“Dans eden Güneş, dans eden Ay, dans eden yıldızlar ve dans eden tüm galaksiler bizim kutsal benliğimizin bir ifadesidir.” –Amit Ray ...
Yıldızım, Yıldızsın, Yıldız
Adeta bir kara büyü gibi etkisi altına aldı korku tüm dünyayı ve dünya gözle görülmeyen kana bulandı. Etrafta kol gezen kötümser ...
Bedenimizi koruduk! Peki Ya Zihnimiz?
Bedenim benim değil ki! Hiç olmamış ki! Öylece doluverdi bu düşünce zihnime; korkunç bir baş dönmesi ve mide bulantısı ile kalktığım sabah...
Ruhun Mors Alfabesi: Apofeni
Öylece, kuş kadar korkak ve o kadar hassas yüreciğime doluveren bu hislerle boş, bomboş bakıyorum çevreme. Bu his başka bir hisle birleşiyor ve beni içinden çıkılamaz bir manaya sürüklemeye çalışıyor. Fakat ah rasyonel zihnim, kendi içindekini de dışındakini de bilmez hurafeler çöplüğü! Gerçek mana zihnimin dışında bir yerlerde fakat zihinsiz insan ayakta kalır mıymış ki? Kalsa da kaldığını bilir miymiş ki? En yüce mananın bilgeliği bize sirayet etmemiş henüz, farkındayım ben.
Birkaç ay evvelinden doluşmuştu garip bir düşünce usuma usul usul. Karanlık ve yoğun bir ormandan çıkarken evlerden birinin verandalarından gelen rüzgâr çanının sesi ile geliverdi nereden ne zaman çıkıp geleceği belli olmayan!
"Şu ormanın, şu gökyüzünün, şu denizin, rüzgâr çanından gelen şu seslerin, gerçekten bakıp görebilseydin eğer, sadece birer yansıma olduğunu da bilirdin. Başka bir evrenin yalan yanlış yansımasısınız siz. Gölgesiniz siz asıllarından bihaber yaşayıp giden. Orada bir yaprak kıpırdadı mı dağlar parçalanır burada; bir kelebek kondu mu bir gül ağacına şimşek çakar her yerde; orada gözünü kırptı mı güneş yer gök yangın olur burada. Ah ne derece cahil ve de ne kadar habersizsiniz her şeyden. Lunaparka girmiş çocuklar gibisiniz hepiniz. Elinizi attığınız her şeyin toza döneceği ortadayken, ne varsa yükleniyorsunuz sırtınıza ve elleriniz bomboş, zihniniz bir o kadar kara ayrılırken buradan, birazcık, az birazcık daha yalvarıyorsunuz. Elma şekeri mi yetmeyen, kâğıttan oyuncaklarınız mı?”
Uzun süre konuştu benimle. Ben sustum, bir histi ilkin sonrasında akıp giden bir düşünceye döndü. Aylar önce yaşadığım bu hisle bugün yaşamış olduğum bedenimin aslında benim olmadığı, ruhumun da olamayacağı fikri bir yerlerde birleşiyor gibi. Anlamsız gibi duran bu hislerden anlam çıkarıyorum. Fakat nafile! Bu bir his, düşünceye dökülmesi onu hurafeye çeviriyor ve belki de ilerleyen zamanda gereksiz bir inanca dönüştürecek. His olarak bir insanın içinde beliren bir şeyin başkasına aktarılması ne derece mümkün ki?
Eflatun’un mağara alegorisi benim içime dolan bu hisle aynı şeyleri söyler gibi gözükmekte; bir mağarada gölgeleri gerçek sanarak geçirmiyor muyuz tüm yaşamımızı ve beyhude yere mağarada gölgelerle oynarken kaybetmiyor muyuz bize bahşedilecek olanı henüz bulamamışken? Güneş bile başka bir kaynaktan alıyor ise ışınlarını ve o kaynak asıl ‘mana’ ise bu dünyada boş yere aramaktayız. Ve de labirentlerle doluymuş gibi gözüken ve çözmek için bizleri beklediğini sandığımız bu dünyanın çözdüğümüz tüm döngülerinde hep aynı modeli görürüz: Yolun sonu ufuk çizgisidir ve inancımızla şekillenir. İnanç yüce manayı arayan herkesin eninde sonunda takılıp kalacağı bir olgudur ve mucizevi bir şekilde kapılırken, gene mucizevi bir şekilde uzaklaşabiliriz kendisinden.
