deli kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Şubat
Delilik Bulaşıcıdır
Gözlerimi açtım, duvardaki saate bakmaya çalıştım fakat göremedim. Çok uyumuş olmalıydım; en azından ben öyle hissediyordum. Gözlerimi ovuşturdum. Evimin hiçbir duvarında duvar saati olmadığını hatırladım. Neredeydim ben? Hızlıca kalktım yerimden. Tanıdık bir yer değildi burası. Küçük bir odanın içinde bembeyaz duvarlarla çevrili odadaki tek kişilik bir yatağın üzerinde şaşkınlıkla oturuyordum; üzerinde, kokusu başımı döndüren, taze beyaz zambak dolu bir vazo olan bir komidin yatağın hemen yanı başındaydı. Üzerimde beyaz bir gecelik vardı ve kolumdan bir hortum hemen yukarıdaki bir seruma bağlıydı. Serumu çıkardım ve kapıya yöneldim. Pink Floyd’u karşımda doktor önlüğü ile görünce neredeyse küçük dilimi yutacaktım; önlüğün üstündeki Dr. Fahri Gülsoy ismine takıldı gözüm. Gülümseyerek bakıyordu bana fakat bakışlarında ne küçümseme ne de umursamazlıktan eser vardı; merhamet ya da daha kötüsü acıma mı vardı yoksa? Neredeydim ben tam olarak? Her ne kadar kendime itiraf edemesem de burasının hastane odası olması dışında bir ihtimal gelmiyordu aklıma. Soran gözlerle baktım, anlamış olsa gerek sorumu, cevap verdi bana:
—Evet, burası bir hastane.
Başımı eğdim; kötü bir kâbus olmasını dilemiştim. Önümden geçerek arkadaki pencerenin perdelerini çekti; dışarıda pırıl pırıl bir hava vardı. Haylaz bir güneş ışığının gözüme girmesi ile irkildim; yağmur yoktu; masmavi gökyüzünde tek bir bulut dahi yoktu. Delirmiştim anlaşılan, hem de öyle böyle değil sağlam delirmiştim ve burası da bir akıl hastanesi olmalıydı. Utana sıkıla konuşmaya çalıştım:
—Ne zamandır buradayım?
—Üç aydır buradasın, dün seni ziyaretimle bir şeyleri sorgulamaya başlamış olmalısın. Girdiğimde bakışlarındaki şaşkınlığı hisseder hissetmez kendin için kurduğun dünyanın sönmek üzere olduğunu fark ettim. Senin için çok uğraştık; bizim için yeni çığırlar açtın sen. İnsan beyni inanılmaz bir makine ve aslında her şeyin zihinde bittiğine neredeyse emin sayılırız. Çok zeki bir kızsın, kurmacadan eninde sonunda çıkacağına olan inancımı hiçbir zaman yitirmedim.
—Kim getirdi beni buraya? İlk ne zaman başlamışım yağmayan yağmurlardan bahsetmeye?
—İşlek caddelerden birinde bir oraya bir buraya ‘yağıyor, yağıyor, kaçın, sığının bir yerlere’ diye canhıraş feryat ederken araç ve yaya trafiğinin altını üstüne getirmişsin. Trafik polisi hastaneyi aramış; oradan da buraya nakledildin. Olay kısaca böyle. Detaylı ve uzun soluklu bir iyileştirme çabasına girdik; geçmişini de bu kapsamda araştırdık elbette. Evlenme arifesinde nişanlını kaybettiğini öğrendik ve durumuna daha da üzüldük. Kendi küçük kıyametini yaratmış olmak yeterli gelmemiş sana; toptan bir kıyametin tüm insanlığın başına gelmesini istemişsin ve bir şekilde zihnini böyle bir olaya ikna etmişsin gibi duruyor. Bunları konuşuruz detaylı; vaktimiz bol. Ne dersin bahçeye çıkalım mı? Güneşe selam verelim.
