kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
06 Şubat
Yüzyıllardır oradaymış gibi duran fakat benim yeni keşfettiğim ulu ağaçlarla dolu bir ormanda yürüyorum; peşime üç tane köpek takılmış. Beni takip ediyorlar fakat niçin bilmiyorum; bazı patikalara sapmamı istemiyor gibiler. O derece sık bir orman ki köpeklerin varlığı beni sevindiriyor keza geri dönüş yolumu bulabileceğimden emin değilim. Ölüler dünyasından canlıların dünyasına geçiş yapmış gibiyim; bilmem neden kalabalıkların arasından sızan ölü geçmiş rahatsız etmekte beni. An ve anlar boyunca uzanan yaşanmamışlıkların insanı olmaya razıyım çoğu zaman. Orada öylece duran, üzeri yosun kaplı koca ve capcanlı bir kayanın üzerine oturup termosumu çıkarıyorum çantamdan. Melankoli basan zihnime Anna Karenina doluyor nedensiz. Kitabı hep yanımda; açıyorum rastgele bir sayfayı: “Ne zaman oluştu bu yuvarlak? Demin bakmıştım gökyüzüne, böyle bir şey yoktu orada. Yalnızca iki beyaz çizgi vardı. Evet, hayat üzerine benim düşüncelerim de böyle, farkına varmadan değişti.” Suçlu muydu Anna gerçekten? Yoksa o farkına varmadan değişen duygularının garip bir esiri mi? Fakat asıl içimi burkan şey belki de şimdiye kadar kimsenin aklına gelmemiştir; tekrar tekrar okuduğumuzda onun hikâyesini, her seferinde bıçağı saplar oluyor muyuz bir serçeninki kadar hassas yüreğine? Hikâyesi bu kadar güzel anlatılmamış olsaydı şimdiye çoktan ölü olacak bir kadını tekrar tekrar o acılarıyla yüzleştirmek bir nevi cehennemvari bir işkence yöntemi olmalı. Bir daha açmamak üzere kapatmalıyım Anna Karenina’yı. Bir kez daha trenin altına atmayacağım bu erdemli kadını! O vakit belki de asıl cehennem döngünün tekrarıdır; bir tren yolculuğu ile başlayıp, trenin altında biten bir döngünün.
Kahvemden birkaç yudum daha alıyorum; tatlı bir esinti ile saçlarım uçuşuyor; zaman durmuş gibi burada ve fakat burası zamanın hızlıca geçtiği tüm diğer mekânlardan daha gerçek geliyor gözüme. Ağaçlar mı beni korkutuyor yoksa aşağıdaki denizin görüntüsü mü bilmem bir şeyler merakımı cezbederken ve tatlı bir his kondururken ruhuma, başka bir şey benliğimi sorgulamama neden oluyor. Peki ya ben diyorum kendi kendime; peki ya ben? Hikâyemin bir kitaba aktarılmaması için sessiz dualar okuyorum içimden; biten bitmeli ve daire kırılmalı bir yerden. Hikâyemin ana fikrini aldım ben; örnek gösterilmeye ne hacet? Bütün bu deli saçması şeyler zihnimin içine dolmak için neden bu ormanı seçmiş ola ki?
Kahvem bitti ve yavaştan kararmaya başladı gökyüzü; minik damlalar akıtıyor bulutlarından yaslı gri gök bana. Kalkıyorum; yağmurluk yok üzerimde; ıslanacağım. Koşturarak beş dakika uzaklıktaki evime dönüyorum ve kendime bir kez daha kızıyorum; ‘nasıl olmuştu da 15 yıldır otururken burada, daha yenice buluvermiştim bu acayip yeri’. Bulmak istemeyen ben miydim yoksa o mu gizledi kendini?
