arayış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“Dans eden Güneş, dans eden Ay, dans eden yıldızlar ve dans eden tüm galaksiler bizim kutsal benliğimizin bir ifadesidir.” –Amit Ray ...




“Dans eden Güneş, dans eden Ay, dans eden yıldızlar ve dans eden tüm galaksiler bizim kutsal benliğimizin bir ifadesidir.” –Amit Ray

Güneş gündüzleri her yere gönderirken ışınlarını tek bir karartı kalmaz gölgelerimiz dışında. Gölgelerimiz bizi usulca takip eder; her daim bizimle olan, üzeri örtülemez ve fakat açığa çıkamaz bir gerçekliğin, ayın karanlık tarafının, güneşin ulaşamadığı yerlerin zahiri bir sembolü olarak bize farklı bir yönümüzün varlığına işaret eder.

Güneş bilincimizin, dışarıya gösterdiğimiz ve bizim de biliyor olduğumuz tarafımızın simgesidir. Gündüzdür ve her şey ortadadır. Bilincimiz yanında bedenimizi de besleyen kudrettir. Babadır, eril tarafımızdır. İş yapma, ortaya koyma gücümüzdür. Zihnimizde kurageldiğimiz hayallerimizin gerçekleşmesini sağlayan irade gücüdür. Karanlıkla savaşır ve onu boğar.

Ay ise bizim bilinçaltımızı aydınlatmaya çalışan titrek ve beyaz bir mum gibidir. Karanlığı yırtar ve içimizi hayallerle doldurur. Dişi gücümüzdür. Yaratıcı ve üretkendir. Çeşit çeşit korkutucu yaratık onun titrek ışığı ile görünür kılınır. Bilinçaltımızdan bilincimize akan saklı sırları ortaya çıkarır. Bir de ayın karanlık tarafı vardır ki işte o bir türlü ulaşamadığımız o ulu şeyi simgeler: Ruhumuzu. Ruhumuz öylesine büyük bir gizemdir ki rüyalarımız sadece Ruhumuza giden o gizli patikayı, karanlıkta kalan tarafımızı açığa çıkarmak adına kurgulanmış sahneleridir gecenin. Güneş sahnesinden ay sahnesine geçer dururuz ömrümüz boyunca. Toprağın, suyun, havanın ve ateşin birleşimi olmak kolay değildir; insan olmak kolay değildir.


Ayın zihinlerimizi etkileyebilecek kadar büyük bir gücü vardır üzerimizde. Bu hem iyi hem de kötü sonuçlar doğurabilir. Eğer ki karanlıkta kalan tarafımıza kucak açar, kendimizi tanımak için yola çıkar ve Ruhumuza doğru süzülebilme iradesi ve de isteği ile doldurursak kalbimizi, Ay bizim en büyük pusulamız olacaktır. Öte taraftan benliğimizin içine çakılı kalmışsak ve egomuzun bizi ele geçirmesine izin vermişsek Ay bizi deliliğe sürükleyecektir. Aristo Ayın beyinlerimizin üzerine olan etkisini, beynimizin en nemli organ olduğunu söyleyerek açıklar; ay sular üzerinde hükümranlık kuran bir küredir.



Her insanın bir yıldız olduğu söylenegelir. Bu hem doğrudur, hem de yanlıştır. Yıldız olan ruhumuzdur ve insanların çok çok büyük bir yüzdesi -hatta tamamına yakını demek daha doğru olacaktır-içindeki yıldızı tanıyamadan göçer gider bu sahneden. Sahte benliği ona o kadar gerçekçi görünür ki onun söylediği yalanlar ve de dolanlar sarmalında yıldızından gitgide uzaklaşarak ve fakat Tanrıya ulaştığını sanarak sönüp gidecektir. Ruhumuz bir yıldızın şekline sahiptir; küredir. Bir santrifüj etkisiyle yıldızların bedenlere girdiği söylenir neoplatonik kaynaklarda. Fakat bu balçık, bu çamur bir yıldızı tanıyabilme yetisinden çok çok uzaktadır. Hiçbir kitap ona bu sırrı veremez ve hiçbir kitap onu birleştiremez yıldızıyla. Aksini düşünmek ve bunu hayat felsefesi haline getirmek büyük bir cahillik olacaktır ve bu belki de en büyük günahtır. Yıldızlar ölümsüz ruhlardır; kaldı ki insanın ruhum sandığı sahte benliği ölümlüdür. “Ölmeden önce ölmek” terimi, ölümsüzlüğe erişebilmek için sahte benliğin öldürülmesi gerektiğini anlatan çok önemli ve fakat bir o kadar da anlaşılamayan bir anlatımdır. Anlaşılamaz çünkü ölüm denince akla ilk gelen bedenin ölümüdür. Bedenin ölümü ile beynin nöronları arasındaki bağlantılardan oluşan sahte kişilik de ölecektir. Oysaki olması gereken ölmeden evvelinde Ruhun içinde asimile olarak sahte benliğin ruhla birleşmesinin sağlanmasıdır. Bunun nasıl olması gerektiğini anlatan hiçbir yazılı materyal yoktur elimizde ve hatta olsaydı bile bunu anlayabilecek miydik? Ruhumuza izin veriyor muyuz benliğimizi kırarak?