Bahçeye çıktık. Çimler yeni kesilmiş olmalıydı; zambaklar, güller gayet muntazam bir şekilde kenarlara ekilmişler ve boyunlarını güneşe uzatmış olabildiğince emiyorlardı güneş ışınlarını. Hava sıcaktı ve güneş yakıyordu. Ne zamandır ilk defa tenimde güneşi hissetmiştim; huzur bulmam gerekirken içimde büyük bir korku hafiflemek bilmeden diken üstünde durmama neden oluyordu. Dr. Fahri’den sigara istedim; hızlı bir şekilde içime çektim; neredeyse bana gerçeği, çıplak gerçeği tümüyle göstereceğine inandığım bir maddeymiş gibi çektikçe çektim ve fakat ne acıdır ki sarı saçlarımın üzerinde dans eden güneş çekmedi ışınlarını geri. Gerçekten bu derece delirebilmiş olmama aklım sırrım ermiyordu. Nasıl? İrade gücüme o derece inanırken birdenbire nasıl da yıkılmıştım ve kendimi bir akıl hastanesinin bahçesinde bulmuştum? Kendimden utandığımdan doktora soru soramıyordum. Sessizce bir banka oturduk, gözlerimi kapayarak bedenimi güneşe teslim ettim.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum; gök gürültüsüne benzer bir sesle irkildim. Gözümü açtım; Dr. Fahri yanımdan kalkmıştı. Burnuma düşen bir damla ile irkildim; gökyüzüne baktım; güneş kaybolmuştu ve kapkara bulutlar mavilikleri örtmüştü. Sırılsıklam olmadan yerimden kalkıp hastaneye yöneldim fakat hastanenin yerinde yeller esiyordu; yakınlarda sığınabileceğim bir yer aradım; bahçenin duvar dibinde ahşap bir kulübeye gözüm takıldı ve hiç düşünmeden daldım içeriye. Şöyle bir göz gezdirdim; burası benim evimdi, yegâne sığınağım.
Gerçekliğimi yeniden kaybettiğimi düşünerek hastanede yatağımda hayal ettim kendimi fakat ne yaparsam yapayım ne ortam değişiyordu ne de zaman. Kendimi güvende hissettiğim tek yerde olduğum için mutluydum her koşulda; yalan olsa da. Mutfağa geçip kendime kahve yaptım ve küçücüğü kucağıma alarak sigara eşliğinde yavaş yavaş yudumlamaya başladım kahvemi. Henüz daha yarılamamışken ne kahvemi ne sigaramı, kapıya birkaç kere sertçe vurulmasıyla irkildim fakat korkum geçmişti; umursamadan, korkmadan, kaygılanmadan açtım kapıyı. Pink Floyd’u karşımda görünce bir gülme aldı beni; kahkahalarla buyur ettim içeri. Hızlıca kendini bir koltuğa atarak soluk soluğa konuşmaya başladı; delirmiş gibiydi:
—Yağıyor, yağıyor, hiç durmamacasına yağıyor, başladı, kaçın sığının!
Delilik bulaşıcıydı elbette. Ben ise kendi kıyametime yakında tüm dünya doluşacağı için memnun bir şekilde bir sigara daha yaktım.
Delilik Bulaşıcıdır Gözlerimi açtım, duvardaki saate bakmaya çalıştım fakat göremedim. Çok uyumuş olmalıydım; en azından ben öyle his...
Benim Küçük Kıyametim Bölüm:2
Delilik Bulaşıcıdır
Gözlerimi açtım, duvardaki saate bakmaya çalıştım fakat göremedim. Çok uyumuş olmalıydım; en azından ben öyle hissediyordum. Gözlerimi ovuşturdum. Evimin hiçbir duvarında duvar saati olmadığını hatırladım. Neredeydim ben? Hızlıca kalktım yerimden. Tanıdık bir yer değildi burası. Küçük bir odanın içinde bembeyaz duvarlarla çevrili odadaki tek kişilik bir yatağın üzerinde şaşkınlıkla oturuyordum; üzerinde, kokusu başımı döndüren, taze beyaz zambak dolu bir vazo olan bir komidin yatağın hemen yanı başındaydı. Üzerimde beyaz bir gecelik vardı ve kolumdan bir hortum hemen yukarıdaki bir seruma bağlıydı. Serumu çıkardım ve kapıya yöneldim. Pink Floyd’u karşımda doktor önlüğü ile görünce neredeyse küçük dilimi yutacaktım; önlüğün üstündeki Dr. Fahri Gülsoy ismine takıldı gözüm. Gülümseyerek bakıyordu bana fakat bakışlarında ne küçümseme ne de umursamazlıktan eser vardı; merhamet ya da daha kötüsü acıma mı vardı yoksa? Neredeydim ben tam olarak? Her ne kadar kendime itiraf edemesem de burasının hastane odası olması dışında bir ihtimal gelmiyordu aklıma. Soran gözlerle baktım, anlamış olsa gerek sorumu, cevap verdi bana:
—Evet, burası bir hastane.