İçimizde bir yerlerde olayların aslen bizim tarafımızdan yönlendirilmediğini biliyoruz hepimiz ve de ne ruhumuzun ne de bedenimizin tam olarak bize ait olduğunu. Bize aitmiş gibi görünen birkaç kara kuru düşünce bile istemsiz olarak zihnimizde belirmelerine bakılırsa hiç de bize ait değil. Sahte egomuzun ötesindeki bize ait olan değil, bizim ait olduğumuz; ruhumuz ve onu ararken tek yapabileceğimiz onun gönderdiği şifreli mesajları çözmek. Rüyalar bu yüzden bu kadar kıymetli ve örüntülerde mana aramamız tam da bu yüzden. Asıl evrenin -yüce ve kutsal mananın- birbirinden bağımsız olayları, bir nevi mors alfabesi gibi kullanarak, şifreli mesajlar gönderiyor olduğunu hissediyoruz kalplerimizde. Ve böylece bir kara kedinin önümüzden geçtiğinde başımıza neler gelebileceğini, bilinçaltına atılmış atalarımızdan kalan yarım yamalak kadim bilgileri kullanarak, öngörmeye çalışıyoruz. Fakat bu modern zamanlarda, öngörülerimiz dahi zamanın ruhu tarafından zapt edilmiş gibi durmakta ve çoktan ‘ilkel bilgiler’ kategorisinde yerlerini almışlar. Hatta bunun için bir isim de bulmuşlar; apofeni. Wikipedia’ya göre: “Apophenia is the tendency to mistakenly perceive connections and meaning between unrelated things.” Türkçeye çevirisi ise şu şekilde: “Apofeni; yanlışlıkla birbirinden bağımsız şeyler arasında bağlantı ya da anlam bulma eğilimidir.” Burada özellikle ‘yanlışlıkla’ kelimesine takılmamak elimde değil elbet. İnsanların kadim bilgeliklerinden kalan birkaç öğreti bile zamanın ruhu tarafından ‘yanlış ve de hatalı’ kabul ediliyor. Bu, elimizdeki tüm araçların teker teker nasıl alındığının korkunç ve tehlikeli örneklerinden biri. Yürekli varlıkların ellerinden yüreğini alıp, asıl evrene ait işaretlere ve öngörülere sahip bilinçaltlarının kapısını kilitleyip, anahtarını denize attığınızda, geride kalan humanoidler elbet harika birer hizmetçi olacaktır.
Her nasılsa her şeyi olduğu gibi kabul etmemiz gerektiği söyleniyor bize ve kurumların önümüze koyduklarına inanmamız gerektiği. İnancın yerini bilgeliğin alması gerekirken inananlar bilgelerin yerine geçiyor ve bilgeler susturuluyor; hem kendi aklımızda, hem de dışarda. Bize işaret edilen tek yolda ruhumuzu boğarken, ona dair tüm işaretleri elimizin tersiyle itiyoruz. Oysaki o kadar çok yol var ki! Ve bu yolların her birine giriş ve çıkış bileti olarak bilinçaltımızın bize ulaştırmaya çalıştığı kadim bilgileri kullanmak zorundayken; önü inançlarla tıkanan bu nehrin zamanla kurumasına izin veriyoruz. Farkında değiliz lakin işte bu çok üzücü.