O gizemli orman daha pek çok yerde karşıma çıkmaya başlayınca akli dengemden şüphelenmedim değil. Kendimden şüpheye düşürmemek adına kimseye de soramadım; deli kız damgası yemek kolaydı; kurtulmak zordu. Sürekli gittiğim bakkalın arkasında çıktı karşıma birkaç ay sonra; beş ay sonra ise fırına gitmek için bu ormandan geçmek zorunda kaldım. Balıkçı tezgâhı ormanın tam ortasına kurulmuş gibiydi bir yıl içinde ve kocaman bir gemi ağaçların arasında biçimini kaybetti. Kesinlikle bir şeyler oluyordu ve bunun iyi bir şeyler olma ihtimali oldukça düşüktü. Son zamanlarda ne yiyip ne içtiğimi düşündüm; zehirleniyor muydum bilmeden? Belki de daha geçen pazardan aldığım kocaman ve sulu mantarların yan etkisiydi tüm bunlar; halüsinasyondan başka bir şey olamazdı ne de olsa insanlar gayet normal bir şekilde hayatlarına devam ediyorlardı. Oysaki neredeyse mekân kalmamıştı hepimiz bir ormanın içindeydik ve belki de bunun tam olarak farkında olamayanlar ne ellerindeki işleri bırakıyorlar ne de çevrelerine bakıyorlardı.
İnsan yapımı hiçbir şey kalmayana kadar bu böyle devam etti. İnsan sayısı azalmıştı sanki? Ölüyorlar mıydı yoksa öylece kayboluveriyorlardı da ruhum bile duyumsayamıyordu? Tanrı bilir ancak! Kalan birkaçı garip ve sessiz şekilde çevrelerine bakmaya başladılar. Anca mı fark edilmişti bu garip olay? Ve artık fark etmiş olduklarına göre yanlarına gidip konuşabilirdim; ses ettim orada kütükte başını ellerine almış zavallı adama; bir şey dedi fakat anlamadım. Birkaç şey daha söyledim; cevap gene anlam veremediğim sözcüklerle geldi. Başka bir dil konuşuyorlardı artık; ya da ben başka bir dil konuşuyordum. Anlaşmamız mümkün değildi. Geri döndüm kendi kütüğüme. İşte dedim bu bir hikâye ve belki de kaydedilmeye değer; elime geçirdiğim sert madeni bir madde ile ağaca kazımaya başladım doğduğumdan beri başıma gelen her şeyi. Hikayenin sonuna doğru kimse kalmamıştı ortalıkta ve ben gitgide görünmez oluyordum. Son kelimeyi yazıyorum şimdi, birazdan..
‘Yüzyıllardır oradaymış gibi duran fakat benim yeni keşfettiğim ulu ağaçlarla dolu bir ormanda yürüyorum; peşime üç tane köpek takılmış. Beni takip ediyorlar fakat niçin bilmiyorum; bazı patikalara sapmamı istemiyor gibiler.’
Yüzyıllardır oradaymış gibi duran fakat benim yeni keşfettiğim ulu ağaçlarla dolu bir ormanda yürüyorum; peşime üç tane köpek takılmış. B...
Bengi Dönüş, Anna ve Ben
Yüzyıllardır oradaymış gibi duran fakat benim yeni keşfettiğim ulu ağaçlarla dolu bir ormanda yürüyorum; peşime üç tane köpek takılmış. Beni takip ediyorlar fakat niçin bilmiyorum; bazı patikalara sapmamı istemiyor gibiler. O derece sık bir orman ki köpeklerin varlığı beni sevindiriyor keza geri dönüş yolumu bulabileceğimden emin değilim. Ölüler dünyasından canlıların dünyasına geçiş yapmış gibiyim; bilmem neden kalabalıkların arasından sızan ölü geçmiş rahatsız etmekte beni. An ve anlar boyunca uzanan yaşanmamışlıkların insanı olmaya razıyım çoğu zaman. Orada öylece duran, üzeri yosun kaplı koca ve capcanlı bir kayanın üzerine oturup termosumu çıkarıyorum çantamdan. Melankoli basan zihnime Anna Karenina doluyor nedensiz. Kitabı hep yanımda; açıyorum rastgele bir sayfayı: “Ne zaman oluştu bu yuvarlak? Demin bakmıştım gökyüzüne, böyle bir şey yoktu orada. Yalnızca iki beyaz çizgi vardı. Evet, hayat üzerine benim düşüncelerim de böyle, farkına varmadan değişti.” Suçlu muydu Anna gerçekten? Yoksa o farkına varmadan değişen duygularının garip bir esiri mi? Fakat asıl içimi burkan şey belki de şimdiye kadar kimsenin aklına gelmemiştir; tekrar tekrar okuduğumuzda onun hikâyesini, her seferinde bıçağı saplar oluyor muyuz bir serçeninki kadar hassas yüreğine? Hikâyesi bu kadar güzel anlatılmamış olsaydı şimdiye çoktan ölü olacak bir kadını tekrar tekrar o acılarıyla yüzleştirmek bir nevi cehennemvari bir işkence yöntemi olmalı. Bir daha açmamak üzere kapatmalıyım Anna Karenina’yı. Bir kez daha trenin altına atmayacağım bu erdemli kadını! O vakit belki de asıl cehennem döngünün tekrarıdır; bir tren yolculuğu ile başlayıp, trenin altında biten bir döngünün.
