Sartre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Temmuz
Fotoğraftaki yıkık dokuk virane evde buldum aşağıdaki ne olduğunu tam anlayamadığım yazıyı. Kapısındaki asma kilide rağmen, pencereden girmeyi başarmıştım kimsenin beni görmediğine emin olduğum bir günbatımında. Orada yaşayan garip genç kızın hikayesi unutulur olmuştu neredeyse, ne de olsa evi terkedeli iki yıl kadar olmuştu. Benimkisi sadece bir meraktı, geride ne bırakmış olabilirdi ki? İçeride emayesi çoktan atmış paslı bir çaydanlık, kulpu kırılmış bir kupa ve de bir kitap vardı. Kitabın tozlu sayfalarını çevirirken buldum bu yazıyı. Kitabın yazarını hatırlamasam da adını daha dün gibi hatırlıyorum; "Ölüler de hatırlar". Kitabın uğursuzluğuna inandığımdan orada bıraksam da içindeki yazıyı buralara kadar taşıdım.
Siz ne düşünürsünüz bilmem fakat kanımca; o garip kız koşmayı tam da bu evde bıraktı:
"Arkama bakmadan koşmalıydım, nefesim bitene, bacağımın dermanı kesilene değin, billiyorum bakmamalıydım ardıma, ne de durmalıydım bir anlığına da olsa. Yolu yarıladım mı, yoksa varmak mı üzereyim bulunmam gereken noktaya bilemiyorum fakat şimdi bilemediğim gibi iki yıl önce de bilememiştim, 30 yıl önce de.
Kupkuru geçen koca bir yazın ardından birdenbire bastıran yağmur derimi geçip, kemiklerime işlese de varmam gereken yere kadar durmamalıydım. Ne mutlu bana ki; ağlayabiliyordum hala, yaşıyordum hala, içimdeki hayat denen cevhere sımsıkı tutunmuş, gözyaşlarıma, yağmura ve yorgunluğa, üzüntüye, kedere ve eleme inat, kökü çoktan toprağın derinlerine saplanmış bir ağacın maviliğe uzayan incecik, narin ve de kırılgan dalları gibi, bir nefes için, alevi kuvvetlendirecek bir damla hava için ve de bir damla sevgi için uzanıyordu başım görünmez, ne olduğu bilinmez hiçlikten çıkıp, hiçliğe geri dönecek, sadece bir anlığına var olan ve yüz milyonlarca yıldır yok olan varlığın katmanlarına. Sırf yok olmadığımı kanıtlamak için katlana geldiğim ve katlanacağım şeylerin sınırı yok gözümde. Koşarken amansızca kendime söylediğim ve bana güç veren yegane söz öbeği, öbek öbek dolanıyor zihnimin zırhlı, görünmez ve de anlaşılamaz katmanları arasında; "varlık hiçliğe yeğdir ve hiçlik boşluktur ve boşluk yok oluştur ve yok oluş bilmemektir ve bilmemek...." Durdum. Gökyüzünde beliren, korkunç ve de gürültücü şimşekle beraber durdum. Yağmur hızını artırmıştı ve kapkara bulutların arasında bir anlığına öylesine muazzam bir şekilde aydınlanıyordu ki belki de göz alıcı fakat bir o kadar da kandırıkçı güneşin sarı ışıklarından çok daha iyi görünüyordu ortalık. Güneş bizden bir şeyler saklıyor olmalı; aklıma ilk gelen düşünce bu oldu. Karanlığa rağmen çok daha iyi görüyordum; önümde uzanan, nereye gideceği belli olmayan fakat üstünde yol aldıkça belirginleşen geleceği ve de puslu, hatalı, yalanlı, yanlışlı geçmişi. Tahtalarının ıpıslak olmasına aldırmadan arkamdaki banka oturdum. Kaç yıldır koşuyordum böyle, arkamda bıraktığım insanlar neredeydi şimdi ve daha kimbilir kaç kişiyi daha dolandırıcı geçmişin ellerine, sırf bir avuç toza dönsünler diye bırakacaktım öylece. Toza dönmeyi aklım sırrım ermiyordu. Pembe saçlı kadının biri ben gene böyle yolda koşarken yaklaşıp tutuşturmuştu elime hiç unutamadığım o kağıt parçasını; "toza dönmek kötüdür çünkü toz kötüdür, tozlanan eşyalar süpürülmelidir ve toprak eve giremez". Süpürge sattığını düşünmüştüm bir an, pasparlak dişleri ve kocaman ağzıyla beni bir şeylere ikna etmeye çalışır gibiydi fakat neye? Çevresinde bir sürü insan toplanmış, onun kıvırcık, kabarık pembe saçlarının ileri geri hareketiyle anlattığı şeyleri dinlerken, başlarını sallıyorlardı. Oralı olmamışım gibi gelmişti bana o zamanlar, fakat şimdi düşününce ve tozdan ne kadar nefret ettiğimi düşününce belki de pembe kabarık kafalı kadının tuzağına düşmüştüm. Evde toz görünce istemsizce ve gayet de otomatik bir şekilde silerdim. Toz neydi? Düşün