bilinçaltı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“Dans eden Güneş, dans eden Ay, dans eden yıldızlar ve dans eden tüm galaksiler bizim kutsal benliğimizin bir ifadesidir.” –Amit Ray ...




“Dans eden Güneş, dans eden Ay, dans eden yıldızlar ve dans eden tüm galaksiler bizim kutsal benliğimizin bir ifadesidir.” –Amit Ray

Güneş gündüzleri her yere gönderirken ışınlarını tek bir karartı kalmaz gölgelerimiz dışında. Gölgelerimiz bizi usulca takip eder; her daim bizimle olan, üzeri örtülemez ve fakat açığa çıkamaz bir gerçekliğin, ayın karanlık tarafının, güneşin ulaşamadığı yerlerin zahiri bir sembolü olarak bize farklı bir yönümüzün varlığına işaret eder.

Güneş bilincimizin, dışarıya gösterdiğimiz ve bizim de biliyor olduğumuz tarafımızın simgesidir. Gündüzdür ve her şey ortadadır. Bilincimiz yanında bedenimizi de besleyen kudrettir. Babadır, eril tarafımızdır. İş yapma, ortaya koyma gücümüzdür. Zihnimizde kurageldiğimiz hayallerimizin gerçekleşmesini sağlayan irade gücüdür. Karanlıkla savaşır ve onu boğar.

Ay ise bizim bilinçaltımızı aydınlatmaya çalışan titrek ve beyaz bir mum gibidir. Karanlığı yırtar ve içimizi hayallerle doldurur. Dişi gücümüzdür. Yaratıcı ve üretkendir. Çeşit çeşit korkutucu yaratık onun titrek ışığı ile görünür kılınır. Bilinçaltımızdan bilincimize akan saklı sırları ortaya çıkarır. Bir de ayın karanlık tarafı vardır ki işte o bir türlü ulaşamadığımız o ulu şeyi simgeler: Ruhumuzu. Ruhumuz öylesine büyük bir gizemdir ki rüyalarımız sadece Ruhumuza giden o gizli patikayı, karanlıkta kalan tarafımızı açığa çıkarmak adına kurgulanmış sahneleridir gecenin. Güneş sahnesinden ay sahnesine geçer dururuz ömrümüz boyunca. Toprağın, suyun, havanın ve ateşin birleşimi olmak kolay değildir; insan olmak kolay değildir.


Ayın zihinlerimizi etkileyebilecek kadar büyük bir gücü vardır üzerimizde. Bu hem iyi hem de kötü sonuçlar doğurabilir. Eğer ki karanlıkta kalan tarafımıza kucak açar, kendimizi tanımak için yola çıkar ve Ruhumuza doğru süzülebilme iradesi ve de isteği ile doldurursak kalbimizi, Ay bizim en büyük pusulamız olacaktır. Öte taraftan benliğimizin içine çakılı kalmışsak ve egomuzun bizi ele geçirmesine izin vermişsek Ay bizi deliliğe sürükleyecektir. Aristo Ayın beyinlerimizin üzerine olan etkisini, beynimizin en nemli organ olduğunu söyleyerek açıklar; ay sular üzerinde hükümranlık kuran bir küredir.



Her insanın bir yıldız olduğu söylenegelir. Bu hem doğrudur, hem de yanlıştır. Yıldız olan ruhumuzdur ve insanların çok çok büyük bir yüzdesi -hatta tamamına yakını demek daha doğru olacaktır-içindeki yıldızı tanıyamadan göçer gider bu sahneden. Sahte benliği ona o kadar gerçekçi görünür ki onun söylediği yalanlar ve de dolanlar sarmalında yıldızından gitgide uzaklaşarak ve fakat Tanrıya ulaştığını sanarak sönüp gidecektir. Ruhumuz bir yıldızın şekline sahiptir; küredir. Bir santrifüj etkisiyle yıldızların bedenlere girdiği söylenir neoplatonik kaynaklarda. Fakat bu balçık, bu çamur bir yıldızı tanıyabilme yetisinden çok çok uzaktadır. Hiçbir kitap ona bu sırrı veremez ve hiçbir kitap onu birleştiremez yıldızıyla. Aksini düşünmek ve bunu hayat felsefesi haline getirmek büyük bir cahillik olacaktır ve bu belki de en büyük günahtır. Yıldızlar ölümsüz ruhlardır; kaldı ki insanın ruhum sandığı sahte benliği ölümlüdür. “Ölmeden önce ölmek” terimi, ölümsüzlüğe erişebilmek için sahte benliğin öldürülmesi gerektiğini anlatan çok önemli ve fakat bir o kadar da anlaşılamayan bir anlatımdır. Anlaşılamaz çünkü ölüm denince akla ilk gelen bedenin ölümüdür. Bedenin ölümü ile beynin nöronları arasındaki bağlantılardan oluşan sahte kişilik de ölecektir. Oysaki olması gereken ölmeden evvelinde Ruhun içinde asimile olarak sahte benliğin ruhla birleşmesinin sağlanmasıdır. Bunun nasıl olması gerektiğini anlatan hiçbir yazılı materyal yoktur elimizde ve hatta olsaydı bile bunu anlayabilecek miydik? Ruhumuza izin veriyor muyuz benliğimizi kırarak?

İnsanların bu dünya üzerindeki kişilikleri ile cennete göçtüklerinde, cennetin cennet kalabileceğine inanmak saflıktan öte büyük bir çocukluktur. Cennet, sahte benliklerle cennet olarak kalamaz; insan dünyayı ne hale getirdiyse cenneti de o hale getirir; kötü, habis bir hapishane. Dinin tüm emirlerini yerine getirerek olgunlaşabilmek dervişlere has bir özelliktir. Normal, orta düzey, ölmeden ölümü tatmamış diğer insanlar  “en iyi kul benim” yarışına girecek o da yetmeyecek nehirleri, dağları, ovaları paylaşamayacaklardır. Cennet bu dünyanın bir yansıması olabilir anca bu insanlıkla.
Cennete giden yola ilk adım insanın kendini tanıyabilmesi ile atılır. İnsanın “yıldızı ile barışması” ile olur. Burada karşımıza “çilekeşlik” ya da “hermetik asetizm” karşımıza çıkar ve Mevlana’nın “kazaya karşı ölü gibi ol” lafı kulaklarımızda çınlar. Genel olarak toplumlarda, başlarına türlü kaza, bela gelmiş insanların Tanrı’ya daha yakın oldukları nedeni bilinmese de kabul edilegelen bir olgudur. Sahte benliklerimiz “iyi ki benim başıma gelmedi şunun başına gelen” diye şükrederken ruhlarının fısıltılarını duymaya çabalayan insanlar “keşke benim başıma da gelse” diyerek iç geçirirler ve gözyaşı döken her insanın gözyaşının cennete giden yola döşenen çakıl taşları olduğunu bilirler. Bu acıyı, elem ve kederi yüceltmeye çalışan bir nevi mazoşist bir yaklaşım kesinlikle değildir. 


Esasen bu dünyayı seven, öte dünya için yakamaz, yakmaz kalbindeki ateşi. O ateş bu dünyayı sömürür anca. Bilgi açlığına dönüşür, maddi açlığa dönüşür, bedensel açlığa dönüşür ve doymak bilmeyen bir ateştir; aynı Kuran ı Kerim’de anlatılan “doymak bilmez cehennem ateşi” gibidir. Feleğin çemberinden geçen insan ancak kurtaracaktır kendini dünyayı saran cehennemden.
Gerçek cehennemi yaratanın sahte benlikler olduğunu anlamadan ve onu yokluğun ateşi ile yakmadan cehennemden kurtulmak mümkün değildir. Bu dünyada başa gelen her acı şeyle ateş harlanır ve yavaş yavaş tutuşturmaya başlar ortadan kalkması gerekeni. Gözler geceye açılır ve gündüzün uğraşları eski zevki vermez insana. Öylesine bir umutsuzlukta yok olmaya davet eden bir şey vardır. Ruhun fısıltısı daha net duyulurken ölümsüzlüğe giden yol parlar ay ışığı ile. Yıldızımız bize, Tanrı’nın izniyle, elini uzatır kalınca sislerin ardından anca görmeye başladığımız küçük bir ışık demeti marifetiyle. Tutabilene ne mutlu!

