyordum bilmiyorum, yaklaştım yanına, bağdaş kurarak oturdum. Ne kadar oturduğumu bilmiyorum, gözlerimi saygılı bir sessizlikle kapatmışım. Onun sesiyle açtım tekrardan:
Hayatı sorgulayamazsın insan, çırpınırsan boğulursun insan. Çaresizlik, çırpınarak boğulduğunun göstergesidir. O akıp gitmelidir, onu tutamazsın, değiştiremezsin, o senin başına gelen şeydir, iyi ve kötü yoktur onun gözünde. Sana sunulan dışındakini alamazsın. İçinden akıp gitmesine izin ver ve ruhunu temiz tut. Her şey gelip geçecek ve milyarlarca yıldır yeryüzünü aydınlatan bu güneşin altında yeni bir şey bulamayacaksın. Pes etme, çırpınma, savaşma, aklını ve vicdanını temiz tut ve ötesini bırak.
Hayatla ilgili toparladığın bölük pörçük, yanlı yanlış bilgileri beyninde büyük bir bilmecenin parçalarıymış gibi ölçüp biçme. Altında yatan büyük gizem senin sevgi dolu yüreğinin ta kendisidir unutma. Zihnine egemen ol ve kurgulamasına izin verme. Hayatı aklınla çözemezsin aklın hayatta kalma enstrümanıdır, tek kullanımı o olmalıdır. Sevginle çöz, yüreğinle çöz.
Sevgiyle ve vicdanla kal insan.
Uyandım, Bayan Kara uyuyordu hala. Çevreme bakındım, neyse ki çevrede kimse yoktu, kara kediyle konuşan, üstü başı toz olmuş, saçı başı dağılmış bir insanla ilgili düşünülebilecek şeyler canımı sıktı. Kalktım hemen, eve doğru giderken kalbime baktım, ne kadar çok üzgündü, omuzlarıma binen varoluş yükü karartmıştı onu, paramparça, çaresiz, pes etmiş, iki büklüm kalmış, çarpmakla, çarpmamak arasında, yaşar gibi ölü gibi, çökmüş bir zavallı. Onu öyle görünce Bayan Kara'yı anlar gibi oldum ve temizlemeye, üzüntülerini sevgiyle yenmeye ant içtim.
Esindaş
Esindas
Sosyal Ağlar