düşün. Toz nedir? Dedem, büyük dedem, babanem, ananem, iki teyzem, halam ve de babam. Onlar da toz mudur şimdi? Hayat ve de ölüm gerçekten birbirlerinden o derece farklı şeyler miydi de bir adet toz bezi ile temizleyecektim onları evimden? Yağmur durmadı fakat nasıl oluyorsa ben daha fazla ıslanamayacağım bir noktaya gelmiştim ve çakan her şimşek beynimin farklı bir noktasına isabet eder gibi acı içinde kıvrandırıyordu beni. Toz bezi. Düşün. İçimden daha fazla koşmak gelmiyordu. Koşuşturan her yaştan insanı daha net görebiliyordum artık. Hep bir yerlere yetişecekler gibi, yetiştikleri zaman bitecek gibi fakat ne hikmetse hiç bitmeyen bir koşuşturma. Midem bulandı, belki de Sartrevari bir bulantı bu. Meşhur varoluşun meşhur bulantısı. Pembe saçlı kadın yolun ortasında durmuş, suratında artık bana korkunç gelen o sırıtışıyla her önüne gelene uzatıyordu o kağıdı. İşte buna sinirlenmiştim, ne de olsa bi seferliğe mahsus gördüğüm bir pazarlamacı sanmıştım onu ve kimbilir şimdi kaç yaşında olmalıydı daha yolun başında rast geldiğime göre kendisine. Bir hışımla kalktım yerinden ve hızlı hızlı yürüdüm ona doğru. Gözlerini bana dikti, Tanrım ne korkunç gözlerdi öyle; ne gözbebekleri ne de gözlerinin beyazı mevcuttu, kare şeklinde sarılı yeşilli ışıltılar saçan bir çift düğme göz çukarlarının içine doğru birkaç çivi ile çakılmış gibiydi. Ağzı; gülen ağız biçiminde yanaklarını iki tarafına dikilmişti. Pembe saçları ise aslında eski püskü iplerden ibaretti. Yaklaştıkça korktum, geri çekilneye niyet etsem de amacının ne olduğunu sormalıydım kendisine. Ben yaklaştıkça pörsümeye başlamıştı ve bedeninden yere kıymıklar dökülüyordu. Ağzında bir kaç diş kalana kadar hala dik dursa da, sonrasında bedeninin tüm parçaları yere yığıldı ve çok değil bir kaç saniye sonra tamamen toza dönmüştü. Beyaz kıyafetli 10 kadar asker kalabalığı yararak hızlıca toz tepesinin yanına gelip süpürge ile ne var ne yoksa süpürdüler, yağmur da kalan bir kaç toz parçasını yıkayıp, oluşan minik derecikler vasıtasıyla kimbilir nereye götürdü. Ben hariç kimsenin dikkatini çekmemiş gibiydi bu olay, ebedi koşturma ara vermeden devam ediyordu ki zaten, ben gözümü açıp kapayana değin yepyeni bir pembe saçlı dikiliyordu yolun ortasında. Bu kaçıncı pembe saçlıydı? Biraz daha dikkat edince aslında irili ufaklı bir çok toz tepesinin mevcut olduğunu ve bunların daimi bir şekilde süpürüldüğünü gördüm. Daha önce nasıl olmuş da farketmemiştim? Hem burası neresiydi aslında? Tam olarak hatırlayamadığım kaybolmuş bir anının içinde gibiyim. Bilemediğim geçmiş bir tarihte sığındığım o garip evin içinde mi kaldım yoksa?
Yağmuru, ıslaklığı, bedenimdeki ürpertiyi hissetmiyordum artık. Karanlığı da ışığı da daha az görür olmuştum ve de buna rağmen öylesine güzel bir duyguydu ki, nefes almaktan vazgeçmeyi diledim, öylece sürüklenmeyi, üşümemeyi, yanmamayı, ürpermemeyi, sevinmemeyi, üzümemeyi, gülmemeyi, ağlamayayı diledim. O bankta saatlerce, hayır yıllarca, hayır hayır yüz milyon yıllar boyu oturmayı diledim. Pembe saçlı acaip kadın ve toz bezleri umurumda değildi sanki ve belki de bunu artık gökyüzünde değil de zihnimin içinde çakan şimşeklere borçluydum. Bir anlığına kendimin toz bezi olduğumu hayal ettim, geçmişle birlikte geleceği de silen ve sildiği şeyi boşluğa dönüştüren kara bir toz bezine, bir girdaba, spirale. Çok çabuk sıkıldım ve kendimden boya kalemleri yaptım, her yere dağıldım ve rengarenk hiçbir şeye benzemeyen cisimler çizdim. Bazı bazı kim olduğum aklıma geldi, ne işe yaradığım, nereye koşturduğum fakat nedenini bİr türlü bulamadım ve ben de düşünmeyi bıraktım. İnsanları net olarak göremiyordum artık, düşünmeyi bıraktığım için mi silikleşiyorlarlardı yoksa onlar mı bırakmıştı beni? Bank da kayboluyordu sanki fakat arada bir, can sıkıntısından etrafa dağıtsam da kendimi, hala oturuyor olmalıydım -ya da oturuyor olmalıydı- her kim ise o.