Başımı eğdim; kötü bir kâbus olmasını dilemiştim. Önümden geçerek arkadaki pencerenin perdelerini çekti; dışarıda pırıl pırıl bir hava vardı. Haylaz bir güneş ışığının gözüme girmesi ile irkildim; yağmur yoktu; masmavi gökyüzünde tek bir bulut dahi yoktu. Delirmiştim anlaşılan, hem de öyle böyle değil sağlam delirmiştim ve burası da bir akıl hastanesi olmalıydı. Utana sıkıla konuşmaya çalıştım:
—Ne zamandır buradayım?
—Üç aydır buradasın, dün seni ziyaretimle bir şeyleri sorgulamaya başlamış olmalısın. Girdiğimde bakışlarındaki şaşkınlığı hisseder hissetmez kendin için kurduğun dünyanın sönmek üzere olduğunu fark ettim. Senin için çok uğraştık; bizim için yeni çığırlar açtın sen. İnsan beyni inanılmaz bir makine ve aslında her şeyin zihinde bittiğine neredeyse emin sayılırız. Çok zeki bir kızsın, kurmacadan eninde sonunda çıkacağına olan inancımı hiçbir zaman yitirmedim.
—Kim getirdi beni buraya? İlk ne zaman başlamışım yağmayan yağmurlardan bahsetmeye?
—İşlek caddelerden birinde bir oraya bir buraya ‘yağıyor, yağıyor, kaçın, sığının bir yerlere’ diye canhıraş feryat ederken araç ve yaya trafiğinin altını üstüne getirmişsin. Trafik polisi hastaneyi aramış; oradan da buraya nakledildin. Olay kısaca böyle. Detaylı ve uzun soluklu bir iyileştirme çabasına girdik; geçmişini de bu kapsamda araştırdık elbette. Evlenme arifesinde nişanlını kaybettiğini öğrendik ve durumuna daha da üzüldük. Kendi küçük kıyametini yaratmış olmak yeterli gelmemiş sana; toptan bir kıyametin tüm insanlığın başına gelmesini istemişsin ve bir şekilde zihnini böyle bir olaya ikna etmişsin gibi duruyor. Bunları konuşuruz detaylı; vaktimiz bol. Ne dersin bahçeye çıkalım mı? Güneşe selam verelim.
Bahçeye çıktık. Çimler yeni kesilmiş olmalıydı; zambaklar, güller gayet muntazam bir şekilde kenarlara ekilmişler ve boyunlarını güneşe uzatmış olabildiğince emiyorlardı güneş ışınlarını. Hava sıcaktı ve güneş yakıyordu. Ne zamandır ilk defa tenimde güneşi hissetmiştim; huzur bulmam gerekirken içimde büyük bir korku hafiflemek bilmeden diken üstünde durmama neden oluyordu. Dr. Fahri’den sigara istedim; hızlı bir şekilde içime çektim; neredeyse bana gerçeği, çıplak gerçeği tümüyle göstereceğine inandığım bir maddeymiş gibi çektikçe çektim ve fakat ne acıdır ki sarı saçlarımın üzerinde dans eden güneş çekmedi ışınlarını geri. Gerçekten bu derece delirebilmiş olmama aklım sırrım ermiyordu. Nasıl? İrade gücüme o derece inanırken birdenbire nasıl da yıkılmıştım ve kendimi bir akıl hastanesinin bahçesinde bulmuştum? Kendimden utandığımdan doktora soru soramıyordum. Sessizce bir banka oturduk, gözlerimi kapayarak bedenimi güneşe teslim ettim.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum; gök gürültüsüne benzer bir sesle irkildim. Gözümü açtım; Dr. Fahri yanımdan kalkmıştı. Burnuma düşen bir damla ile irkildim; gökyüzüne baktım; güneş kaybolmuştu ve kapkara bulutlar mavilikleri örtmüştü. Sırılsıklam olmadan yerimden kalkıp hastaneye yöneldim fakat hastanenin yerinde yeller esiyordu; yakınlarda sığınabileceğim bir yer aradım; bahçenin duvar dibinde ahşap bir kulübeye gözüm takıldı ve hiç düşünmeden daldım içeriye. Şöyle bir göz gezdirdim; burası benim evimdi, yegâne sığınağım.