Kahvemden birkaç yudum daha alıyorum; tatlı bir esinti ile saçlarım uçuşuyor; zaman durmuş gibi burada ve fakat burası zamanın hızlıca geçtiği tüm diğer mekânlardan daha gerçek geliyor gözüme. Ağaçlar mı beni korkutuyor yoksa aşağıdaki denizin görüntüsü mü bilmem bir şeyler merakımı cezbederken ve tatlı bir his kondururken ruhuma, başka bir şey benliğimi sorgulamama neden oluyor. Peki ya ben diyorum kendi kendime; peki ya ben? Hikâyemin bir kitaba aktarılmaması için sessiz dualar okuyorum içimden; biten bitmeli ve daire kırılmalı bir yerden. Hikâyemin ana fikrini aldım ben; örnek gösterilmeye ne hacet? Bütün bu deli saçması şeyler zihnimin içine dolmak için neden bu ormanı seçmiş ola ki?
Kahvem bitti ve yavaştan kararmaya başladı gökyüzü; minik damlalar akıtıyor bulutlarından yaslı gri gök bana. Kalkıyorum; yağmurluk yok üzerimde; ıslanacağım. Koşturarak beş dakika uzaklıktaki evime dönüyorum ve kendime bir kez daha kızıyorum; ‘nasıl olmuştu da 15 yıldır otururken burada, daha yenice buluvermiştim bu acayip yeri’. Bulmak istemeyen ben miydim yoksa o mu gizledi kendini?
O gizemli orman daha pek çok yerde karşıma çıkmaya başlayınca akli dengemden şüphelenmedim değil. Kendimden şüpheye düşürmemek adına kimseye de soramadım; deli kız damgası yemek kolaydı; kurtulmak zordu. Sürekli gittiğim bakkalın arkasında çıktı karşıma birkaç ay sonra; beş ay sonra ise fırına gitmek için bu ormandan geçmek zorunda kaldım. Balıkçı tezgâhı ormanın tam ortasına kurulmuş gibiydi bir yıl içinde ve kocaman bir gemi ağaçların arasında biçimini kaybetti. Kesinlikle bir şeyler oluyordu ve bunun iyi bir şeyler olma ihtimali oldukça düşüktü. Son zamanlarda ne yiyip ne içtiğimi düşündüm; zehirleniyor muydum bilmeden? Belki de daha geçen pazardan aldığım kocaman ve sulu mantarların yan etkisiydi tüm bunlar; halüsinasyondan başka bir şey olamazdı ne de olsa insanlar gayet normal bir şekilde hayatlarına devam ediyorlardı. Oysaki neredeyse mekân kalmamıştı hepimiz bir ormanın içindeydik ve belki de bunun tam olarak farkında olamayanlar ne ellerindeki işleri bırakıyorlar ne de çevrelerine bakıyorlardı.
İnsan yapımı hiçbir şey kalmayana kadar bu böyle devam etti. İnsan sayısı azalmıştı sanki? Ölüyorlar mıydı yoksa öylece kayboluveriyorlardı da ruhum bile duyumsayamıyordu? Tanrı bilir ancak! Kalan birkaçı garip ve sessiz şekilde çevrelerine bakmaya başladılar. Anca mı fark edilmişti bu garip olay? Ve artık fark etmiş olduklarına göre yanlarına gidip konuşabilirdim; ses ettim orada kütükte başını ellerine almış zavallı adama; bir şey dedi fakat anlamadım. Birkaç şey daha söyledim; cevap gene anlam veremediğim sözcüklerle geldi. Başka bir dil konuşuyorlardı artık; ya da ben başka bir dil konuşuyordum. Anlaşmamız mümkün değildi. Geri döndüm kendi kütüğüme. İşte dedim bu bir hikâye ve belki de kaydedilmeye değer; elime geçirdiğim sert madeni bir madde ile ağaca kazımaya başladım doğduğumdan beri başıma gelen her şeyi. Hikayenin sonuna doğru kimse kalmamıştı ortalıkta ve ben gitgide görünmez oluyordum. Son kelimeyi yazıyorum şimdi, birazdan..