Dünya sahnesi, sahte benliğimizi var eden, ona gerçek bir statü kazandıran bir ortamdır. Esasen gerçekten “var” olabilmek için önce yok olmak elzemdir, mecburidir; tüm ezoterik, batıni inançlarda yok olmak kutlu ve ulvi sayılmaktadır. Oysaki insanlar yeryüzünde korkunç bir varlık savaşının içerisinde sürüklenip gitmektedirler. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen bu ömürde tek bir saniye bile yıldız Ruhumuzla tanışmak ve onun içerisinde yok olmak adına boşa harcanmamalıdır. Ölümden sonra Ruhumuzla tanışma fırsatımız olmayacaktır. Reenkarnasyon Ruh için geçerlidir sahte benliğin öyle bir gücü yoktur; asla ölümsüz değildir; bedenle doğar, bedenle ölür.



Varlık savaşı ile ilgili en güzel dizeleri yazan Mevlana’dan alıntı yapmamak olmaz tam da burada:

“Yok olanın yolu başka yoldur; çünkü aklı başında olmak da başka bir günahtır. Aklı başında oluş geçmişleri hatırlamaktan ileri gelir. Geçmişin de Tanrı’ya perdedir, geleceğin de. Her ikisini de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden ne vakte kadar ney gibi boğum boğum olacaksın? Neyde boğum bulundukça sırdaş değildir; dudağın, sesin mahremi olmaz.
Sen kendi tarafından tavaf edip durdukça nasıl tavafta olursun? Kendinde oldukça nasıl olur da Kabe’ye gelmiş sayılırsın?”

Mevlevilerin semasının da iki amacı vardır. Zahiri yani görünürdeki amaç Tanrı’ya olan hayranlığı ifade etmek ve insani-kamile ulaşmakken batıni yani gizli ve de asıl amaç yıldız ruhumuzun bedensellikten sıyrılıp göksel bir küre olarak kendi çevresinde ve de diğer küreler çevresinde dönerek yerini ve de asıl olan kendini bulması gerekliliğinin dansa vurmuş şeklidir. Ve bu dansın Mevlana evvelinde de yapılıyor olduğuna çok da şaşırmamak gerekir lakin antik insanların Tanrı’yla olan bağları bizimkinden çok daha kuvvetliydi ve netice itibarı ile insan olmanın aslında ne demek olduğunu bizden çok daha iyi bilirlerdi. Şimdi bir nevi atıştırmalık olarak önümüze sunulan her türlü bilgi gürültü ve karmaşadan ibaret bir kördüğümün içine atar bizi.

Ruhumuzun fısıltısını kalabalıkların gürültüsü bastırır. İnsanlarla, sadece dış uyarıcılara bağımlı olduğumuzdan ve onların karşısında kendi varlığımızı ortaya koyabildiğimiz için sürekli bir arada olmak sahte benliğin varlığını pekiştirecektir. Onlara etki edip, tepki beklemek de keza sahte benliğin işidir ve gene en büyük uğraşımız ve de derdimiz kendimizi Tanrının yardımıyla Yıldızımız içinde eritip yok etmek olacakken başka insanlarla meşgul olmak da Yokluğun önündeki engeldir. Yok olmadan var olabilmek mümkün değildir.

Kendimizi kalabalıklarla sarmak ve yalnız kalamamak, sürekli atıştırarak kendi içsel güvensizliğimizi bedenimizin hacmini artırarak yeneceğimizi düşünmek; daimi olarak bir şeylerle meşgul olarak zihni dış uyarılara maruz tutmak ve atıştırmalık ve bir o kadar da gereksiz bilgilerle, zihnimizi yok olmaktan koruduğumuzu düşünerek aslında onu köreltiyor olmak ve daha niceleri büyük bir korkunun –yok olup gitme- korkusunun göstergesidir. Bu korku sahte benliğin korkusudur esasen ve kendini topraktan ne varsa onun içinde güvende saymak sahte benliğin ulvi olana karışıp gitmemek adına geliştirdiği bir hayatta kalma aracıdır. Fakat ne nafile bir araçtır o!


Bir yıldız kayar ve bir insan ölür.
Bir insanın yıldızı düşüktür ve başına türlü türlü işler gelir.
Bir yıldız doğar ve artık o ölümsüzdür.
Birisi çok başarılı olur ve yıldızı parlar.
İki insan birbiriyle çok iyi anlaşır çünkü yıldızları barışıktır.
Biri yıldızlara kement atmak ister çünkü başarması gereken çok güç bir iş vardır ki biz bu işin Yıldıza ulaşmanın ta kendisi olduğunu biliyoruz.
Ruhumuzun bir Yıldız olduğunu atalarımız bilmektedir elbet; uzay boşluğunda salınarak dans eden ölümsüz bir Ruh.

Onu tanıyabilmek ve Onunla bir olabilmek için Güneşimizden aldığımız irade gücüne ve Ayımızdan aldığımız zihinsel imajinasyon gücüne ihtiyacımız bulunmaktadır. Ve her şeyin ötesinde istenç gücümüzle ortaya koyduğumuz saf sevgi bizim en büyük desteğimiz olacaktır.

Sessiz fırtınaların sesiyle,
Sessiz yağmurların izinde
Ve de uğultusu ile dağların kalbindeki Uluya,
Dolunaylı bir gecede
Ulaşabilmek için gökteki kendine
Kulağına gelirken Tanrıların tek tek isimleri
Tam yok olup gitmeden evvel
Kollarını iyice açıp
“Alın alın beni kendimden” diyebilecek misin?
Ve de feda edebilecek misin ömrünce birikimi?
Feleklerin çarkları tek tek öğütmeden
Sana ait olduğunu sandıklarını.
Var olduğunu sandığın sen
Onsuz bir avuç topraktan öte nedir? Ne?
Varlığın en büyük zarar sana!
Ey dizlerinin üzerine çöküp kollarını göklere kaldıran!
Yok yaptığın tek bir şeyde tek bir mana!
Sen yoksun aslında!

Adeta bir kara büyü gibi etkisi altına aldı korku tüm dünyayı ve dünya gözle görülmeyen kana bulandı. Etrafta kol gezen kötümser ...





Adeta bir kara büyü gibi etkisi altına aldı korku tüm dünyayı ve dünya gözle görülmeyen kana bulandı. Etrafta kol gezen kötümser istatistiklerin –ki her bir insan tek bir rakamdır bu bilimin gözünde- havada mikroplardan beter bir hızla yayıldığını hissediyorum. Evlerinde korkuyla büzüşerek dinlenmeye çalışan ve pek tabi olarak bir türlü dinlenemeyen, zihinleri türlü türlü senaryoların etkisi ile bedenlerine sürekli zehir pompalarken evde kalıp oturmakla, stok yapmakla, insanlarla görüşmeyi kesmekle bu zehirden kurtulacağını zanneden insanlar, en az mikroplar kadar tehlikeli evrensel bir kötülüğün etkisi altında kalmışlardır.

Hiçbir mikrop kendi yasasını delemez. Ve dolayısıyla süper güçlü bir duruma gelemez. Işık karanlığı her daim yener. Yasalar her bir atom için vardır ve değişmezdir ve ne hiçbir madde ne de hiçbir canlı tabi olduğu yasayı delme gücüne sahiptir. Tanrı dahi bütünün yasasına tabidir.  Bütün zihinseldir ve Tanrı da ve insan da. Tanrı sözle yaratmıştır tüm dünyaları ve ağızdan çıkan kelamla başlamıştır her şey. Bu tüm semavi dinlerin en önemli ortak noktalarından biridir. Keza Türk destanlarında da ağızdan çıkan sözlerin ne derece önemli olduğu yaratılış destanında geçmektedir:

‘Yer gök hiç bir şey yokken dünya uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen bu uçsuz bucaksız dünyada durmadan uçuyordu.
Göklerden gelen bir ses Tanrı Ülgen’e denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Göğün emri ile oturacak yer bulan Tanrı  artık yaratma zamanı geldi diye düşünerek şöyle dedi:
“Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım Bu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayım Bunun çaresi nedir, ne yolla yaratayım?”
 Su içinde yaşayan Ak Ana, su yüzünde göründü Ülgen’e şöyle dedi :
“Yaratmak istiyorsan Ülgen, Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren De ki hep,” yaptım oldu ” başka bir şey söyleme. Hele yaratır iken,”yaptım olmadı” deme.” Ak Ana bunları söyledi ve kayboldu.
Tanrı Ülgen’in kulağından bu buyruk hiç gitmedi. İnsana da bu öğüdü iletmekten bıkmadı :
” Dinleyin ey insanlar, varı yok demeyin. Varlığa yok deyip de, yok olup da gitmeyiniz.”
Tanrı Ülgen yere bakarak : ” Yaratılsın yer!” Göğe bakarak “Yaratılsın Gök!” Bu buyruklar verilince yer ve gök yaratılmış.