Gerçekliğimi yeniden kaybettiğimi düşünerek hastanede yatağımda hayal ettim kendimi fakat ne yaparsam yapayım ne ortam değişiyordu ne de zaman. Kendimi güvende hissettiğim tek yerde olduğum için mutluydum her koşulda; yalan olsa da. Mutfağa geçip kendime kahve yaptım ve küçücüğü kucağıma alarak sigara eşliğinde yavaş yavaş yudumlamaya başladım kahvemi. Henüz daha yarılamamışken ne kahvemi ne sigaramı, kapıya birkaç kere sertçe vurulmasıyla irkildim fakat korkum geçmişti; umursamadan, korkmadan, kaygılanmadan açtım kapıyı. Pink Floyd’u karşımda görünce bir gülme aldı beni; kahkahalarla buyur ettim içeri. Hızlıca kendini bir koltuğa atarak soluk soluğa konuşmaya başladı; delirmiş gibiydi:
—Yağıyor, yağıyor, hiç durmamacasına yağıyor, başladı, kaçın sığının!
Delilik bulaşıcıydı elbette. Ben ise kendi kıyametime yakında tüm dünya doluşacağı için memnun bir şekilde bir sigara daha yaktım.
16 Ocak
Oturmuş düzenin en ufak bir parçasına karşı gelebilmek için kırk fırın ekmek yemek dahi yetmez. Dışlanmayı, çemberden atılmayı, yalnız...
Neo Feminizm ve Kadın Cinayetleri
Oturmuş düzenin en ufak bir
parçasına karşı gelebilmek için kırk fırın ekmek yemek dahi yetmez. Dışlanmayı,
çemberden atılmayı, yalnız bırakılmayı göze almanız gerekmekte. Böyle
kahramanlar yok artık; bir daha da kolay kolay gelmeyecekler; devir ekranların
önünde salya sümük ağlayan kurbanların yüceltilme devri ve görünüşte bu devirden en
çok nemalanan kesim kadınlar.
Tam da şu yıllarda kadınların
eline büyük bir koz geçmiş gibi görünmekte; elbette diğer her şey gibi bu da
verilen bir şey; hem de ne kadınları, ne de erkekleri zerre kadar düşünmeyen
elit tabaka tarafından. Bir taraftan kadın cinayetleri artarken, diğer taraftan
kadınların neo feminizmin eline geçiyor olması çok da şaşılacak bir şey gibi
görünmese de aslında perde arkasına şöyle bir baktığınızda bu olayların neden
olacağı asıl şeyin ‘modern dünyanın habis bir şekilde kadınlaştırılması’
durumunun nelere yol açacağını düşününce insanın ister istemez tüyleri diken
diken oluyor.
Kutsal annelerimiz tarafından el
bebek gül bebek yetiştirilmiş masum çocuklardık biz. Öylesine masum ve
korunmasızdık ki annelerimize sığındık. Lakin asıl durum şu ki herhangi bir kuruma ya
da bireye kutsal dediğiniz anda ta en baştan dokunulmazlık vermişsiniz
demektir. Tanrı kutsaldır; tanrı dokunulmazdır; sorgulanamaz fakat sorgulayabilir;
cezai müeyyidesi yoktur fakat ceza verebilir; kendisine sual sorulamaz ve
doğruyu bilen ve de öğretebilecek olan odur. Annelik kutsallaştırıldığında Tanrı için
geçerli olan ne kadar vasıf varsa onun üzerine yüklenmiş gibi olur; kelimeler
her şeydir hele ki ‘kutsal’ kelimesini duyduğunuz yerden kaçmanız aslında en
doğru hareket olacaktır kanımca. Şimdi düşününce kutsal annelerin kutsal
rahminden çıkan bizlerin de kutsal olmamız gerektiği izlenimini taşıyorum fakat
diğer taraftan ne derece yanıldığımı toplum beni kızgın yağa atarak
gösterecektir zaten. Bu önermeyi tanrılık katına taşıyacak kadar aptallaşmadım
elbet gene de düşününce neden olmasın?