Hakikaten kimdim? Uzun zaman aynaya bakmışım gibi bir his bırakmıyordu yakamı. Bir kaç anıyı toparlamaya çalıştım zihnimde fakat hiçbir anlam ifade etmiyordu ve sonra birden bum!
Elektrikli süpürgenin sesini duydum. Tam duydum da denilemez ya hissettim. Öylece içime dolan bir kudretle topladım kendimi. Dağılmamam gerektiğini biliyordum ve de elektirkli süpürgenin çok çok kötü bir şey olduğunu son anda nasılsa farketmiştim. Birleştim ve de bütünleşerek yıldırım misali yükseldim. Birkaç parçamı son anda kurtaramamış olsam da büyük bir gayretle yeryüzünden ayrıldım. Aşağıdan hala sesler geliyordu; "toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz. Toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz. Toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz" ve ben uzaklaşmanın verdiği cesaretle avazım çıktığı kadar sordum onlara; "ben kötü müyüm?" Çok geçmeden aldım cevabı; "tüm tozlar kötüdür, tüm tozlar yıldızlardan gelir ve yıldızlar her şeyi hatırlar her şeyi hatırlayanlar burada bize engeldir.
Uçtum, uçtum, uçtum. En yükseğe çıkınca tüm parçalarımı dağıttım dört bucağa ve böylece artık herkes hatırlayacak ve böylece diri ve ölü bir olacak ve böylece..."
Esindaş
Fotoğraftaki yıkık dokuk virane evde buldum aşağıdaki ne olduğunu tam anlayamadığım yazıyı. Kapısındaki asma kilide rağmen, pencereden girme...
Yıldız Tozu
Fotoğraftaki yıkık dokuk virane evde buldum aşağıdaki ne olduğunu tam anlayamadığım yazıyı. Kapısındaki asma kilide rağmen, pencereden girmeyi başarmıştım kimsenin beni görmediğine emin olduğum bir günbatımında. Orada yaşayan garip genç kızın hikayesi unutulur olmuştu neredeyse, ne de olsa evi terkedeli iki yıl kadar olmuştu. Benimkisi sadece bir meraktı, geride ne bırakmış olabilirdi ki? İçeride emayesi çoktan atmış paslı bir çaydanlık, kulpu kırılmış bir kupa ve de bir kitap vardı. Kitabın tozlu sayfalarını çevirirken buldum bu yazıyı. Kitabın yazarını hatırlamasam da adını daha dün gibi hatırlıyorum; "Ölüler de hatırlar". Kitabın uğursuzluğuna inandığımdan orada bıraksam da içindeki yazıyı buralara kadar taşıdım.
Siz ne düşünürsünüz bilmem fakat kanımca; o garip kız koşmayı tam da bu evde bıraktı:
"Arkama bakmadan koşmalıydım, nefesim bitene, bacağımın dermanı kesilene değin, billiyorum bakmamalıydım ardıma, ne de durmalıydım bir anlığına da olsa. Yolu yarıladım mı, yoksa varmak mı üzereyim bulunmam gereken noktaya bilemiyorum fakat şimdi bilemediğim gibi iki yıl önce de bilememiştim, 30 yıl önce de.