Zihnimiz bizim mabedimizdir. Orada dua ederiz, orada hayal ederiz, orada durmadan düşünür dururuz. Kirli, korku ile dolmuş, kötü düşünceleri, kötü gelecek senaryolarını üst üste düşünen zihinler eninde sonunda zehirle dolacak ve bedenleri geri dönülmez bir sürece sokacaklardır. Ölüm herkes için vardır ve yaşadığımız dünya ile ilgili bildiğimiz neredeyse tek mutlaktır. Ölüm korkusu, hastalanma korkusu, aç kalma korkusu ise kalan hayatınızı zihinsel ve de bedensel bir cehenneme çevirmeye yetecek kadar güçlü duygulardır. Sizi hiçbir yaratıcı fikrin zihninize girmesini engelleyecek kadar felçli bir duruma sokabilecek ve bedeninizi de eninde sonunda iflas ettirebilecek kadar çürütebilecektir. Çürük zihin, çürük bedeni yaratır.

Hiçbir virüs sizin iradenizden, yaşama sevincinizden, içsel gücünüzden, içinizdeki şamandan daha kuvvetli değildir. Hiçbir virüs ise uzun vadede korku, endişe ve kaygı kadar öldürücü değildir. Evlerinizde derhal pencereleri açın, haberleri bir müddet kapatın, balkonda saksıdaki çiçeklerinizi sulayın, çocuklarınızı ve evcil hayvanlarınızı sevin, gülümseyin ve gülümsetin. Güneşe ve aya ve de yıldızlara selam verin ve aldığınız her nefes için teşekkür edip, şükredin. Kara büyünün zihninizi ele geçirmesine izin vermezseniz, virüsler de bedeninizi ele geçiremeyeceklerdir. Velakin ölümden kaçış olmadığı aşikârdır. Milyonlarca yıl yaşayan tanrılar dahi ölümden kaçamamışlardır. İçinizdeki ateş dönecektir elbet bir gün ait olduğu yere. O ateşe iyi bakın, yaşamın alevini iyi besleyin.

Hazır su ile bu kadar haşır neşirken, suyun yapısı itibarı ile manyetik bir madde olduğunu ve niyetle bükülebildiğini bilin. Burada okumakla kalmayıp araştırın. Suyla elinizi her yıkadığınızda tüm hastalıkların, kötü düşüncelerin suyla beraber vücudunuzdan akıp gittiğini hayal edin. Sadece bedensel olarak değil ruhsal olarak da temizlendiğinize inanın ve sıcak sudan ziyade soğuk suyu tercih edin; keza soğuk su sıcağa göre daha güçlüdür niyet iletmekte.

Yemek yerken haberlerin açık olmamasına dikkat edin. Neşeli şeyler izleyin, neşeli şeylerden bahsedin. Yediğiniz her lokma için teşekkür edin, tadına varın ve yemekle birlikte bedeninize neşe ve sağlık girdiğini hayal edin. Yemek yerken kötü söz etmeyin, kavga etmeyin ve kesinlikle kötü şeyler izlemeyin.

Sevgiyle, iyi ve temiz düşüncelerle, temiz ellerle kalın. Kara büyü siz izin verdiğiniz sürece size işler, bunu aklınızdan çıkarmayın. Ağzınızdan çıkan sözlere dikkat edin; iyilik, doğruluk, saflık ve sağlık dışında kötü laf etmeyin; hele beddua hiç etmeyin. Zihninizi ve bedeninizi saf tutun ve hep güzeli hayal edin. Özellikle uyumadan önce iyiyi ve güzeli hayal edin ve gerisini bilinçaltınıza/ruhunuza bırakın keza aksi takdirde uykunuzu dahi kaybedebilirsiniz.

Su gibi Aziz kalın!

Bedenim benim değil ki! Hiç olmamış ki! Öylece doluverdi bu düşünce zihnime; korkunç bir baş dönmesi ve mide bulantısı ile kalktığım sabah...

Bedenim benim değil ki! Hiç olmamış ki! Öylece doluverdi bu düşünce zihnime; korkunç bir baş dönmesi ve mide bulantısı ile kalktığım sabahın bir köründe. Bedenimi kontrol edemediğimi anca mı anlayacaktım? Kendimi dahi kontrol edemezken ben, kimim ki, kimmişim ki hayatımı kontrol edebileyim? Zıvanadan çıkmış düşünceler kimin ola ki? Kimin ola ki bu ruh, bu benlik? Ben diye bir şey var mı ki? Hiç olmuş mu, hiç benim olmuş mu bu ki? Şu canlılığın kabarıp büzüşen bir hava kabarcığından başka bir şeysem bile, o şey olan benim değil, ben hiç değil. Boşlukta süzülen buz gibi parmaklar tutamazken benim olan ne varsa, yere düşüp 'ben'le birlikte kırılıp, toza toprağa dönüşecekler elbet.

Öylece, kuş kadar korkak ve o kadar hassas yüreciğime doluveren bu hislerle boş, bomboş bakıyorum çevreme. Bu his başka bir hisle birleşiyor ve beni içinden çıkılamaz bir manaya sürüklemeye çalışıyor. Fakat ah rasyonel zihnim, kendi içindekini de dışındakini de bilmez hurafeler çöplüğü! Gerçek mana zihnimin dışında bir yerlerde fakat zihinsiz insan ayakta kalır mıymış ki? Kalsa da kaldığını bilir miymiş ki? En yüce mananın bilgeliği bize sirayet etmemiş henüz, farkındayım ben.
Birkaç ay evvelinden doluşmuştu garip bir düşünce usuma usul usul. Karanlık ve yoğun bir ormandan çıkarken evlerden birinin verandalarından gelen rüzgâr çanının sesi ile geliverdi nereden ne zaman çıkıp geleceği belli olmayan!

"Şu ormanın, şu gökyüzünün, şu denizin, rüzgâr çanından gelen şu seslerin, gerçekten bakıp görebilseydin eğer,  sadece birer yansıma olduğunu da bilirdin. Başka bir evrenin yalan yanlış yansımasısınız siz. Gölgesiniz siz asıllarından bihaber yaşayıp giden. Orada bir yaprak kıpırdadı mı dağlar parçalanır burada;  bir kelebek kondu mu bir gül ağacına şimşek çakar her yerde; orada gözünü kırptı mı güneş yer gök yangın olur burada. Ah ne derece cahil ve de ne kadar habersizsiniz her şeyden. Lunaparka girmiş çocuklar gibisiniz hepiniz. Elinizi attığınız her şeyin toza döneceği ortadayken, ne varsa yükleniyorsunuz sırtınıza ve elleriniz bomboş, zihniniz bir o kadar kara ayrılırken buradan, birazcık, az birazcık daha yalvarıyorsunuz. Elma şekeri mi yetmeyen, kâğıttan oyuncaklarınız mı?”

Uzun süre konuştu benimle. Ben sustum, bir histi ilkin sonrasında akıp giden bir düşünceye döndü. Aylar önce yaşadığım bu hisle bugün yaşamış olduğum bedenimin aslında benim olmadığı, ruhumun da olamayacağı fikri bir yerlerde birleşiyor gibi. Anlamsız gibi duran bu hislerden anlam çıkarıyorum. Fakat nafile! Bu bir his, düşünceye dökülmesi onu hurafeye çeviriyor ve belki de ilerleyen zamanda gereksiz bir inanca dönüştürecek. His olarak bir insanın içinde beliren bir şeyin başkasına aktarılması ne derece mümkün ki?

Eflatun’un mağara alegorisi benim içime dolan bu hisle aynı şeyleri söyler gibi gözükmekte; bir mağarada gölgeleri gerçek sanarak geçirmiyor muyuz tüm yaşamımızı ve beyhude yere mağarada gölgelerle oynarken kaybetmiyor muyuz bize bahşedilecek olanı henüz bulamamışken? Güneş bile başka bir kaynaktan alıyor ise ışınlarını ve o kaynak asıl ‘mana’ ise bu dünyada boş yere aramaktayız. Ve de labirentlerle doluymuş gibi gözüken ve çözmek için bizleri beklediğini sandığımız bu dünyanın çözdüğümüz tüm döngülerinde hep aynı modeli görürüz: Yolun sonu ufuk çizgisidir ve inancımızla şekillenir. İnanç yüce manayı arayan herkesin eninde sonunda takılıp kalacağı bir olgudur ve mucizevi bir şekilde kapılırken, gene mucizevi bir şekilde uzaklaşabiliriz kendisinden.