Her tarafı uyaranla dolu ve bizi içimize dönmekten men eden şehirlerde kendi içsel deneyimlerimizden ayrı tutuluyoruz. Işıklar, sesler, karmakarışık caddeler, trafik, koca koca binalar, rengârenk tabelalar bizi maddi amaçlara sıkı sıkı bağlarken, manevi olarak ulaşmamız gereken mana zaten önümüze yaldızlı bir tabakta sunulmuş gibi. Taklit etmemiz gereken ritüellerin bizi übermensch seviyesine çıkaracağı söyleniyor ve devreye gene inanç giriyor. Sözler gerçekle çelişse de inanma eylemi onu tek gerçek kılıyor. Bu derece tıka basa doldurulmuş zihinlerle hakiki ruhsal deneyime ulaşabilen insana rastlamak neredeyse imkânsız. Bir ağacın gölgesinde saatlerce gökyüzüne bakabilen insana ne mutlu! Ve ne mutlu denizin ortasında dingince maviliğe dalmış olana. Fakat sessizlik bir zamandan sonra canını acıtır modern insanın. Uyaranların bağımlısıyız. Kendimizi şehre geri dönmek için acele eder buluruz; tam da sessizlik ruhumuza sirayet edecekken, gürültüyle boğmak isteriz kendini gösterebilecek olana.
Doğanın insanın içine verdiği huzuru algılamak ne kadar zorsa ondan bahsedebilmek de o kadar zor. Sessizliğin korkutucu çığlıklarını gürültü ile bastırmak, bilinçaltının karanlığına dalacakken neon ışıklarıyla büyülenmek, doğanın kendi içindeki dengeyi kaotik insan ilişkileri, trafik ve kalabalıklarla değiş tokuş etmek bizim bu dünyaya kendimizi teslim etmemiz anlamına geliyor. Oysaki bu dünya sadece bir gölgeyken kendimizi gölgelerin eline vermek, en az gölge kadar uçucu egomuzun ruhu keşfetmeden göçüp gitmesine neden olacaktır.
Elimizde bize ait hiçbir şey yokken, yansımanın kralı olmanın kime ne faydası olacaktır ki? Gerçeğin hizmetkârı olmayı, elbet tercih edeceğimdir yalandan kraliçe olmaya. Ruhum benden köşe bucak kaçacak biliyorum ve bilinçaltım sessizce gönderse de şifreleri algılamam yıllar sürecek biliyorum. Fakat gerçek huzuru ve dinginliği bu dünyada bulamayacağıma eminim. Belki birkaç an ve anı; sıcak bir odun sobasından yayılan sıcaklık ve cama vuran yağmur damlaların tatlı sesi ve elimde bir bardak çayla izlerken oradan oraya konan minik minicik serçeleri. Doluverecek içime biliyorum yaygın ve genleşen kutlu mana. Fakat işte bu kadar. Ölümde de huzur olduğunu sanmam hiç; ki kanımca öte diyar da bir yansıma. Mutlak manaya, yılgın bir boyun eğişten ziyade bilge bir boyun eğişle yaklaşacağız, biliyorum ve onun şifrelerini alfabe olarak kullandığı örüntülerde arayacağım. Bunun bir hata olduğunu söyleyenlere inat, içimdeki bilge arkaik insana güveneceğim.
Geçen yıl kasım ayında, dünyanın en tatlı ve bir o kadar da bahtsız yavru kedisi bizim bahçemize dadandı. Dört kardeştiler, üçünü mahalle...