Kupkuru geçen koca bir yazın ardından birdenbire bastıran yağmur derimi geçip, kemiklerime işlese de varmam gereken yere kadar durmamalıydım. Ne mutlu bana ki; ağlayabiliyordum hala, yaşıyordum hala, içimdeki hayat denen cevhere sımsıkı tutunmuş, gözyaşlarıma, yağmura ve yorgunluğa, üzüntüye, kedere ve eleme inat, kökü çoktan toprağın derinlerine saplanmış bir ağacın maviliğe uzayan incecik, narin ve de kırılgan dalları gibi, bir nefes için, alevi kuvvetlendirecek bir damla hava için ve de bir damla sevgi için uzanıyordu başım görünmez, ne olduğu bilinmez hiçlikten çıkıp, hiçliğe geri dönecek, sadece bir anlığına var olan ve yüz milyonlarca yıldır yok olan varlığın katmanlarına. Sırf yok olmadığımı kanıtlamak için katlana geldiğim ve katlanacağım şeylerin sınırı yok gözümde. Koşarken amansızca kendime söylediğim ve bana güç veren yegane söz öbeği, öbek öbek dolanıyor zihnimin zırhlı, görünmez ve de anlaşılamaz katmanları arasında; "varlık hiçliğe yeğdir ve hiçlik boşluktur ve boşluk yok oluştur ve yok oluş bilmemektir ve bilmemek...." Durdum. Gökyüzünde beliren, korkunç ve de gürültücü şimşekle beraber durdum. Yağmur hızını artırmıştı ve kapkara bulutların arasında bir anlığına öylesine muazzam bir şekilde aydınlanıyordu ki belki de göz alıcı fakat bir o kadar da kandırıkçı güneşin sarı ışıklarından çok daha iyi görünüyordu ortalık. Güneş bizden bir şeyler saklıyor olmalı; aklıma ilk gelen düşünce bu oldu. Karanlığa rağmen çok daha iyi görüyordum; önümde uzanan, nereye gideceği belli olmayan fakat üstünde yol aldıkça belirginleşen geleceği ve de puslu, hatalı, yalanlı, yanlışlı geçmişi. Tahtalarının ıpıslak olmasına aldırmadan arkamdaki banka oturdum. Kaç yıldır koşuyordum böyle, arkamda bıraktığım insanlar neredeydi şimdi ve daha kimbilir kaç kişiyi daha dolandırıcı geçmişin ellerine, sırf bir avuç toza dönsünler diye bırakacaktım öylece. Toza dönmeyi aklım sırrım ermiyordu. Pembe saçlı kadının biri ben gene böyle yolda koşarken yaklaşıp tutuşturmuştu elime hiç unutamadığım o kağıt parçasını; "toza dönmek kötüdür çünkü toz kötüdür, tozlanan eşyalar süpürülmelidir ve toprak eve giremez". Süpürge sattığını düşünmüştüm bir an, pasparlak dişleri ve kocaman ağzıyla beni bir şeylere ikna etmeye çalışır gibiydi fakat neye? Çevresinde bir sürü insan toplanmış, onun kıvırcık, kabarık pembe saçlarının ileri geri hareketiyle anlattığı şeyleri dinlerken, başlarını sallıyorlardı. Oralı olmamışım gibi gelmişti bana o zamanlar, fakat şimdi düşününce ve tozdan ne kadar nefret ettiğimi düşününce belki de pembe kabarık kafalı kadının tuzağına düşmüştüm. Evde toz görünce istemsizce ve gayet de otomatik bir şekilde silerdim. Toz neydi? Düşün düşün. Toz nedir? Dedem, büyük dedem, babanem, ananem, iki teyzem, halam ve de babam. Onlar da toz mudur şimdi? Hayat ve de ölüm gerçekten birbirlerinden o derece farklı şeyler miydi de bir adet toz bezi ile temizleyecektim onları evimden? Yağmur durmadı fakat nasıl oluyorsa ben daha fazla ıslanamayacağım bir noktaya gelmiştim ve çakan her şimşek beynimin farklı bir noktasına isabet eder gibi acı içinde kıvrandırıyordu beni. Toz bezi. Düşün. İçimden daha fazla koşmak gelmiyordu. Koşuşturan her yaştan insanı daha net görebiliyordum artık. Hep bir yerlere yetişecekler gibi, yetiştikleri zaman bitecek gibi fakat ne hikmetse hiç bitmeyen bir koşuşturma. Midem bulandı, belki de Sartrevari bir bulantı bu. Meşhur varoluşun meşhur bulantısı. Pembe saçlı kadın yolun ortasında durmuş, suratında artık bana korkunç gelen o sırıtışıyla her önüne gelene uzatıyordu o kağıdı. İşte buna sinirlenmiştim, ne de olsa bi seferliğe mahsus gördüğüm bir pazarlamacı sanmıştım onu ve kimbilir şimdi kaç yaşında olmalıydı daha yolun başında rast geldiğime göre kendisine. Bir hışımla kalktım yerinden ve hızlı hızlı yürüdüm ona doğru. Gözlerini bana dikti, Tanrım ne korkunç gözlerdi öyle; ne gözbebekleri ne de gözlerinin beyazı mevcuttu, kare şeklinde sarılı yeşilli ışıltılar saçan bir çift düğme göz çukarlarının içine doğru birkaç çivi ile çakılmış gibiydi. Ağzı; gülen ağız biçiminde yanaklarını iki tarafına dikilmişti. Pembe saçları ise aslında eski püskü iplerden ibaretti. Yaklaştıkça korktum, geri çekilneye niyet etsem de amacının ne olduğunu sormalıydım kendisine. Ben yaklaştıkça pörsümeye başlamıştı ve bedeninden yere kıymıklar dökülüyordu. Ağzında bir kaç diş kalana kadar hala dik dursa da, sonrasında bedeninin tüm parçaları yere yığıldı ve çok değil bir kaç saniye sonra tamamen toza dönmüştü. Beyaz kıyafetli 10 kadar asker kalabalığı yararak hızlıca toz tepesinin yanına gelip süpürge ile ne var ne yoksa süpürdüler, yağmur da kalan bir kaç toz parçasını yıkayıp, oluşan minik derecikler vasıtasıyla kimbilir nereye götürdü. Ben hariç kimsenin dikkatini çekmemiş gibiydi bu olay, ebedi koşturma ara vermeden devam ediyordu ki zaten, ben gözümü açıp kapayana değin yepyeni bir pembe saçlı dikiliyordu yolun ortasında. Bu kaçıncı pembe saçlıydı? Biraz daha dikkat edince aslında irili ufaklı bir çok toz tepesinin mevcut olduğunu ve bunların daimi bir şekilde süpürüldüğünü gördüm. Daha önce nasıl olmuş da farketmemiştim? Hem burası neresiydi aslında? Tam olarak hatırlayamadığım kaybolmuş bir anının içinde gibiyim. Bilemediğim geçmiş bir tarihte sığındığım o garip evin içinde mi kaldım yoksa?