‘Yüzyıllardır oradaymış gibi duran fakat benim yeni keşfettiğim ulu ağaçlarla dolu bir ormanda yürüyorum; peşime üç tane köpek takılmış. Beni takip ediyorlar fakat niçin bilmiyorum; bazı patikalara sapmamı istemiyor gibiler.’
09 Aralık
Merdivenlerden çıkıyorum. Burası teyzemin evi; akıl sağlığının yerinde olmadığını düşünen pek çok akrabanın artık ziyareti kestiği hatta çocuklarının türlü türlü hilelerle mal varlığına konmaya çalıştığı teyzem, bana; her ne olursa olsun başımı dik tutmam gerektiğini söyleyen teyzem, çok yaşamış, çok görmüş, güneşin altında binlerce yıldır yeni bir şey olmadığını diline pelesenk eden teyzem, koca yürekli teyzem.
Kapıyı çaldım, bekledim biraz, artık eskisi kadar çabuk hareket edemiyor. Kim bilir kaç dakika sürecek oturduğu yerden kalkıp kapıyı açması. Begonyalara baktım, hayata ve yıllara inat güçlenen tek şey sarmaşıklar ve ağaçlar olsa gerek diye düşündüm, geri kalan her şey çürümeye ve bozulmaya mahkum. Teyzem açtı sonunda kapıyı, kapı aralanırken acaba bugün kendini kim sanıyor diye geçirdim aklımdan. Buruş buruş olmuş dudaklarına kıpkırmızı ruj sürmüş, gözlerine "eyeliner" çekmeye çalışmış fakat her yere dağılmış, yanaklarına, renk vermek için olsa gerek, ruj sürmüş fakat kırış kırış yanaklarda iki kırmızı leke gibi duruyor. Tırnaklarında yer yer bozulmuş mor renkli oje ve parmaklarında türlü türlü yüzükler. Ellerinin derisi o derece şeffaflaşmış ki mavi damarlar iyice ortaya çıkmış.
İçeriye girdik. Etraf tozlu ve rutubet kokuyor. Çok nadir açar teyzem evin kepenklerini fakat nedense bugün güneşe izin vermiş, ışınlarıyla havadaki tozu iyice açığa çıkaran güneşe.Yıllardır bu şekilde yaşıyor, tek başına, kitaplarıyla başbaşa. Alışverişini uzun zamandır bahçesine bakan bahçıvanına yaptırıyor. Odanın birinde küflü raflara dizilmiş sararmış kitaplarla, insan yüzü görmeden, zaman geçtikçe artan kırışıklıklarıyla tek başına, üç çocuk ve altı toruna rağmen hem de.
Oturduk pencerenin kenarına karşılıklı konulmuş berjerlere. Biraz dışarıyı izledikten sonra mutfağa geçti. Kurabiyeler ve çayla geri geldi. Teyzem aynı zamanda harika tatlılar yapar, bugün kavala kurabiyesi vardı ve ben hemen saldırdım. Hazırım manasında kafasını salladı, bunun ne anlama geldiğini biliyordum. Çantamdan defterimi ve kalemimi çıkardım ve o anlatmaya başladı:
- Çocukluğumu geçen gelişinde anlatmıştım. Sanırım bugün hayatımdaki daha genel konular hakkında konuşmak istiyorum.