Ortalama 25 yaşındaki bir kadına
baktığınızda henüz çocuk olduğunu, hayatı tam olarak öğrenememiş olduğunu, birçok
şeyde hatalarının olduğunu, düşünce sisteminin tam oturmuş olsa da dünya
halleri ile çelişebileceğini, olgunlaşması için kaderin çarklarında daha çok dönmesi
gerektiğini bilirsiniz. Öğreneceği çok şey vardır; en başta da olaylara
baktığı yöne göre olayların farklı gözlerle görülebileceği gerçeğidir. Fakat
bunun için bile iki tarafa karşı da empati duyabilmesi gerekir; bu dahi başlı
başına kaderin sillesini yemekten geçer. Tek doğrunun kendi bildiği olduğunu
sanan böylesi bir kadın çocuk doğurduğunda, eşsiz ve diğer hiç kimseye
benzemeyen bir bireyi dünyaya getirdiğinde ilk yapacağı şey o bireyin eşsiz
yönlerini törpülemek olacaktır. Pırıl pırıl parlayan ve tamamen başka bir bakış
açısı getiren o varlığı, kendisi gibi, kendi annesi, kendi anneannesi gibi tam
bir dörtgen yapana kadar da durmayacaktır. Bu korkunç ve kırılması gereken
döngünün kırılabilmesi için öncelikle hiçbir kadının sırf çocuk doğurduğu için
kutsal olmayacağı fikrinin aşılanması gerekirdi elbet. Fakat bu nafile bir
çabalama; bunu burada yapıyor olmam bile taşlanacağım anlamına gelebilir.
Ne kadınlar ne de erkekler
kutsaldır gözümde. Kutsal olması gereken birileri varsa da o da ancak çocuklar
olmalı. Çocuğunu yetiştirmek için çok şeyler çekmiş bir kadının yanında
yetiştirilebilmek adına kim bilir neler neler başına gelmiş, ne derece
travmatize edilmiş, sayısız kaygı ve endişe ile nasıl da feci şekilde
yoğrulmuş, zihni tartaklanmış, açılmadan sönmüş birçok ideanın tabutları
arasında tek başına ve sorgulayamadan, kendisini suçlayarak oturmuş zavallı bir
çocuk neye ağladığını bilmeden ağlamakta. Fakat o çocuk hep gözlerden kaçmış,
ne de olsa tüm gözler kutsal annenin üzerinde. Kutsal anne ağlamaklı, eşinden
dert yanıyor, parasızlıktan, çocuğuna bakabilmek için yaptığı fedakârlıklardan.
Kutsal anne konuştukça içimizde bu kurbana karşı büyük bir merhamet gelişiyor;
onu mahveden erkekten tiksiniyoruz; belki de annesine pek de iyi davranamayan
küskün çocuktan tiksiniyoruz ve de bu yaptığımız en büyük hata oluyor; kurbanı
kahramanlaştırmak. Tüm bunların neticesinde erkeksi kahramanlık fiili, zayıf ve
aciz bir kadının kollarında can verirken gitgide erkek kadınlaşıyor.
Kahraman kadınlar ve kahraman
erkekler neo feminizm tarafından bir güzel katledilirken medya bunu tekrar
tekrar önümüze kadınları yüceleştirmek için koyduğunu söyleyerek; kahramanların
ölmesine izin veriyor. Bir kadın başına ne gelmiş olursa olsun asla ve katiyen
bir kurban yaratmamalıdır kendinden. Kadınlık onuruna terstir bu; fakat
içimizdeki ve çevremizdeki erkekleri yavaş yavaş öldürerek ve onları efeminen
hale getirerek kendi onurumuzu zedelemekle kalmıyor, erkeklik onurunun üzerine
de bir galon benzin döküp yakmış oluyoruz.