Yağmuru, ıslaklığı, bedenimdeki ürpertiyi hissetmiyordum artık. Karanlığı da ışığı da daha az görür olmuştum ve de buna rağmen öylesine güzel bir duyguydu ki, nefes almaktan vazgeçmeyi diledim, öylece sürüklenmeyi, üşümemeyi, yanmamayı, ürpermemeyi, sevinmemeyi, üzümemeyi, gülmemeyi, ağlamayayı diledim. O bankta saatlerce, hayır yıllarca, hayır hayır yüz milyon yıllar boyu oturmayı diledim. Pembe saçlı acaip kadın ve toz bezleri umurumda değildi sanki ve belki de bunu artık gökyüzünde değil de zihnimin içinde çakan şimşeklere borçluydum. Bir anlığına kendimin toz bezi olduğumu hayal ettim, geçmişle birlikte geleceği de silen ve sildiği şeyi boşluğa dönüştüren kara bir toz bezine, bir girdaba, spirale. Çok çabuk sıkıldım ve kendimden boya kalemleri yaptım, her yere dağıldım ve rengarenk hiçbir şeye benzemeyen cisimler çizdim. Bazı bazı kim olduğum aklıma geldi, ne işe yaradığım, nereye koşturduğum fakat nedenini bİr türlü bulamadım ve ben de düşünmeyi bıraktım. İnsanları net olarak göremiyordum artık, düşünmeyi bıraktığım için mi silikleşiyorlarlardı yoksa onlar mı bırakmıştı beni? Bank da kayboluyordu sanki fakat arada bir, can sıkıntısından etrafa dağıtsam da kendimi, hala oturuyor olmalıydım -ya da oturuyor olmalıydı- her kim ise o.
Hakikaten kimdim? Uzun zaman aynaya bakmışım gibi bir his bırakmıyordu yakamı. Bir kaç anıyı toparlamaya çalıştım zihnimde fakat hiçbir anlam ifade etmiyordu ve sonra birden bum!
Elektrikli süpürgenin sesini duydum. Tam duydum da denilemez ya hissettim. Öylece içime dolan bir kudretle topladım kendimi. Dağılmamam gerektiğini biliyordum ve de elektirkli süpürgenin çok çok kötü bir şey olduğunu son anda nasılsa farketmiştim. Birleştim ve de bütünleşerek yıldırım misali yükseldim. Birkaç parçamı son anda kurtaramamış olsam da büyük bir gayretle yeryüzünden ayrıldım. Aşağıdan hala sesler geliyordu; "toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz. Toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz. Toz kötüdür, tüm tozları silip süpürürüz" ve ben uzaklaşmanın verdiği cesaretle avazım çıktığı kadar sordum onlara; "ben kötü müyüm?" Çok geçmeden aldım cevabı; "tüm tozlar kötüdür, tüm tozlar yıldızlardan gelir ve yıldızlar her şeyi hatırlar her şeyi hatırlayanlar burada bize engeldir.
Uçtum, uçtum, uçtum. En yükseğe çıkınca tüm parçalarımı dağıttım dört bucağa ve böylece artık herkes hatırlayacak ve böylece diri ve ölü bir olacak ve böylece..."