Her zaman böyle değildim ben, bana ne olduysa kitaplar yüzünden oldu, tüm karakterlerin türlü türlü psikolojik acılar çektiği rus yazarların karakterleri. Ergenliğim onlarla geçti ve ben onların dertleriyle büyüdüm. Kadının biri, kendini trenin altına atarak intihar eden bir insana rastlar geldiği istasyonda ve romanın sonunda kendi hayatını trenin altında sonlandırır. Gene bir başkasında, zengin bir tefeci kadını öldüren bir genç, vicdanının ağırlığı altında ezilir ve sonunda da ele verir kendini, öldürme nedeni olan çaldığı parayı ise çoktan atmıştır. Hayali kahramanların hayali acısı bile bana yetti, nereye baksam acı görür oldum, tüm hayatlarda, fakat buna rağmen, hayattaki büyük yanlışlığı ve hatayı daha o yaşlarda görmeme rağmen, ondan kaçtım. Evlendim, çocuklarım oldu, dipten beni dürten garip kaotik acı dışında her şey yerli yerindeydi sanki, ben de herkes gibi kör olabilmeyi başarabilmiş gibiydim, fakat ne bileyim bir şeyleri eksik yapıyormuşum hissinden hiç kopamadım, çocuklarım büyüdü, bendeki nedensiz acaip acı dinmedi. Yıllar geçti, eşim göçtü öteki diyarlara ve çocuklarım terk etti evi ve ben o zaman kendimi tamamen Tanrıya verdim, geri kalan her şeye sırt çevirdim, çogu zaman yemeden içmeden kesildim fakat bir saniye bile O'nun adını anmaktan kendimi geri tutmadım. Onunla konuşabilen tek kişi ben olacaktım, zamanla bu hayatı o kadar kanıksadım ki, aklım tamamen boşaldı, hayat anlamını yitirdi gözümde, çok büyük bir kara deliğin içine düştüm fakat yılmadım ve halen onu çağırmaya devam ettim. Soracaklarım vardı; içimdeki bu bitmeyen derin acının ve hüznün nedenlerini anlatmalıydı bana. Kim olduğumu sordum geceler geceler boyu, ağlayarak yalvararak, cevap gelmedi fakat ben gerçekliği kaybetmeye başladım. Bazen ev ve içindeki her şey şeffaflaşmaya başladı, aynadaki yansımamı bile zor görür oldum, kendimi çimdikleyerek var olduğumu kendime kanıtlama ihtiyacı duydum, emin olamadım gerçi, var mıydım yok muydum? Hıçkırarak kendimi kaybettiğim gecelerden birinde, gökyüzündeki hilalin şekli bozulmuş gibi geldi, yıldızlar da teker teker yere düşüyorlar sanki. Odanın içi düşen yıldızlarla aydınlandı ve ben vücudumda yazıların belirmeye başladığını gördüm, bir gelip bir kayboluyorlardı. Aynaya baktım, yazılar tersti, okuyamadım. Yazıların geçidi hızlandıkça vücudumun her tarafı yazı doldu sonra hepsi ilk kelimeden başlayarak, zincir oluşturarak yerdeki boş kitabı yaprak yaprak doldurdular, yapraklar gözümün önünde hızla çevriliyordu ve bana da bir şeyler olmaya başladı. Gitgide küçülürken diğer taraftan da kara kalemle konturlarımın üzerinden geçiliyordu, aynaya baktığımda çizgi film karakterine dönmüş gibiydim, artık etten ibaret değildim, benim karbon bazlı olmam sanki kurşun kalemin karbonundan dolayıydı. Bu halimi sevdim ve korkmadım hiç, artık çürüme ve bozulma gibi bir korkum yoktu. Sonra ben de kitabın içine girdim, benim de bir karakter olduğumu fark ettiğimde yaratıcı Tanrımla buluştum.
O konuşmasını bitirdiğinde karşımda teyzem yoktu, benim elimde bir kitap vardı ve ben sonuna gelmiştim. Ev kimin eviydi anlayamadım, kendi evim mi, teyzemin evi mi? Kafamdaki düşünce treni hızlıca durdu ve büyük sessizlik sardı her yeri. Ben kimdim hatırlayamadım. Çevreme baktım, tanıyamadım, bir yerlerden çok güzel bir melodi geliyordu kulağıma, o kadar tanıdık ki fakat daha önce nereden duyduğumu çıkartabilmem mümküm değil, içten içe biliyorum. Melodi her yere dağıldı, duvarlar, koltuklar, masa her yeri melodi kapladı, oradan içime girdi notalar. Artık ev ve ben tek bir melodiydik. Kaynağını bulmaya çalıştım, nafile ve ben dönüşmeye başladım, inceldim, metalleştim, bas gitar tellerine dönüşürken Tanrıyı gördüm ve ben yaratılışın müzik defterindeki notalar olduğumda, kucaklaştım O'nunla. Sormama gerek kalmadı kim olduğumu. Sevinç gözyaşlarım nağmelerde saklı.