İçimizde bir yerlerde olayların aslen bizim tarafımızdan yönlendirilmediğini biliyoruz hepimiz ve de ne ruhumuzun ne de bedenimizin tam olarak bize ait olduğunu. Bize aitmiş gibi görünen birkaç kara kuru düşünce bile istemsiz olarak zihnimizde belirmelerine bakılırsa hiç de bize ait değil. Sahte egomuzun ötesindeki bize ait olan değil, bizim ait olduğumuz; ruhumuz ve onu ararken tek yapabileceğimiz onun gönderdiği şifreli mesajları çözmek. Rüyalar bu yüzden bu kadar kıymetli ve örüntülerde mana aramamız tam da bu yüzden. Asıl evrenin -yüce ve kutsal mananın-  birbirinden bağımsız olayları, bir nevi mors alfabesi gibi kullanarak, şifreli mesajlar gönderiyor olduğunu hissediyoruz kalplerimizde. Ve böylece bir kara kedinin önümüzden geçtiğinde başımıza neler gelebileceğini, bilinçaltına atılmış atalarımızdan kalan yarım yamalak kadim bilgileri kullanarak, öngörmeye çalışıyoruz. Fakat bu modern zamanlarda, öngörülerimiz dahi zamanın ruhu tarafından zapt edilmiş gibi durmakta ve çoktan ‘ilkel bilgiler’ kategorisinde yerlerini almışlar. Hatta bunun için bir isim de bulmuşlar; apofeni. Wikipedia’ya göre: “Apophenia is the tendency to mistakenly perceive connections and meaning between unrelated things.” Türkçeye çevirisi ise şu şekilde: “Apofeni;  yanlışlıkla birbirinden bağımsız şeyler arasında bağlantı ya da anlam bulma eğilimidir.” Burada özellikle ‘yanlışlıkla’ kelimesine takılmamak elimde değil elbet. İnsanların kadim bilgeliklerinden kalan birkaç öğreti bile zamanın ruhu tarafından ‘yanlış ve de hatalı’ kabul ediliyor. Bu, elimizdeki tüm araçların teker teker nasıl alındığının korkunç ve tehlikeli örneklerinden biri. Yürekli varlıkların ellerinden yüreğini alıp, asıl evrene ait işaretlere ve öngörülere sahip bilinçaltlarının kapısını kilitleyip, anahtarını denize attığınızda, geride kalan humanoidler elbet harika birer hizmetçi olacaktır.

Her nasılsa her şeyi olduğu gibi kabul etmemiz gerektiği söyleniyor bize ve kurumların önümüze koyduklarına inanmamız gerektiği. İnancın yerini bilgeliğin alması gerekirken inananlar bilgelerin yerine geçiyor ve bilgeler susturuluyor; hem kendi aklımızda, hem de dışarda. Bize işaret edilen tek yolda ruhumuzu boğarken, ona dair tüm işaretleri elimizin tersiyle itiyoruz. Oysaki o kadar çok yol var ki! Ve bu yolların her birine giriş ve çıkış bileti olarak bilinçaltımızın bize ulaştırmaya çalıştığı kadim bilgileri kullanmak zorundayken; önü inançlarla tıkanan bu nehrin zamanla kurumasına izin veriyoruz. Farkında değiliz lakin işte bu çok üzücü.

Her tarafı uyaranla dolu ve bizi içimize dönmekten men eden şehirlerde kendi içsel deneyimlerimizden ayrı tutuluyoruz. Işıklar, sesler, karmakarışık caddeler, trafik, koca koca binalar, rengârenk tabelalar bizi maddi amaçlara sıkı sıkı bağlarken, manevi olarak ulaşmamız gereken mana zaten önümüze yaldızlı bir tabakta sunulmuş gibi. Taklit etmemiz gereken ritüellerin bizi übermensch seviyesine çıkaracağı söyleniyor ve devreye gene inanç giriyor. Sözler gerçekle çelişse de inanma eylemi onu tek gerçek kılıyor. Bu derece tıka basa doldurulmuş zihinlerle hakiki ruhsal deneyime ulaşabilen insana rastlamak neredeyse imkânsız. Bir ağacın gölgesinde saatlerce gökyüzüne bakabilen insana ne mutlu! Ve ne mutlu denizin ortasında dingince maviliğe dalmış olana. Fakat sessizlik bir zamandan sonra canını acıtır modern insanın. Uyaranların bağımlısıyız. Kendimizi şehre geri dönmek için acele eder buluruz; tam da sessizlik ruhumuza sirayet edecekken, gürültüyle boğmak isteriz kendini gösterebilecek olana.

Doğanın insanın içine verdiği huzuru algılamak ne kadar zorsa ondan bahsedebilmek de o kadar zor. Sessizliğin korkutucu çığlıklarını gürültü ile bastırmak, bilinçaltının karanlığına dalacakken neon ışıklarıyla büyülenmek, doğanın kendi içindeki dengeyi kaotik insan ilişkileri, trafik ve kalabalıklarla değiş tokuş etmek bizim bu dünyaya kendimizi teslim etmemiz anlamına geliyor. Oysaki bu dünya sadece bir gölgeyken kendimizi gölgelerin eline vermek, en az gölge kadar uçucu egomuzun ruhu keşfetmeden göçüp gitmesine neden olacaktır.

Elimizde bize ait hiçbir şey yokken, yansımanın kralı olmanın kime ne faydası olacaktır ki? Gerçeğin hizmetkârı olmayı, elbet tercih edeceğimdir yalandan kraliçe olmaya. Ruhum benden köşe bucak kaçacak biliyorum ve bilinçaltım sessizce gönderse de şifreleri algılamam yıllar sürecek biliyorum. Fakat gerçek huzuru ve dinginliği bu dünyada bulamayacağıma eminim. Belki birkaç an ve anı; sıcak bir odun sobasından yayılan sıcaklık ve cama vuran yağmur damlaların tatlı sesi ve elimde bir bardak çayla izlerken oradan oraya konan minik minicik serçeleri. Doluverecek içime biliyorum yaygın ve genleşen kutlu mana. Fakat işte bu kadar. Ölümde de huzur olduğunu sanmam hiç; ki kanımca öte diyar da bir yansıma. Mutlak manaya, yılgın bir boyun eğişten ziyade bilge bir boyun eğişle yaklaşacağız, biliyorum ve onun şifrelerini alfabe olarak kullandığı örüntülerde arayacağım. Bunun bir hata olduğunu söyleyenlere inat, içimdeki bilge arkaik insana güveneceğim.

Geçen yıl kasım ayında, dünyanın en tatlı ve bir o kadar da bahtsız yavru kedisi bizim bahçemize dadandı. Dört kardeştiler, üçünü mahalle...