Esindaş
10 Aralık
Evin içindeki tüm lambaları kapattım, pencerelerden sokak lambalarının pis sarı ışığı giriyor, pek garip gölgeler oluşuyor duvarlarda. Gecelerin gölgeleri ayrı güzeldir gözümde, şekiller amorftur, ayırt edemezsiniz neyin gölgesi oynaşıyor boşlukta, hayal gücünüzü çalıştırmak zorundasınızdır. güneşin çiğ ışığını da hiç sevmem aslında, minik boşluklardan gizemli bir şekilde süzüleneni severim, her yeri aydınlatıp yeryüzünde bana ait hiçbir şey bırakmayanını değil; öyle naif bir şekilde aydınlatmalı ki eşyaları, her baktığımda başka bir şeye dönüşüversinler ve ben alabildiğince büyük bir hülyanın içinde kayboluvereyim. Her ne kadar kendimi gölgelerin arasına alsam da cımcızlak ortada gibi hissetmekten kurtulamıyorum. gerçekler izin verse, rüyalarım izin vermiyor. hayatım boyunca yapamadığım, başaramadığım, pes ettiğim ne varsa rüyalarda gösteriyor yüzünü ve ben pişmanlık nedir bilmezken kendimi yılgın bir çaresizliğin ortasında buluveriyorum; şu yaşıma kadar yaptığım her şeyin yalan yanlış olma ihtimaline karşı savunmasızım. Kendimi savunabileceğim temize çıkarabileceğim hiç bir yol bulamıyorum. Bu yükü bir başkasına yükleyebilmek isterdim ama bu fazlasıyla kısa bir yol olurdu ve her ne kadar akıl sağlığımı geri kazanmamı sağlayacak olsa da, artık bunun için çok geç kaldığımın farkındayım.
Akıl sağlığımı iyileştirmek gibi bir çabam olmayacak bundan sonra, bundan önce çabalamışlığım belki de şu an dizlerime kadar çamura batmışlığımın nedeni. Klinikte bende bir sorun bulamayacaklarına eminim fakat onlar bile benim şu hallerimin nedenini neye bağlayabileceklerini bilmiyorlar. Oysa ki ben biliyorum, kendime karşı derin bir tiksinti duyuyorum; bu Sartre'nin varoluşa karşı duyduğu bulantıdan farklı olarak varoluşa karşı duyulan büyük öfkenin tiksinmeye yol açması gibi bir şey. Ellerime, kollarıma, bacaklarıma ayaklarıma bakıyorum ve üzerlerinde oradan buradan fışkırmış yabani otları, kayısı ağaçlarını, domates fidanlarını görüyorum bazen de sararmış başakları ve onların arasında dolanan zehirli zehirsiz yılanları, arada bir yabani bir hayvanı kolumdan bir ısırık alırken yakalıyorum sonra daha büyüğü üzerime konup ağzında benden kopardığı parçayla beni yiyeni kıskıvrak yakalayıveriyor. Bazı bazı nehirler akıyor bacaklarımda, içinde binbir çeşit balık. Somon balıklarını görüyorum üreyebilmek için akıntıya ters yüzen aptalları, ayılara yem oluyorlar, binlercesi kıyıya vuruyor.
Döngüsel olarak her daim yeniden var olan ve bitmek tükenmek bilmeden geri dönüşüme uğrayan, yılmaz, yıkılmaz, yorulmak nedir bilmez canlılık beni yıldırıyor. Bundan bir kurtuluş arıyorum, söyleyin bana hangi doktor buna çare olabilir. Ölü derilerimin evin içinde yarattığı toz katmanına, yorganların içinde büyüyen ve çoğalan toz sever canlılara, onlar olmadan yaşayamayacağım bakterilere karşı ve en çok da kendime karşı çare olmak istiyorum. Benim deli hallerimle başa çıkamayanın öfkesinin dinmediğini bilmeme rağmen şüpheli çaydan bir kaç yudum daha alıyorum.
Hiçliğe dönüş vol. 1
Geçen gün yürüyüşe sokağa çıktığımda yolun ortasında garip bir kuş gördüm. Turuncumsu kızıl ve çok parlak tüyleri vardı. kuyruğu neredeyse kendisinin iki katıydı. Kanatlarını açtığında kanatlarının bir metre kadar genişleyebildiğini fark ettim ya da kim bilir belki daha fazla ve alev alev yanıyor gibiydiler. Bitmez tükenmez bir alevdi bu çünkü küle dönmüyordu o güzelim kuş. Yanına doğru ilerledim, alevler beni de sarar mı diye bir an bile tereddüt etmedim, doğrusu bu ya alevin en kirliyi bile en temiz yapacağına dair inancım tam ve küle dönmeyi her halükarda cesede dönmeye yeğlerim. Yanına vardım ve öylece kıpırdamadan duran ve neredeyse beni beklediğini varsayacağım güzeller güzeli alev kuşu, beni, kanatlarının üstüne alıp, gökyüzüne doğru, kıvılcımlar içinde havalandı.
Hiçliğe dönüş vol. 2
Çok hızlı uçuyordu, ilk önce nefes alamadığımı fark ederek panikledim, kuşa sesimi duyurabilmek adına bütün gücümle bağırıyordum, uzunca bir aradan sonra bunun nafile olduğunu ve sesimin çıkmadığını fark ettim, fakat bir şekilde nefes alabilmeyi başarmam gerekiyordu. İçime büyük ve derin nefesler çektim. Bu arada çoktan dünyanın atmosferinden çıkmış gibiydik ve teoride asla nefes alamayacağımı biliyordum. Boş yere çırpınışlar da bir işe yaramadı. Nefesim beni terk etti. Cismim de üzerimden bir giysi gibi yavaş yavaş sıyrılıyordu, panik halindeydim. Keşke haber bıraksaydım, minik bir kağıda karalanmış kapkara bir hoşçakal yeterli olmalıydı ya da planlamış mıydı bunu da? Kafamı geride kalanlardan çok çabuk toparladım. Ben dediğim şey artık nesnel bir şey değildi ve yolculuk devam ettikçe geriye ben olduğuma dair bir tek idea kaldığını fark ettim ve bir idea, bir düşünce dahi nesneldi. Karbon yapıtaşlarım tamamen yok olmuş olsa da kendini ben sana idea ile varlığımı devam ettirebiliyordum.