Esindaş
Merdivenlerden çıkıyorum. Burası teyzemin evi; akıl sağlığının yerinde olmadığını düşünen pek çok akrabanın artık ziyareti kestiği hatta çoc...
Harflerden Evrene
Merdivenlerden çıkıyorum. Burası teyzemin evi; akıl sağlığının yerinde olmadığını düşünen pek çok akrabanın artık ziyareti kestiği hatta çocuklarının türlü türlü hilelerle mal varlığına konmaya çalıştığı teyzem, bana; her ne olursa olsun başımı dik tutmam gerektiğini söyleyen teyzem, çok yaşamış, çok görmüş, güneşin altında binlerce yıldır yeni bir şey olmadığını diline pelesenk eden teyzem, koca yürekli teyzem.
Kapıyı çaldım, bekledim biraz, artık eskisi kadar çabuk hareket edemiyor. Kim bilir kaç dakika sürecek oturduğu yerden kalkıp kapıyı açması. Begonyalara baktım, hayata ve yıllara inat güçlenen tek şey sarmaşıklar ve ağaçlar olsa gerek diye düşündüm, geri kalan her şey çürümeye ve bozulmaya mahkum. Teyzem açtı sonunda kapıyı, kapı aralanırken acaba bugün kendini kim sanıyor diye geçirdim aklımdan. Buruş buruş olmuş dudaklarına kıpkırmızı ruj sürmüş, gözlerine "eyeliner" çekmeye çalışmış fakat her yere dağılmış, yanaklarına, renk vermek için olsa gerek, ruj sürmüş fakat kırış kırış yanaklarda iki kırmızı leke gibi duruyor. Tırnaklarında yer yer bozulmuş mor renkli oje ve parmaklarında türlü türlü yüzükler. Ellerinin derisi o derece şeffaflaşmış ki mavi damarlar iyice ortaya çıkmış.
İçeriye girdik. Etraf tozlu ve rutubet kokuyor. Çok nadir açar teyzem evin kepenklerini fakat nedense bugün güneşe izin vermiş, ışınlarıyla havadaki tozu iyice açığa çıkaran güneşe.Yıllardır bu şekilde yaşıyor, tek başına, kitaplarıyla başbaşa. Alışverişini uzun zamandır bahçesine bakan bahçıvanına yaptırıyor. Odanın birinde küflü raflara dizilmiş sararmış kitaplarla, insan yüzü görmeden, zaman geçtikçe artan kırışıklıklarıyla tek başına, üç çocuk ve altı toruna rağmen hem de.
Oturduk pencerenin kenarına karşılıklı konulmuş berjerlere. Biraz dışarıyı izledikten sonra mutfağa geçti. Kurabiyeler ve çayla geri geldi. Teyzem aynı zamanda harika tatlılar yapar, bugün kavala kurabiyesi vardı ve ben hemen saldırdım. Hazırım manasında kafasını salladı, bunun ne anlama geldiğini biliyordum. Çantamdan defterimi ve kalemimi çıkardım ve o anlatmaya başladı:
- Çocukluğumu geçen gelişinde anlatmıştım. Sanırım bugün hayatımdaki daha genel konular hakkında konuşmak istiyorum.