Kötü Şeyler Üst Üste Gelir
Geçen yıl kasım ayında, dünyanın en tatlı ve bir o kadar da bahtsız yavru kedisi bizim bahçemize dadandı. Dört kardeştiler, üçünü mahallenin deli köpeği öldürdü, bir bu kalmıştı onlardan geriye. Annesi de bırakıverdi onu. Kimsesiz yavrucak henüz 1,5 aylık bile değildi. Fakat öyle bir yaşama azmi vardı ki o minicik bedenden hiç beklemezdik. Koca koca kedilerin önünden yemek çalabiliyor, kendi yiyeceğini asla kaptırmıyordu; iştahı ve sağlığı yerindeydi; oyun oynamıyordu lakin. Zaten nasıl oynasındı ki? Aralık, ocak gibi oyun oynamaya da başlayınca çok sevinmiştik. Kendi kendine bahçenin önündeki ağaca tırmanıyor, iplere pati atıyor, oradan oraya zıplıyordu. Derin bir nefes aldık, kurtuldu diye umduk fakat nafile bir umutmuş bizimki. Bir aya kalmadan hastalandı ve yemeden içmeden kesildi, bir haftaya kalmadan da ölüverdi yavrucak. Kalbime bıçak gibi saplandı onun ölümü; haftalarca o bıçağı hareket ettiremedim bile yerinden ve içimde öylesine kötü bir his vardı ki sebebini bilmediğim, bir türlü kurtulamıyordum etkisinden. Kötü bir işaret gibi gelmişti bu bana; hem de çok kötü. Bir ay sonra kötü haberler art arda gelmeye başladı. Annem hastalanmıştı ve babam ne yapacağını bilmez bir şekilde o yaşında koşturup duruyordu. Nisanda ameliyata alındı annem ve babam annem sağ salim ameliyattan çıktıktan ve ben geldikten sonra yanımda öylece yığılı verdi yere; öldü öylece. Hiçbir mantıklı insan tüm bunların aslında yavru kedinin bizim bahçeye girmesi ile başladığını savunamaz. Arkaik insanın aksine modern insan bunlar arasında kesinlikle bir bağlantı bulunamayacağını savunur aksini iddia etmek aptallık olacaktır gözünde. Fakat içten içe herkes bilir ki kötü şeyler üst üste gelir, bunu sadece dillendiremeyiz. Nedenini söyleyemediğimiz şeyler anlatmaya değmez. Matrix filmindeki ünlü ‘kara kedi’ sahnesini herkes bilir. Bir sahnede kara kedi belirmesi bir şeylerin değişeceğinin delaletidir. Artık kapı eski yerinde değildir.
Arkaik insanlar ise bizden farklı olarak bu görüngüler arasındaki bağlantıları anlamak ve çözmek konusuna fazlasıyla önem vermekteydiler. Her topluluğun bir büyücüsü veyahut da şamanı olurdu ve o en ufak kötü işareti dikkate alıp bunun doğurabileceği şeyler üzerinde uzun uzun çalışırdı ve bu elbette nedensellik ilkesi temel alınarak yapılmazdı. Her şeylerin mantıklı bir açıklamasının olduğu şu günlerde arkaik insanların bu davranışları bize ilkel gelmekte, onlarla dalga geçmemize ve küçümsememize yol açmakta. Arkaik insanların bu gibi görüngülerde kötü, şeytani güçlerin varlığını aramaları, bizim olguların nedenlerini biliyor ve onları kontrol ediyor gibi görünmemizle tamamen çelişmekte. Fakat gerçekten de olguların nedenleri tam olarak biliyor olabilir miyiz?
Yüzyıllar içinde insanlar, nasıl ve ne şekilde olduğu bilinmez, iyi ve kötü güçlerin varlığını unuttular. Sembolik olarak kitaplarda kalmış olması ise onların ete kemiğe bürünerek hayat içinde karşımıza çıkan şeyler olmasını engelledi. Tanrılardan uzaklaştığımız kadar şeytandan da uzaklaştık. Onları uslarımızın karanlık taraflarına, hiçbir şekilde bilmemek üzere attık. Her bireyin kendi yolu, kendi zihni ile ulaşması gereken güçlere sadece inanarak ulaşmak mümkün değildir. İnanmak anlamak değildir; bilmek hiç değildir. Bir zamanların en değerli olgusu olan sembolizmin uslarımızdaki yerinin körelmesi ile düpedüz cahil kaldık. Fakat önemli olan cahil kalmanın bilincinde olmaktı; biz kendi yolumuzun önüne bize verilmiş bilgilerden çelikten kapılar ördük. Bilgiyi iki yerden alıyorduk; ya din adamlarından ya da bilim adamlarından. Din adamlarından aldığımız bilgiye yenisi katmak, yorumlamak küfür sayılacağından buna gücümüz yetmezdi elbet, peki ya bilim insanları? Gerçekten atomu parçalayınca hayatın gizine ulaşabileceğini hatta ulaştığını sanan ve hayatı en küçük birimine kadar parçalayan ve parçalardan bütünü görmeye çalışan bilim insanları bir yerlerde hata yapıyor olamaz mıydılar? Arkaik insan için doğada beklenmeyen bir olay her daim korku ve şaşkınlık yaratmışken, modern insan bunun nedenini size söyleyerek kafanızı rahat ettirmeye çalışıyor ve siz nedenini bildiğiniz şeyi gönül rahatlığı ile karşılayabiliyorsunuz. Doktora gidiyorsunuz ve bilmem ne hastalığına yakalandığınızı öğreniyorsunuz; çok rahatlatıcı değil mi? O hastalığa neden yakalandığınızla ilgili bir liste var zaten her yerde, o listeden bir ve birkaçı muhakkak size uyacaktır. Fakat gerçekte öyle midir?