Yetişkin olduğumuzda dahi
zihnimizde sürekli olarak seslerini duyduğumuz ve bizi sürekli uyaran, hata yaptığımızı
söyleyen, su bardağını kırdığımız için bağıran, kirli ellerimizle kanapelere
dokunduğumuz için azarlayan, garip bir yaratık olduğumuzu tekrar tekrar
yineleyen ve hatta ileri gidip ‘senin yüzünden bu kadar kötüyüz babanla’ gibi
cümleler sarf ederek sizi içten içe kemiren suçluluk duygusu ile baş başa
bırakan sevgili anneler sırf kutsal oldukları için sorgulanmayacaklarsa eğer, bu
katledilmiş çocukluklara yapılacak en büyük hakarettir ve buna kendi
çocuklukları da dahildir elbet. Eşsizliğiniz ve biricikliğiniz canavarca
öldürüldükten sonra sizde kalıp kalabilecek tek şey ağır bir ruhsal
bozukluktur.
Bir taraftan durum böyleyken, diğer taraftan erkekler karılarını, sevgililerini, kızlarını ya da yoldan
geçen herhangi bir kadını vahşice öldürebilmekte; kadın cinayetleri akla hayalae sığmaz bir şekilde artıyor. Bu erkekleri de bu anneler
yetiştiriyor elbet. Eğer ki medya birazcık güvenilir olsaydı ve kadınları
sömürme ve onları canavar erkeklerin kurbanı haline getirme görevini
üstlenmemiş olsaydı, şimdi bütün tartışma programlarında bu erkeklerin nasıl
bir çocukluk geçirdiklerinden ve annelerinin duygusal durumundan bahsediliyor
olurdu. İşte anca o zaman annelerin de doğruları ve yanlışlarıyla sadece birer
insan oldukları ortaya çıkardı böylece kutsallık anneliğe adanan bir terim
olarak kalmazdı. Oysaki erkekler gitgide barbar yaratıklar olarak gösterilmekte
ve kendilerinden utanan birçok iyi adam iktidarlarını kaybedip gitgide
efeminenleşmekte. Bu öylesine büyük bir olay ki asıl çürümenin tam olarak bu
olduğunu söylesem pek de yalan olmaz.
Uslarımızdaki arketipler bizi
hayatımız boyunca yönlendirerek, otantik yönlerimizi buduyor. Bu elbette sürüde
kalmak adına harika bir şey fakat benliğini bulamamış ve şehir-rahim
metaforlarında dünya kadar uyaranla aklını kaybetmiş bir sürü insan, aklı
başında olanın akıl sağlığını sorgulamaya başlayınca işler acayip ve daha da
karmaşık bir hal alıyor. İşte garip hem de pek garip olan bu. Süper ego benliği
alt ettiğinde elinizde size ait pek bir şey kalmamış demektir.
Kutsal annelik kavramının artık
sorgulanması elzemdir. Kahraman erkekler ve kadınlar hayatın ağır şartlarında
omuz omuza, yan yana savaşırken kurban kadın anlayışı hem kadınların hem de
erkeklerin kahramanlıklarını ve onurlarını elinden almaktadır. İnsanları ırk,
dil, din, bayrak üzerinden bölenler kanımca şimdi bölmede en tehlikeli aşamaya
gelmişler ve kadın ve erkeği birbirine düşman kılmaya çalışmaktadırlar.
Suçluluk duygusuna bulanmış erkekler erkekliklerini çıkarıp atmışlar ve geride
dar paça pantalonlar kalmıştır ve elbette dar paça pantolon bir metafordur ve
metaforları ve sembolleri kullanmasını çok iyi bilen elitler tarafından
hazırlanmış bir tuzaktır. Buna benzer çok tuzak var elbet ve tek yapılması
gereken dikkatlice bakmak. İnsanları sevmeyen ve aslında onlar üzerinden
beslenen parazitlerin gerçek anlamda insanların iyiliğini hiçbir zaman
istemeyecekleri açıktır. Metoo hareketinin tamamen kontrol altında olan
Hollywood’da başlamış olması bile başlı başına bir göstergedir.
Ne kadınlığınızdan ne de
erkekliğinizden utanın ne de kim olduğunuzdan. İçinizde arketipleri
susturmadığınız müddetçe hiçbir zaman kendi biricik egonuzla buluşamazsınız ve
susturabilme becerisi bu toplumsal yozlaşmanın tek tedavisidir.