Geçen yıl kasım ayında, dünyanın en tatlı ve bir o kadar da bahtsız yavru kedisi bizim bahçemize dadandı. Dört kardeştiler, üçünü mahallenin deli köpeği öldürdü, bir bu kalmıştı onlardan geriye. Annesi de bırakıverdi onu. Kimsesiz yavrucak henüz 1,5 aylık bile değildi. Fakat öyle bir yaşama azmi vardı ki o minicik bedenden hiç beklemezdik. Koca koca kedilerin önünden yemek çalabiliyor, kendi yiyeceğini asla kaptırmıyordu; iştahı ve sağlığı yerindeydi; oyun oynamıyordu lakin. Zaten nasıl oynasındı ki? Aralık, ocak gibi oyun oynamaya da başlayınca çok sevinmiştik. Kendi kendine bahçenin önündeki ağaca tırmanıyor, iplere pati atıyor, oradan oraya zıplıyordu. Derin bir nefes aldık, kurtuldu diye umduk fakat nafile bir umutmuş bizimki. Bir aya kalmadan hastalandı ve yemeden içmeden kesildi, bir haftaya kalmadan da ölüverdi yavrucak. Kalbime bıçak gibi saplandı onun ölümü; haftalarca o bıçağı hareket ettiremedim bile yerinden ve içimde öylesine kötü bir his vardı ki sebebini bilmediğim, bir türlü kurtulamıyordum etkisinden. Kötü bir işaret gibi gelmişti bu bana; hem de çok kötü. Bir ay sonra kötü haberler art arda gelmeye başladı. Annem hastalanmıştı ve babam ne yapacağını bilmez bir şekilde o yaşında koşturup duruyordu. Nisanda ameliyata alındı annem ve babam annem sağ salim ameliyattan çıktıktan ve ben geldikten sonra yanımda öylece yığılı verdi yere; öldü öylece. Hiçbir mantıklı insan tüm bunların aslında yavru kedinin bizim bahçeye girmesi ile başladığını savunamaz. Arkaik insanın aksine modern insan bunlar arasında kesinlikle bir bağlantı bulunamayacağını savunur aksini iddia etmek aptallık olacaktır gözünde. Fakat içten içe herkes bilir ki kötü şeyler üst üste gelir, bunu sadece dillendiremeyiz. Nedenini söyleyemediğimiz şeyler anlatmaya değmez. Matrix filmindeki ünlü ‘kara kedi’ sahnesini herkes bilir. Bir sahnede kara kedi belirmesi bir şeylerin değişeceğinin delaletidir. Artık kapı eski yerinde değildir.

Arkaik insanlar ise bizden farklı olarak bu görüngüler arasındaki bağlantıları anlamak ve çözmek konusuna fazlasıyla önem vermekteydiler. Her topluluğun bir büyücüsü veyahut da şamanı olurdu ve o en ufak kötü işareti dikkate alıp bunun doğurabileceği şeyler üzerinde uzun uzun çalışırdı ve bu elbette nedensellik ilkesi temel alınarak yapılmazdı. Her şeylerin mantıklı bir açıklamasının olduğu şu günlerde arkaik insanların bu davranışları bize ilkel gelmekte, onlarla dalga geçmemize ve küçümsememize yol açmakta. Arkaik insanların bu gibi görüngülerde kötü, şeytani güçlerin varlığını aramaları, bizim olguların nedenlerini biliyor ve onları kontrol ediyor gibi görünmemizle tamamen çelişmekte. Fakat gerçekten de olguların nedenleri tam olarak biliyor olabilir miyiz?

Yüzyıllar içinde insanlar, nasıl ve ne şekilde olduğu bilinmez, iyi ve kötü güçlerin varlığını unuttular. Sembolik olarak kitaplarda kalmış olması ise onların ete kemiğe bürünerek hayat içinde karşımıza çıkan şeyler olmasını engelledi. Tanrılardan uzaklaştığımız kadar şeytandan da uzaklaştık. Onları uslarımızın karanlık taraflarına, hiçbir şekilde bilmemek üzere attık. Her bireyin kendi yolu, kendi zihni ile ulaşması gereken güçlere sadece inanarak ulaşmak mümkün değildir. İnanmak anlamak değildir; bilmek hiç değildir. Bir zamanların en değerli olgusu olan sembolizmin uslarımızdaki yerinin körelmesi ile düpedüz cahil kaldık. Fakat önemli olan cahil kalmanın bilincinde olmaktı; biz kendi yolumuzun önüne bize verilmiş bilgilerden çelikten kapılar ördük. Bilgiyi iki yerden alıyorduk; ya din adamlarından ya da bilim adamlarından. Din adamlarından aldığımız bilgiye yenisi katmak, yorumlamak küfür sayılacağından buna gücümüz yetmezdi elbet, peki ya bilim insanları? Gerçekten atomu parçalayınca hayatın gizine ulaşabileceğini hatta ulaştığını sanan ve hayatı en küçük birimine kadar parçalayan ve parçalardan bütünü görmeye çalışan bilim insanları bir yerlerde hata yapıyor olamaz mıydılar? Arkaik insan için doğada beklenmeyen bir olay her daim korku ve şaşkınlık yaratmışken, modern insan bunun nedenini size söyleyerek kafanızı rahat ettirmeye çalışıyor ve siz nedenini bildiğiniz şeyi gönül rahatlığı ile karşılayabiliyorsunuz. Doktora gidiyorsunuz ve bilmem ne hastalığına yakalandığınızı öğreniyorsunuz; çok rahatlatıcı değil mi? O hastalığa neden yakalandığınızla ilgili bir liste var zaten her yerde, o listeden bir ve birkaçı muhakkak size uyacaktır. Fakat gerçekte öyle midir?

Bir zamanlar gerçekle bağımızı hurafelerle koparıyorduk. Kendi kendimize çözmemiş gereken gerçeklik ikinci bir elden din adamları tarafından veriliyordu bize. Belki tarihte gerçekten de mutlağı görebilen tek insan olmuşsa bile şu devri daimde, bulduğu şeyi bize verebilmesi o kadar imkânsız ki hiçbir kelam yerini alamaz kendi özgül deneyiminin. Fakat bize kala kala sözler kaldı ve biz taklit edip, ezberledik. Şimdi ise tüm bunların yerini büyük rakamlarla bilimsel veriler almış durumda. Gerçeğin yerine bir kaç rakama tutunduk ve kısmen kontrol altında olan çevresel şartlarda bize verilenlerle idare ettiriyoruz bu yalan ve dolanı. İçimizdeki sezgilere güvenmemeliyiz artık ne de olsa bu ilkel insana has bir özellik; modern insanlar olarak bizler ise ellerinde kocaman teknolojik aletler bizi bizden daha çok tanıyan büyük büyük insanlara teslim ettik kendimizi. Ve bir kedinin ölmesi ile başlayan olaylar silsilesi bu büyük adamların gözünde anlamsız ve bağlantısız tesadüflerse, bizim haddimize değil elbet bir anlam çıkarmak. Hayatımız ve de irademiz bizim elimizde değilken, bize vaat edilenleri sorgulama gücümüz dahi yok artık

İstatistiki olarak anlamımız dışında hayatımızın kendi içerisindeki anlamını bulmak için çabalayan insan hor görülürken ve de çember dışında itilirken en iyi taklit eden çoktan vip locasında yerini aldı bile. Fakat onun için de gelecek çok parlak değil. Bir yerlerde sakin sakin uçan kuş sürüsü verandasına dalmak üzere ve bilim adamlarının rasyonel bir şekilde yapmaya çalıştıkları açıklamalar asıl olanı yansıtmıyor. Kuşlar verandaya gelir, ormanda bir kurt dolanır, denizde yunus şarkı söyler ve dünya ikiye yarılır. Ve biz neden ve sonuçlarla ilgilenirken nedensizce bir sonuç ortaya çıkmıştır ve o kadar büyüktür ki artık görmezden gelinmesi mümkün değildir.

Duyu organlarımızla algıladıklarımızın dışında bir dünya muhakkak var ve orada cereyan eden en ufak bir dalgalanma ile göğün ve yerin yerinden oynayacağı kesindir. Ve bizler kendimizden kaçtığımız sürece, gizemi çözdüğünü söyleyen büyük büyük adamların yalanlarına kandığımız sürece, gizemden uzaklaştıkça uzaklaşırız ve fakat geriye garip izler kalır; kafasına kuşun kakasını yaptığı insan gider ve piyango bileti alır.

Bu dünyayla, hayatla ve insanın karanlık tarafı ile ilgili o kadar çok bilmediğimiz şey var ki bütün bu sorularımızın karşılığını öte d...



Bu dünyayla, hayatla ve insanın karanlık tarafı ile ilgili o kadar çok bilmediğimiz şey var ki bütün bu sorularımızın karşılığını öte diyarda alacağımızı ummaktan ötesini yapamıyoruz. Bilincimiz bazen birden çakan minik bir kıvılcımla bizi, esasen bir şeyleri bilebildiğine dair, ikna etmeye çalışıyor ve fakat görüngüler o kadar kısa süreliğine zihnimizin bir köşesine düşüyor ki onlardan anlık heyecan dışında herhangi bir anlam çıkarabilme faaliyeti, usumuzun sınırlarında bir yerlerde, başarısızlığa uğruyor. Ufuk çizgimizde apansız beliriveren kırmızılara bulanmış harikulade bir bulut, bizi öte diyarla ilgili sezgisel bir mekâna davet eder gibi görünse de bu anlık görüntü yerini alacakaranlığa bırakıyor ve biz sezdiğimizin gerçekliğini sorgular hale geliyoruz.