Bir zamanlar gerçekle bağımızı hurafelerle koparıyorduk. Kendi kendimize çözmemiş gereken gerçeklik ikinci bir elden din adamları tarafından veriliyordu bize. Belki tarihte gerçekten de mutlağı görebilen tek insan olmuşsa bile şu devri daimde, bulduğu şeyi bize verebilmesi o kadar imkânsız ki hiçbir kelam yerini alamaz kendi özgül deneyiminin. Fakat bize kala kala sözler kaldı ve biz taklit edip, ezberledik. Şimdi ise tüm bunların yerini büyük rakamlarla bilimsel veriler almış durumda. Gerçeğin yerine bir kaç rakama tutunduk ve kısmen kontrol altında olan çevresel şartlarda bize verilenlerle idare ettiriyoruz bu yalan ve dolanı. İçimizdeki sezgilere güvenmemeliyiz artık ne de olsa bu ilkel insana has bir özellik; modern insanlar olarak bizler ise ellerinde kocaman teknolojik aletler bizi bizden daha çok tanıyan büyük büyük insanlara teslim ettik kendimizi. Ve bir kedinin ölmesi ile başlayan olaylar silsilesi bu büyük adamların gözünde anlamsız ve bağlantısız tesadüflerse, bizim haddimize değil elbet bir anlam çıkarmak. Hayatımız ve de irademiz bizim elimizde değilken, bize vaat edilenleri sorgulama gücümüz dahi yok artık
İstatistiki olarak anlamımız dışında hayatımızın kendi içerisindeki anlamını bulmak için çabalayan insan hor görülürken ve de çember dışında itilirken en iyi taklit eden çoktan vip locasında yerini aldı bile. Fakat onun için de gelecek çok parlak değil. Bir yerlerde sakin sakin uçan kuş sürüsü verandasına dalmak üzere ve bilim adamlarının rasyonel bir şekilde yapmaya çalıştıkları açıklamalar asıl olanı yansıtmıyor. Kuşlar verandaya gelir, ormanda bir kurt dolanır, denizde yunus şarkı söyler ve dünya ikiye yarılır. Ve biz neden ve sonuçlarla ilgilenirken nedensizce bir sonuç ortaya çıkmıştır ve o kadar büyüktür ki artık görmezden gelinmesi mümkün değildir.
Duyu organlarımızla algıladıklarımızın dışında bir dünya muhakkak var ve orada cereyan eden en ufak bir dalgalanma ile göğün ve yerin yerinden oynayacağı kesindir. Ve bizler kendimizden kaçtığımız sürece, gizemi çözdüğünü söyleyen büyük büyük adamların yalanlarına kandığımız sürece, gizemden uzaklaştıkça uzaklaşırız ve fakat geriye garip izler kalır; kafasına kuşun kakasını yaptığı insan gider ve piyango bileti alır.
Bu dünyayla, hayatla ve insanın karanlık tarafı ile ilgili o kadar çok bilmediğimiz şey var ki bütün bu sorularımızın karşılığını öte d...