Esindas
0 Yorum
09 Aralık
Patika boyunca hızlı hızlı yürümeye devam etti, hava serindi, güneş bulutların arasından bir çıkıyor, bir kayboluyordu. arkasından gelen hışırtılara aldırmadan adımlarını sıklaştırdı, arkasına bakmayacaktı, bir kerecik bile bakacak olursa geri dönmek zorunda kalacağını biliyordu. Zaman zaman kulağına gelen insan seslerine, haykırışlara ve bağırışlara da aldırmayacaktı. Hayır, o sadece önüne bakarak ormana doğru ilerleyecekti.
Bir agacın gölgesinde biraz dinlenmek için durdu. O an gerideki tüm sesler kesildi ve o sadece rüzgarı dinledi, rüzgarın nağmelerini, gözünü kapattı ve bir kaç dakikalığına...
Ayaklarından toprak onu içine çekmeye başlayınca tüm gücüyle koşmaya başladı, her şeyi, tüm yaşadıklarını, tüm hayatını, tüm öfkesini, tüm insanlığı, korkularını, kaygılarını, geçmişini ve geleceğini üstünden silkeleyerek koştu, koştukça hafifledi, koştukça rahatladı ve birden düştü, düştükçe düştü, derinin en derinine düştü yeryüzü ve gökyüzü yok alana kadar düştü, bedeninden sıyrıldı ve birden aslında hiç bir şey olmadığını fark etti, aslında peşinden falan da kimsenin gelmediğini. Sonra fark eden de gitti.
Öyle anlattılar bana deli kadını, bir zamanlar fotoğrafları varmış hem de bir sürü. Çok uzun zaman boyunca da hem kendini hem fotoğrafları gerçek sanmış, sonra birden, yeşillerin içindeyken, anlamış var olmadığını. Hiç bir fotoğrafta kendisini göremezsiniz artık. Fotoğraf kareleri onsuz, ama orada burada ufak tefek bir şeyler var ki, bana; onun bir zamanlar içeride olduğunu düşündürüyor. Tüm kareler onun yaşamının artıkları gibi.
Esindaş
Patika boyunca hızlı hızlı yürümeye devam etti, hava serindi, güneş bulutların arasından bir çıkıyor, bir kayboluyordu. arkasından gelen hış...
Deli Kadın
Patika boyunca hızlı hızlı yürümeye devam etti, hava serindi, güneş bulutların arasından bir çıkıyor, bir kayboluyordu. arkasından gelen hışırtılara aldırmadan adımlarını sıklaştırdı, arkasına bakmayacaktı, bir kerecik bile bakacak olursa geri dönmek zorunda kalacağını biliyordu. Zaman zaman kulağına gelen insan seslerine, haykırışlara ve bağırışlara da aldırmayacaktı. Hayır, o sadece önüne bakarak ormana doğru ilerleyecekti.
Bir agacın gölgesinde biraz dinlenmek için durdu. O an gerideki tüm sesler kesildi ve o sadece rüzgarı dinledi, rüzgarın nağmelerini, gözünü kapattı ve bir kaç dakikalığına...
Ayaklarından toprak onu içine çekmeye başlayınca tüm gücüyle koşmaya başladı, her şeyi, tüm yaşadıklarını, tüm hayatını, tüm öfkesini, tüm insanlığı, korkularını, kaygılarını, geçmişini ve geleceğini üstünden silkeleyerek koştu, koştukça hafifledi, koştukça rahatladı ve birden düştü, düştükçe düştü, derinin en derinine düştü yeryüzü ve gökyüzü yok alana kadar düştü, bedeninden sıyrıldı ve birden aslında hiç bir şey olmadığını fark etti, aslında peşinden falan da kimsenin gelmediğini. Sonra fark eden de gitti.
Öyle anlattılar bana deli kadını, bir zamanlar fotoğrafları varmış hem de bir sürü. Çok uzun zaman boyunca da hem kendini hem fotoğrafları gerçek sanmış, sonra birden, yeşillerin içindeyken, anlamış var olmadığını. Hiç bir fotoğrafta kendisini göremezsiniz artık. Fotoğraf kareleri onsuz, ama orada burada ufak tefek bir şeyler var ki, bana; onun bir zamanlar içeride olduğunu düşündürüyor. Tüm kareler onun yaşamının artıkları gibi.
Esindaş
Esindas
0 Yorum
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




Sosyal Ağlar