Sezgilerimiz nesnel boyutta bizi araçsız bırakmakta; adı konmayan her olgu usumuzdaki derin ve karanlık boşluğa düşerek sadece yankıları duyulur hale gelmektedir. Sezgilerimizin yankılarının yankıları kendilerini oluşturamadan henüz, bilinçaltımızdan çıkan ve bize uzanan her el gibi, bir anlığına parlayıp sönüvermekte ve nesnelliğin ön planda olduğu bir dünyada kendine tutunabilecek bir kuram bulamamaktadır. Sezgisel boyut çoktan yazılıp bitmiş kitaplar tarafından ele geçirilmiştir ve her şeyin çözümünü sunduğunu söyleyen bir grup insan tarafından yönetilmektedir. Sizin usunuza bir gelip bir giden, arada bir kendini gösterip sonra kaybettiren öte diyar bilgisinin sonuçlanıp bitmiş olgular yönünden hiçbir değer taşımadığı ortadadır. Bu kadar çözüme rağmen insanlığın doldurulamaz derin boşluğundan hala daha sızan ince kan dahi, çözüme ve cevaba bir adım bile yaklaşamamış olduğumuzun bir göstergesidir aslında. Ruhu bir kenara atarak, hiçbir alanda hiçbir çözümün ortaya çıkamayacağı o kadar aşikârdır ki bunu çabalamaları içinde farkına varmadan boğulmakta olan insanlığa şöyle bir bakarak anlayabilirsiniz. Ve fakat diğer taraftan nesnel bakış açısı ile yapılmış ampirik yöntemleri yok saymak da o derece kuruntulu bir yaklaşım olacaktır. Her konuda şüpheci yaklaşım esas olmalıdır aksi takdirde elinize geçen, bir tarafta canlılık mucizesini nesnel boyuta –ki kanımca en aşağıdaki boyut bu olmalı- indirgeyenlerle, sorgulanamaz ve bir o kadar da doğrulanamaz anca inanılabilir farazi bir ruhsal duruma indirgeyenler arasında gidilip gelinir. İnanma faaliyeti esasen başlı başına bilinmeyen durumlar için söz konusu olan bir eylemdir. Bildiğiniz şeye inanmazsınız; bilirsiniz; anca bilmediğiniz bir şeye inanırsınız veyahut da inanmanın dışında bir şansınız yoksa, inanmak zorunda bırakılırsınız.

Ruhun varlığı da yokluğu da sorgulanması gereken durumlardır. Bireyin inanma eyleminden ziyade bilme eylemine yönelebilmesi ve bunun için de kendi bilinçaltındaki öğelere, sezgilere başvurması elzemdir. Koca bir kâinat insan zihninin içindedir kanımca ve bizim asıl ilgilenmemiz gereken zihnimizde de karanlık bölgede kalan kâinatın bilinmeyen yönünü ortaya çıkarabilmektir. Fakat sürekli beyninin sol tarafını kullanmaya uyum sağlatılmış bir toplumun sezgilere önem vermeyeceği kesindir. Bunun dışında zaten en büyük sorunun çoktan cevabı verilmişse neden zorlamalı ki insan kendini? Sadece reçetenin birebir uygulanması hiçbir hastalığın tam bir tedavisi olamayacağı gibi çoktan asıl anlam ve önemini kaybetmiş bir takım ritüellerin otomatik olarak yapılması ve ezberden okunan kelimelerin insanın ruhsal kurtuluşunu sağlayamayacağı açıktır. Eğer ki sağlasaydı dünya çoktan daha da güzel bir yere dönüşmüş olurdu. “Yurtta sulh, cihanda sulh” tabirinin bir diğer anlamı “ruhta sulh, kainatta sulh” olmalıdır aslında. Kendi ruhunu çözmüş ve onunla barışmış insanların bulunduğu bir dünyayı bizim şu anki aklımızla hayal etmemiz pek zor. Göbek bağı ile bağlı olduğumuz yerküre ve gök küremiz bizim ruhumuzun savaşlarını bizimle beraber yaşamak ve bize tekrar yaşatmak zorundadır. Dünya tüm halleri ile bizim yansımamızı bize gösterir ve elbet kanayan kalbimiz kanatacaktır toprağı, çeşit çeşit ateşlerin içinde bir başına sıkışmış ruhumuzun yangını yakacaktır ormanları, içimizdeki bitmek tükenmek bilmeyen ve gün geçtikçe artan rüzgârlar, kasırgalara dönüşecektir ve yıkacaktır önüne geleni.

Biz hiçbir zaman tek değildik ve hiç olmadık ve fakat lakin bir olma fikrinin gerçekleşebilmesi için öncelikle çoğulluğumuzun farkında olmalıyız. İçimizde tek bir ses bile tam olarak bize ait değilken, kararları tek başımıza aldığımızı kim söyleyebilir bize? Bir şekilde ve her nasıl olduysa tek kaldık ya da daha doğrusu tek kaldığımız bir rüyanın içine ittirile kaktırıla atıldık; defalarca gösterilmesine rağmen hiçbir şekilde perdedeki varlığını sorgulamadık. Gerçekte kötü olan bizsek bile bu hiçbir zaman bilinçli bir kötülük olmadı. Orada bir yerlerde olan her bir şeyin aslında olup bittiği yer ruhumuz ve fakat sadece diğer her bir ruh ile değil;  ağaçla ve kuşla, çimenle, denizle, nehirle, ovalarla, dağlarla olan bağımızın da farkında değiliz. Dolayısıyla dünyanın kurtuluşu için tek çözüm ruhun kurtulmasıdır. Öylesine yakamıza yapışan bu kısır döngüden ve Sultan Süleyman’ı bile zaman içinde bıktıran yinelemelerden ancak ve ancak sezgilerimiz yolu ile kurtulabileceğiz. Herkesin aynı zamanda hem suçlu hem de kurban olduğu böylesi yoz toplumların sığınabileceği tek liman ise kendi kendilerini bilebilme olgusudur; gerçekte hiçbir zaman bilinemeyecek şeylere inanıyor olmak bilme eylemini sonsuza kadar denklem dışına iter ve bilgi üzeri yosun kaplanmış kutsal bir sandığın içinde duyularımızdan mümkün mertebe uzak bir yerde saklanır. Fakat uzaklığın zamansız mekansızlıkta hiçbir ehemmiyeti yoktur tıpkı bilinçaltımızın aslında ne altta ne de üstte tam da merkezde olması gibi. Karanlık doğamız dünyanın ve de evrenin karanlık yüzüdür ve kendini bilme eylemi esasen kainati bilme eylemidir; bundan kaçış yoktur ne de kestirme bir yol vardır. Tek yol karanlığın içinden geçmektir.

Kendimi tutamıyordum. Kilometrelerce mi ağlayacaktım? Denizlerce, okyanuslarca? Oralarda, buralarda biriken dönümlerce gözyaşı nasıl da...


Kendimi tutamıyordum. Kilometrelerce mi ağlayacaktım? Denizlerce, okyanuslarca? Oralarda, buralarda biriken dönümlerce gözyaşı nasıl da sicim gibi dur durak bilmeden akıyor gözlerimden. Gözyaşının ölçüsü yok; birimi yok; öylece akarken fark ettim onu. Zaman ve mekândan bağımsız; ruhun acılarını taşıyan bir nehir misali birinden bir diğerine taşıyor karasını varlığın vücut bulmuş halinin.

Yeteri kadar ağlasam kör olurdum belki; gözlerim taşa dönmez miydi bütün gözyaşını akıttıktan sonra? Ruhum kara mıydı bu kadar? Fakat neden? Benden habersiz hangi hisler zihnimin   bilincine dökülüyor sapır sapır? Denizin kenarında oturuyorum; kimsecikler yok; ileride yaşlı bir adam balık tutmaya çalışıyor; az ötede siyah bir köpek etrafı kokluyor. Ben varım fakat varlığım öylesine derin bir mücadelede ki yokluğumla kazanan her daim yokluğum oluyor. Kim görüyor beni, kim tanıyor? Ben dahi göremezken, bilemezken kendimi ve varlığa kaptırmışken tüm gizemi ve iyice kaplanmışken sırla, hangi kahraman çıkaracakmış açığa esrarlı gerçeği? Gözyaşlarım bir kahraman gibi benden saklı şeyleri döküyor olsa gerek toprağa. Toprak kara zaten, kararacak iyice; bir kıvılcım çıkarır belki dayanamayıp yüküne, yangın başlatır bir yerlerde ya da deprem olur birdenbire. Gene de döküp saçmaya yetmez, insandan geleni.