Her zaman böyle değildim ben, bana ne olduysa kitaplar yüzünden oldu, tüm karakterlerin türlü türlü psikolojik acılar çektiği rus yazarların karakterleri. Ergenliğim onlarla geçti ve ben onların dertleriyle büyüdüm. Kadının biri, kendini trenin altına atarak intihar eden bir insana rastlar geldiği istasyonda ve romanın sonunda kendi hayatını trenin altında sonlandırır. Gene bir başkasında, zengin bir tefeci kadını öldüren bir genç, vicdanının ağırlığı altında ezilir ve sonunda da ele verir kendini, öldürme nedeni olan çaldığı parayı ise çoktan atmıştır. Hayali kahramanların hayali acısı bile bana yetti, nereye baksam acı görür oldum, tüm hayatlarda, fakat buna rağmen, hayattaki büyük yanlışlığı ve hatayı daha o yaşlarda görmeme rağmen, ondan kaçtım. Evlendim, çocuklarım oldu, dipten beni dürten garip kaotik acı dışında her şey yerli yerindeydi sanki, ben de herkes gibi kör olabilmeyi başarabilmiş gibiydim, fakat ne bileyim bir şeyleri eksik yapıyormuşum hissinden hiç kopamadım, çocuklarım büyüdü, bendeki nedensiz acaip acı dinmedi. Yıllar geçti, eşim göçtü öteki diyarlara ve çocuklarım terk etti evi ve ben o zaman kendimi tamamen Tanrıya verdim, geri kalan her şeye sırt çevirdim, çogu zaman yemeden içmeden kesildim fakat bir saniye bile O'nun adını anmaktan kendimi geri tutmadım. Onunla konuşabilen tek kişi ben olacaktım, zamanla bu hayatı o kadar kanıksadım ki, aklım tamamen boşaldı, hayat anlamını yitirdi gözümde, çok büyük bir kara deliğin içine düştüm fakat yılmadım ve halen onu çağırmaya devam ettim. Soracaklarım vardı; içimdeki bu bitmeyen derin acının ve hüznün nedenlerini anlatmalıydı bana. Kim olduğumu sordum geceler geceler boyu, ağlayarak yalvararak, cevap gelmedi fakat ben gerçekliği kaybetmeye başladım. Bazen ev ve içindeki her şey şeffaflaşmaya başladı, aynadaki yansımamı bile zor görür oldum, kendimi çimdikleyerek var olduğumu kendime kanıtlama ihtiyacı duydum, emin olamadım gerçi, var mıydım yok muydum? Hıçkırarak kendimi kaybettiğim gecelerden birinde, gökyüzündeki hilalin şekli bozulmuş gibi geldi, yıldızlar da teker teker yere düşüyorlar sanki. Odanın içi düşen yıldızlarla aydınlandı ve ben vücudumda yazıların belirmeye başladığını gördüm, bir gelip bir kayboluyorlardı. Aynaya baktım, yazılar tersti, okuyamadım. Yazıların geçidi hızlandıkça vücudumun her tarafı yazı doldu sonra hepsi ilk kelimeden başlayarak, zincir oluşturarak yerdeki boş kitabı yaprak yaprak doldurdular, yapraklar gözümün önünde hızla çevriliyordu ve bana da bir şeyler olmaya başladı. Gitgide küçülürken diğer taraftan da kara kalemle konturlarımın üzerinden geçiliyordu, aynaya baktığımda çizgi film karakterine dönmüş gibiydim, artık etten ibaret değildim, benim karbon bazlı olmam sanki kurşun kalemin karbonundan dolayıydı. Bu halimi sevdim ve korkmadım hiç, artık çürüme ve bozulma gibi bir korkum yoktu. Sonra ben de kitabın içine girdim, benim de bir karakter olduğumu fark ettiğimde yaratıcı Tanrımla buluştum.
O konuşmasını bitirdiğinde karşımda teyzem yoktu, benim elimde bir kitap vardı ve ben sonuna gelmiştim. Ev kimin eviydi anlayamadım, kendi evim mi, teyzemin evi mi? Kafamdaki düşünce treni hızlıca durdu ve büyük sessizlik sardı her yeri. Ben kimdim hatırlayamadım. Çevreme baktım, tanıyamadım, bir yerlerden çok güzel bir melodi geliyordu kulağıma, o kadar tanıdık ki fakat daha önce nereden duyduğumu çıkartabilmem mümküm değil, içten içe biliyorum. Melodi her yere dağıldı, duvarlar, koltuklar, masa her yeri melodi kapladı, oradan içime girdi notalar. Artık ev ve ben tek bir melodiydik. Kaynağını bulmaya çalıştım, nafile ve ben dönüşmeye başladım, inceldim, metalleştim, bas gitar tellerine dönüşürken Tanrıyı gördüm ve ben yaratılışın müzik defterindeki notalar olduğumda, kucaklaştım O'nunla. Sormama gerek kalmadı kim olduğumu. Sevinç gözyaşlarım nağmelerde saklı.
Esindaş
Esindas
0 Yorum
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



Sosyal Ağlar