Hiçliğe dönüş vol. 3
Benim ben olduğumu sandırtan şey aynı zamanda yokoluşa karşı korkutuyordu. Yoksa o çayı hiç içmese miydim? Benden nefret ettiğini biliyordum fakat beni öldürmek basit bir nefretin ötesinde bir tutumdu. Bir yandan da garip bir şekilde rahattım alev kuşunun üzerinde, pek derdim kalmamış gibiydi. Yolculuk devam ettikçe düşüncelerimi toplamakta zorluk çekmeye başladım, anılar bulanıklaşıyordu, nereli olduğum, çalıştığım işler, sevdiklerim, anam, babam kardeşimin kim olduğunu ve asıl beni öldüreni hatırlamakta güçlük çekmeye başladım. Sona doğru çocukluğumdan kalan şöyle bir kare kaldı; yemyeşil bir bahçenin ortasında kocaman bir kaplumbağanın üzerine oturmuş bahçeye giren arıktan akan suyu izliyordum ve arada bir beni öldüren kişinin kimliğine giren arıktaki yeşil kurbağa kendi kendine tekerleme mırıldanıyordu:
Ben küçük minik bir tırtıldım
içimden siyah civciv çıktı
algıladığım örüntüler de
zihnimin ötesini açtı.
Esindaş
Evin içindeki tüm lambaları kapattım, pencerelerden sokak lambalarının pis sarı ışığı giriyor, pek garip gölgeler oluşuyor duvarlarda. Gecel...
Katil! Ne Güzel Öldürdün'
Evin içindeki tüm lambaları kapattım, pencerelerden sokak lambalarının pis sarı ışığı giriyor, pek garip gölgeler oluşuyor duvarlarda. Gecelerin gölgeleri ayrı güzeldir gözümde, şekiller amorftur, ayırt edemezsiniz neyin gölgesi oynaşıyor boşlukta, hayal gücünüzü çalıştırmak zorundasınızdır. güneşin çiğ ışığını da hiç sevmem aslında, minik boşluklardan gizemli bir şekilde süzüleneni severim, her yeri aydınlatıp yeryüzünde bana ait hiçbir şey bırakmayanını değil; öyle naif bir şekilde aydınlatmalı ki eşyaları, her baktığımda başka bir şeye dönüşüversinler ve ben alabildiğince büyük bir hülyanın içinde kayboluvereyim. Her ne kadar kendimi gölgelerin arasına alsam da cımcızlak ortada gibi hissetmekten kurtulamıyorum. gerçekler izin verse, rüyalarım izin vermiyor. hayatım boyunca yapamadığım, başaramadığım, pes ettiğim ne varsa rüyalarda gösteriyor yüzünü ve ben pişmanlık nedir bilmezken kendimi yılgın bir çaresizliğin ortasında buluveriyorum; şu yaşıma kadar yaptığım her şeyin yalan yanlış olma ihtimaline karşı savunmasızım. Kendimi savunabileceğim temize çıkarabileceğim hiç bir yol bulamıyorum. Bu yükü bir başkasına yükleyebilmek isterdim ama bu fazlasıyla kısa bir yol olurdu ve her ne kadar akıl sağlığımı geri kazanmamı sağlayacak olsa da, artık bunun için çok geç kaldığımın farkındayım.
Akıl sağlığımı iyileştirmek gibi bir çabam olmayacak bundan sonra, bundan önce çabalamışlığım belki de şu an dizlerime kadar çamura batmışlığımın nedeni. Klinikte bende bir sorun bulamayacaklarına eminim fakat onlar bile benim şu hallerimin nedenini neye bağlayabileceklerini bilmiyorlar. Oysa ki ben biliyorum, kendime karşı derin bir tiksinti duyuyorum; bu Sartre'nin varoluşa karşı duyduğu bulantıdan farklı olarak varoluşa karşı duyulan büyük öfkenin tiksinmeye yol açması gibi bir şey. Ellerime, kollarıma, bacaklarıma ayaklarıma bakıyorum ve üzerlerinde oradan buradan fışkırmış yabani otları, kayısı ağaçlarını, domates fidanlarını görüyorum bazen de sararmış başakları ve onların arasında dolanan zehirli zehirsiz yılanları, arada bir yabani bir hayvanı kolumdan bir ısırık alırken yakalıyorum sonra daha büyüğü üzerime konup ağzında benden kopardığı parçayla beni yiyeni kıskıvrak yakalayıveriyor. Bazı bazı nehirler akıyor bacaklarımda, içinde binbir çeşit balık. Somon balıklarını görüyorum üreyebilmek için akıntıya ters yüzen aptalları, ayılara yem oluyorlar, binlercesi kıyıya vuruyor.