Saatlerce ağladım denizin üzerinde ve sonra birden kalktım ayağa. Yenilenmiş miydim yoksa acım mı geçmişti bilmem. Acı kolay geçmez diye bilirim ben, üzeri külle örtülür sadece. Anca o zaman gözyaşlarının üzerinde düşünmeye başladım. Temel görevi gözleri temizlemek elbette fakat öte taraftan ruhu da temizliyor olabilir miydi? Yıllar yıllar önce okumuş olduğum, su üzerine yazılmış olan kitap geldi aklıma; yazarın ismi Masaru Emoto; kitabın ismi ‘Suyun Gizli Mesajı’. Suyun bilgi taşıyan bir molekül olduğunu ve bizim niyetimize göre kristallerinin şekilleneceğini anlatıyor kitapta kısaca. Kendisi ise suyun özelliğini şöyle tanımlamakta:

‘Su, bizim göremediğimizi bize gösterecek bir ayna işlevi görmektedir; bizim gerçekliğimizin bir taslağıdır ve tek bir olumlu düşünce ile değişebilmektedir. Eğer bu bilgiye açık bir insansanız, tek gerekli olan inançtır.’

Tam da düşündüğüm gibi gözyaşlarımda bana ait bir şeyler vardı; benim bilmediğim ve büyük ihtimalle  kötücül karakterli sırları akarak benden uzaklaştırıyordu ve eğer bunlar benim vücudumda daha fazla taşıyamayacağım türden şeyler ise gözyaşlarım ruhumu, bir süreliğine, temizlemiş olmalıydı. Fakat gene de bunun bir kanıtını istedim. Hissettiklerimizin çoğu zaman kanıtlanamaz şeyler olduğunu bilirim elbet; alaca karanlık kuşağında bulabileceğiniz türden bilgiler barındırırlar ve elle tutulur somut şeylere dökülmeleri neredeyse imkânsızdır. Fakat gene de galonlarca gözyaşından sonra gelen rahatlama hissinin bir şekilde açıklaması vardır diye düşünerek internette arama yaptım ve şöyle bir fotoğrafa rast geldim:

Gözyaşlarının akma sebebine göre farklı kristalleri vardı ve bu bana hiç de şaşırtıcı gelmedi. Örüntülere uzun süre bakmama rağmen kafamda bir yere oturtamasam da bir anlamları olduğuna eminim. Her geometrik şeklin bir hisse karşılık gelmesi aslında dünyadaki şeylerin birbirinden hiç de bağımsız olmadıklarının bir kanıtı gibi gözümde. Daha detaylı araştırınca gözyaşının içinde çok sayıda stres hormonu ve toksin bulunduğunu öğrendim. Anlaşılan gerçekten de vücudum biriken zehri atıyordu dışarı. Yeterince ağladıktan sonra gelen rahatlama hissinin sebebi bu olmalıydı elbet. 

Fakat hepsi bu kadar mı? Ruhum tam olarak bu olayın neresinde? Ruhun acısı mı bedene yansıyor yoksa bedenin acısı mı ruhu bu kadar zedelemekte? Ne olursa olsun bilinçaltı karanlık dehlizlerden aydınlığa çıkmadığı sürece bunu öğrenebilmemiz pek de mümkün görünmüyor. Tam da bu noktada Carl jung ile aynı fikirdeyiz; bilinçaltımız zamandan ve mekandan bağımsız bir yere doğru uzatmakta ağlarını ve kanımca gaipten gelen haberleri bize iletmek için büyük bir sabırsızlıkla beklemekte. Maalesef bunları anlayabilmekten çok çok uzağız şu anda; işin en acı tarafı öte taraflardan bilgiyi sadece kutsal kitaplar sunuyor gözükmekte ve fakat nereye kadar? Artık o tarafa da, gerçekliği aramak adına, el atmamız gerekmez mi? Üstü kutsal kelimelerle kapanmış ve biz kıyısından bucağından en ufak bir bilgiyi dahi ele geçiremiyoruz. Kelimelerin kaldırılması elzem değil mi? Anca ezberden kurtulan insanın yeni şeyler üretebilmeye muktedir olduğuna inancım tam. Bu konuda yeni idealara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var; bilinçaltımızı bir an evvel gün ışığına çıkarmak belki de bu ölümlü hayatın yegane amacı olmalıdır.  İnsan aklı daha da ötesini kavrayabilecek donanıma sahip olmalıydı; on binlerce yıldır sürüp giden varlığı ile çoktan karanlıktan çıkmış olmalıydı. Fakat bana öyle geliyor ki bilinçli bir şekilde bilinçaltımızdan ayrıştırıldık ve gölgelerle savaşmaktan çoktan yıldık. Bundan sonra nereye gideceğimiz belli değil elbet; hiç değilse gözyaşlarımızın bizi götürdüğü yere kadar gidebilseydik keşke. 






Şehrin güneş görmez, buz gibi nemli sokaklarında melankoli almış başını gidiyor. Ellerinde sigaraları, sararmış yüzleri ile insanlar h...


Şehrin güneş görmez, buz gibi nemli sokaklarında melankoli almış başını gidiyor. Ellerinde sigaraları, sararmış yüzleri ile insanlar hiçbir şey konuşamadan, dertlerini anlatamadan başlarını ellerine almış; kafaları önlerine eğilmiş, arada bir arkada çalan şarkıya eşlik ederek dertli dertli tüttürüyorlar. Nemli burada odalar ve rutubet kokar yer yer çatlamış dökülmüş sıvaları ile duvarlar. Buradaki sırlar anlatılamayacak kadar büyüktür ve gizemlidir. Suç ortağı yapmak istemez biri bir diğerini. Sabaha kadar otururlar da çıt çıkmaz çoğu zaman. Kadehler doldurulur; geçmişte söylenenler, edilenler arkada bozuk bir plak gibi hiç durmadan çalar. Hep aynı soru dilin ucuna kadar gelir de yutkunulur, defalarca sorulmuştur ne de olsa ve hiçbirinde cevap alınamamıştır. "Neden Allah’ım neden?". En arka odaların birinde bir çocuk yere oturmuş, başını dizlerinin üstüne koyup, kollarıyla sarmış bir şekilde sessiz sessiz ağlar. Derdini anlatamaz, çaresizliği öğrenmiştir o, koca dünyanın gamını yükünü çoktan sırtlanmış, iki büklüm olmuş, yerden kalkmak dahi istememektedir. 

Güneş aydınlatamaz burayı, mikrobunu kırmaz havanın, kirlidir buranın sokakları tıpkı insanların elleri kolları gibi.
Burası Freud'un bilinçaltı. Ötelediğimiz, görmek istemediğimiz, uygunsuz kaçan ne kadar hissimiz varsa bu karanlık yerlere gömeriz. Ve sonra en güzel kıyafetlerimiz ve en güzel gülüşümüzle karışırız kalabalığa. Güneş vardır gündüzün ve her gece yakamoz vurur denize. Bilinçaltımız karanlık ve nemli sokaklarken, bilincimiz aksine aydınlanmıştır: korkutucu pek bir şey yoktur orada, düşüncelerimizin hâkimiyeti bizdedir çoğu zaman. Ne de olsa özgür irademiz vardır; özgürce hareket ederiz ve hareketlerimizin ve davranışlarımızın sorumluluğu da bizdedir. Fakat bu çok uzun sürmeyecektir. Şimdi ya da daha sonra fakat eninde sonunda karışacaktır kirli sokaklardan acayip, bilinmeyen varlığı hep ötelenmiş olan bir şeyler; öyle şeyler ki apansız yaptırıverir sizden hiçbir zaman beklenmeyen bir hareketi veyahut da aslında tüm toplumsal normların dışında hissettiğiniz bir şey yüzünden saplayıverir vicdanınıza keskin kılıcı. 