Ruhun Kurtuluşu: Ruhta Barış, Evrende Barış.
Kendimi tutamıyordum. Kilometrelerce mi ağlayacaktım? Denizlerce, okyanuslarca? Oralarda, buralarda biriken dönümlerce gözyaşı nasıl da...
Gözyaşları Ruhu Temizler mi?
Şehrin güneş görmez, buz gibi nemli sokaklarında melankoli almış başını gidiyor. Ellerinde sigaraları, sararmış yüzleri ile insanlar h...
Freud Haklıydı
Hayır gerçek değil o, Peyami Safa'nın bir romanından yarım yamalak hatırladıklarım. Kadının biri vardı, akıllı mıydı, deli miydi? Bir kö...
Her Birimiz Yanalım
Hayır gerçek değil o, Peyami Safa'nın bir romanından yarım yamalak hatırladıklarım. Kadının biri vardı, akıllı mıydı, deli miydi? Bir köşk vardı, ormanın içinde. Uykusuz geçen geceler, sigara ve kahve, sigara ve kahve, kaç fincan kahve içti o karakter yatana kadar?
İnsanın uyuyamazken kahve içmesi de garibime gitti tabi. Peki o yarı akıllı yarı deli kadın neden her şeyi yaktı? Belki de öyle değildi tam olarak, yangının çıkacağını önceden bilmişti, bu demek değil ki yangını o çıkardı. Zihnim dolandı birbirine, neydi o olay?
Köşk çok güzel olsa gerek, en azından benim hayalimde canlandırdığım, açelyalar, yok yok kamelyalar ya da her ikisi birden olmalı bahçesinde, yazar anlatmasa da yasemin ve hanımeli ile mis gibi kokmalı bahçe, gözlerden ırak olmalı, kimseler girememeli. O güzelim yer bile eninde sonunda yanıyor, sigara-kahve, sigara- kahve.
Yangın çıkınca kadın bağırarak koşuşturmalıydı, minik çiçekli pazen elbisesinin eteklerinde alevlerle. "İçimde güneş var kurtarın beni, içimde ay var kurtarın beni, içimde yıldılzlar, nebulalar, pulsarlar var kurtarın, kara delik beni çekiyor, kurtarın beni" diye haykırmalı.
İçinde evren varmış kadının, hangi yazar içine evreni doldurmuş kadını diri diri yakar? Karıştırdım her şeyi o romanda değilim artık, başkasına geçtim belki de belleğimdeki gerçek bir anıyı hatırlıyorum.
Kadın gözler önünde yanıyor, yandıkça, derisinin altından trilyonlarca ışık kaynağı bize göz kırpıyor, gözlerimiz kamaşıyor, bir araya gelip ayrılıyorlar, çok kaotik bir ortam, kavruluyor kadın, tanınmaz halde, kurtarılmaktan bahsedemiyor artık, yavru ışık kaynakları kıpır kıpır, kadın gözümüzün önünde yanarak yıldız doğuruyor.
Yeni doğmuş yıldızlar havai fişekler gibi, önümüzde çılgınca bir oraya bir buraya uçuşuyorlar.
Kadın yanmaya devam ediyor, her yere sıçrıyor alev, halılara, tablolara, sandalyelere, masalara, koltuklara ve bana ya da ben ateşin içine yürüyorum, kaçacak yerimin olmadığını biliyorum, ellerim tutuşuyor ilk, acı yok, yok olmayı kabul ediyorum. Böğrümde bir hıçkırık var sadece, acıların en büyüğünü çeken tüm dünya yaratıklarına duyduğum sevgi ve acıları bitsin istiyorum, hepimiz yanalım, her birimiz yanalım, minik yıldızlar doğsun bizden, saf ve temiz dünyalar, kirli düşünceler küle dönsün. Döne döne yakıyorum her şeyi, hepimiz biriz ve hepimiz yıldızız.
Esindaş















Sosyal Ağlar