Döngüsel olarak her daim yeniden var olan ve bitmek tükenmek bilmeden geri dönüşüme uğrayan, yılmaz, yıkılmaz, yorulmak nedir bilmez canlılık beni yıldırıyor. Bundan bir kurtuluş arıyorum, söyleyin bana hangi doktor buna çare olabilir. Ölü derilerimin evin içinde yarattığı toz katmanına, yorganların içinde büyüyen ve çoğalan toz sever canlılara, onlar olmadan yaşayamayacağım bakterilere karşı ve en çok da kendime karşı çare olmak istiyorum. Benim deli hallerimle başa çıkamayanın öfkesinin dinmediğini bilmeme rağmen şüpheli çaydan bir kaç yudum daha alıyorum.
Hiçliğe dönüş vol. 1
Geçen gün yürüyüşe sokağa çıktığımda yolun ortasında garip bir kuş gördüm. Turuncumsu kızıl ve çok parlak tüyleri vardı. kuyruğu neredeyse kendisinin iki katıydı. Kanatlarını açtığında kanatlarının bir metre kadar genişleyebildiğini fark ettim ya da kim bilir belki daha fazla ve alev alev yanıyor gibiydiler. Bitmez tükenmez bir alevdi bu çünkü küle dönmüyordu o güzelim kuş. Yanına doğru ilerledim, alevler beni de sarar mı diye bir an bile tereddüt etmedim, doğrusu bu ya alevin en kirliyi bile en temiz yapacağına dair inancım tam ve küle dönmeyi her halükarda cesede dönmeye yeğlerim. Yanına vardım ve öylece kıpırdamadan duran ve neredeyse beni beklediğini varsayacağım güzeller güzeli alev kuşu, beni, kanatlarının üstüne alıp, gökyüzüne doğru, kıvılcımlar içinde havalandı.
Hiçliğe dönüş vol. 2
Çok hızlı uçuyordu, ilk önce nefes alamadığımı fark ederek panikledim, kuşa sesimi duyurabilmek adına bütün gücümle bağırıyordum, uzunca bir aradan sonra bunun nafile olduğunu ve sesimin çıkmadığını fark ettim, fakat bir şekilde nefes alabilmeyi başarmam gerekiyordu. İçime büyük ve derin nefesler çektim. Bu arada çoktan dünyanın atmosferinden çıkmış gibiydik ve teoride asla nefes alamayacağımı biliyordum. Boş yere çırpınışlar da bir işe yaramadı. Nefesim beni terk etti. Cismim de üzerimden bir giysi gibi yavaş yavaş sıyrılıyordu, panik halindeydim. Keşke haber bıraksaydım, minik bir kağıda karalanmış kapkara bir hoşçakal yeterli olmalıydı ya da planlamış mıydı bunu da? Kafamı geride kalanlardan çok çabuk toparladım. Ben dediğim şey artık nesnel bir şey değildi ve yolculuk devam ettikçe geriye ben olduğuma dair bir tek idea kaldığını fark ettim ve bir idea, bir düşünce dahi nesneldi. Karbon yapıtaşlarım tamamen yok olmuş olsa da kendini ben sana idea ile varlığımı devam ettirebiliyordum.
Hiçliğe dönüş vol. 3
Benim ben olduğumu sandırtan şey aynı zamanda yokoluşa karşı korkutuyordu. Yoksa o çayı hiç içmese miydim? Benden nefret ettiğini biliyordum fakat beni öldürmek basit bir nefretin ötesinde bir tutumdu. Bir yandan da garip bir şekilde rahattım alev kuşunun üzerinde, pek derdim kalmamış gibiydi. Yolculuk devam ettikçe düşüncelerimi toplamakta zorluk çekmeye başladım, anılar bulanıklaşıyordu, nereli olduğum, çalıştığım işler, sevdiklerim, anam, babam kardeşimin kim olduğunu ve asıl beni öldüreni hatırlamakta güçlük çekmeye başladım. Sona doğru çocukluğumdan kalan şöyle bir kare kaldı; yemyeşil bir bahçenin ortasında kocaman bir kaplumbağanın üzerine oturmuş bahçeye giren arıktan akan suyu izliyordum ve arada bir beni öldüren kişinin kimliğine giren arıktaki yeşil kurbağa kendi kendine tekerleme mırıldanıyordu:
Ben küçük minik bir tırtıldım
içimden siyah civciv çıktı
algıladığım örüntüler de
zihnimin ötesini açtı.
Esindaş
Esindas
0 Yorum
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



Sosyal Ağlar