Oralarda bir başına mum dahi yakmadan, konuşmadan sürekli kendi kendini yiyen biri vardır. Kafasında aynı düşünce sürekli dolanır: “Her şey benim suçum. Benim yüzümden oldu, ben yanlış yaptım. Aslında hissetmemem gereken şeyleri hissederek aileme ve de topluma ihanet ettim”. Aydınlıkta dolanırken ise kendisine ne olduğunu bilmeden, nedenini anlamadan, yemeden içmeden kesilmiştir; insanlarla görüşmek istemez; uyku düzeni bozulmuştur ve tüm bunların en acısı artık hayattan zevk almaz. Bunun için seratonin ve dopamini suçlarlar; magnesyumdan şüphelenirler; östrojen ve progesteronun dahi parmağı vardır bu işte. Muz mutlu eder derler; tavuk ve patatesi bolca tüketin derler; kuruyemişi sofranızdan eksik etmeyin ve her gün bir avuç şundan bundan ondan muhakkak tüketin derler ve bunu arka sokakta, kapkaranlık, soğuk, nemli ve küflü bir yerde sırtını pek de arkadaş canlısı olmayan duvara dayamış biçare bireyin aydınlıktaki versiyonuna söylerler ve dediklerinin ve önerdiklerinin hiçbiri oradaki zavallıyı aydınlığa çıkaracak güçte değildir. Zincirler ağırdır ve zincirler uzundur.  

Majör depresyon, moleküler düzeyde artık çok net olarak bilinmekte ve ilaçlar da ona göre üretilmekte fakat bir şeyler eksik kalıyor ve neredeyse hiçbir vaka ilaçla düzelemiyor. Ve  şu ortaya çıkıyor ki depresyonun vücutta yarattığı tepki fiziksel bir etkinin yarattığı tepki ile aynı yani neredeyse bıçaklanan bir birey kadar somut bir acı içinde birey. Ruhun ızdırabı gerçek ve elle tutulur bir şey ve ilaçlar buna çare değil. 

Burada yıllanmış ve eskimemiş bir bilim adamı yardıma koşuyor: Sigmund Freud. Kuramları avam tabakanın dahi dilinde olan bu dâhinin fikirleri her ne kadar sürekli tartışılmış ve eleştirilmişse de modern psikiyatri dahi ona başvurmadan yol alamıyor. Freud bize depresyonun aşırıya kaçmış kendini suçlama ve yoğun suçluluk duygularından dolayı olduğunu söylemekte. Karanlıkta sessizce bir başına oturan o kadın ya da adam tam da kendine bunu yapıyor; elem ve keder içinde neden annesini sevemediğini ve ölümünden dolayı neden mutlu hissettiğini soruyor kendine. Annesi ölümcül bir hastalıkla boğuşurken neden bir damla gözyaşı dökemediğini sorguluyor sürekli. Bu duygularından utanıyor onu saklamak istiyor toplumdan; kimseye tek bir kelime edemiyor ve annesinin hastalığında tek bir üzüntü hissetmeyen benliğini arka sokaklara atarak onu görünmez kılıyor. Fakat bu kadar basit değil her şey; içten içe onu yiyip bitiren bu duygu saklandığı yerden ona görünmez oklar atıyor, her türlü neşenin önünde kötü gülüşü ile onu bekliyor, ona bakıyor ve için için kemiriyor onu.

Tıpkı diğer türler gibi Homo sapiens sapiens de eşsiz bir tür. Fakat onu diğerlerinden ayıran bir özelliği var ki o da bilinçaltının vücudun faaliyetlerini tamamıyla değiştirebiliyor olması ve işte bu nedenle de regülatör DNA stres altında olduğunu varsayıp, beden 7/24 stres altındaymış gibi sinyal gönderiyor transkripsiyon faktörlerine ve elbette seratonin ve dopamin yerlerde sürünürken, kortizol tavan yapıyor.

Freud’un yoğunlaştırılmış suçluluk duygusunun depresyona neden olduğu fikri artık neredeyse kanıtlandı: Manchester Üniversitesi’nin yaptığı bir çalışma ‘Archives of General Psychiatry’ dergisinde yayımlandı ve buna göre; geçmişinde kendilerine depresyon tanısı konmuş bireylerin beyin taramalarında, suçluluk ve toplum tarafından kabul edilen davranışların bilgisinin bulunduğu alanların, hiçbir zaman depresyona girmemiş bireylerdekinden farklı olduğu görüldü. Depresyonun suçluluk ve toplum tarafından kabul edilebilir davranışlar ile çok büyük bir ilişkisi var. Fakat karşımıza tekrardan bir düğüm çıkıyor: Bizi travmatize etmiş olmalarına rağmen onlara karşı olan güçlü bağlarımız aynı kalabilir mi?

Bu başka bir konu elbet. Eğer oralarda bir yerlerde suçluluk duygusuyla, o duygunun çok da farkında olamadan boğuşan bir insan varsa ve kendini soğuk bir hapishanede yalnız başına hisseden bir tarafı varsa; derhal çıkarsın onu oradan sıcak güneşin altına. Hayatın hiçliği ile savaşılmaz, varlığı ile bütünleşilebilir ancak. Ve evet travmatize çocukluğunun suçunu tanrıya ya da ebeveynine atmakta yüzde yüz haklısın. Toplumun kabul edemeyeceği şeyler; toplumu kaosa sürükleyebilecek olan hissiyatlardır: Toplum kaosa ancak genlerini gelecek nesile aktaramadığında girer. Ve bu bize gizlice şunu fısıldar:  Kan bağı ve genler her şeydir. Sevsen de sevmesen de!

Hayır gerçek değil o, Peyami Safa'nın bir romanından yarım yamalak hatırladıklarım. Kadının biri vardı, akıllı mıydı, deli miydi? Bir kö...


Hayır gerçek değil o, Peyami Safa'nın bir romanından yarım yamalak hatırladıklarım. Kadının biri vardı, akıllı mıydı, deli miydi? Bir köşk vardı, ormanın içinde. Uykusuz geçen geceler, sigara ve kahve, sigara ve kahve, kaç fincan kahve içti o karakter yatana kadar?

İnsanın uyuyamazken kahve içmesi de garibime gitti tabi. Peki o yarı akıllı yarı deli kadın neden her şeyi yaktı? Belki de öyle değildi tam olarak, yangının çıkacağını önceden bilmişti, bu demek değil ki yangını o çıkardı. Zihnim dolandı birbirine, neydi o olay?

Köşk çok güzel olsa gerek, en azından benim hayalimde canlandırdığım, açelyalar, yok yok kamelyalar ya da her ikisi birden olmalı bahçesinde, yazar anlatmasa da yasemin ve hanımeli ile mis gibi kokmalı bahçe, gözlerden ırak olmalı, kimseler girememeli. O güzelim yer bile eninde sonunda yanıyor, sigara-kahve, sigara- kahve.

Yangın çıkınca kadın bağırarak koşuşturmalıydı, minik çiçekli pazen elbisesinin eteklerinde alevlerle. "İçimde güneş var kurtarın beni, içimde ay var kurtarın beni, içimde yıldılzlar, nebulalar, pulsarlar var kurtarın, kara delik beni çekiyor, kurtarın beni" diye haykırmalı.

İçinde evren varmış kadının, hangi yazar içine evreni doldurmuş kadını diri diri yakar? Karıştırdım her şeyi o romanda değilim artık, başkasına geçtim belki de belleğimdeki gerçek bir anıyı hatırlıyorum.

Kadın gözler önünde yanıyor, yandıkça, derisinin altından trilyonlarca ışık kaynağı bize göz kırpıyor, gözlerimiz kamaşıyor, bir araya gelip ayrılıyorlar, çok kaotik bir ortam, kavruluyor kadın, tanınmaz halde, kurtarılmaktan bahsedemiyor artık, yavru ışık kaynakları kıpır kıpır, kadın gözümüzün önünde yanarak yıldız doğuruyor.

Yeni doğmuş yıldızlar havai fişekler gibi, önümüzde çılgınca bir oraya bir buraya uçuşuyorlar.

Kadın yanmaya devam ediyor, her yere sıçrıyor alev, halılara, tablolara, sandalyelere, masalara, koltuklara ve bana ya da ben ateşin içine yürüyorum, kaçacak yerimin olmadığını biliyorum, ellerim tutuşuyor ilk, acı yok, yok olmayı kabul ediyorum. Böğrümde bir hıçkırık var sadece, acıların en büyüğünü çeken tüm dünya yaratıklarına duyduğum sevgi ve acıları bitsin istiyorum, hepimiz yanalım, her birimiz yanalım, minik yıldızlar doğsun bizden, saf ve temiz dünyalar, kirli düşünceler küle dönsün. Döne döne yakıyorum her şeyi, hepimiz biriz ve hepimiz yıldızız.

Esindaş

İLETİŞİM