İnsanların bu dünya üzerindeki kişilikleri ile cennete göçtüklerinde, cennetin cennet kalabileceğine inanmak saflıktan öte büyük bir çocukluktur. Cennet, sahte benliklerle cennet olarak kalamaz; insan dünyayı ne hale getirdiyse cenneti de o hale getirir; kötü, habis bir hapishane. Dinin tüm emirlerini yerine getirerek olgunlaşabilmek dervişlere has bir özelliktir. Normal, orta düzey, ölmeden ölümü tatmamış diğer insanlar  “en iyi kul benim” yarışına girecek o da yetmeyecek nehirleri, dağları, ovaları paylaşamayacaklardır. Cennet bu dünyanın bir yansıması olabilir anca bu insanlıkla.
Cennete giden yola ilk adım insanın kendini tanıyabilmesi ile atılır. İnsanın “yıldızı ile barışması” ile olur. Burada karşımıza “çilekeşlik” ya da “hermetik asetizm” karşımıza çıkar ve Mevlana’nın “kazaya karşı ölü gibi ol” lafı kulaklarımızda çınlar. Genel olarak toplumlarda, başlarına türlü kaza, bela gelmiş insanların Tanrı’ya daha yakın oldukları nedeni bilinmese de kabul edilegelen bir olgudur. Sahte benliklerimiz “iyi ki benim başıma gelmedi şunun başına gelen” diye şükrederken ruhlarının fısıltılarını duymaya çabalayan insanlar “keşke benim başıma da gelse” diyerek iç geçirirler ve gözyaşı döken her insanın gözyaşının cennete giden yola döşenen çakıl taşları olduğunu bilirler. Bu acıyı, elem ve kederi yüceltmeye çalışan bir nevi mazoşist bir yaklaşım kesinlikle değildir. 


Esasen bu dünyayı seven, öte dünya için yakamaz, yakmaz kalbindeki ateşi. O ateş bu dünyayı sömürür anca. Bilgi açlığına dönüşür, maddi açlığa dönüşür, bedensel açlığa dönüşür ve doymak bilmeyen bir ateştir; aynı Kuran ı Kerim’de anlatılan “doymak bilmez cehennem ateşi” gibidir. Feleğin çemberinden geçen insan ancak kurtaracaktır kendini dünyayı saran cehennemden.
Gerçek cehennemi yaratanın sahte benlikler olduğunu anlamadan ve onu yokluğun ateşi ile yakmadan cehennemden kurtulmak mümkün değildir. Bu dünyada başa gelen her acı şeyle ateş harlanır ve yavaş yavaş tutuşturmaya başlar ortadan kalkması gerekeni. Gözler geceye açılır ve gündüzün uğraşları eski zevki vermez insana. Öylesine bir umutsuzlukta yok olmaya davet eden bir şey vardır. Ruhun fısıltısı daha net duyulurken ölümsüzlüğe giden yol parlar ay ışığı ile. Yıldızımız bize, Tanrı’nın izniyle, elini uzatır kalınca sislerin ardından anca görmeye başladığımız küçük bir ışık demeti marifetiyle. Tutabilene ne mutlu!

Dünya sahnesi, sahte benliğimizi var eden, ona gerçek bir statü kazandıran bir ortamdır. Esasen gerçekten “var” olabilmek için önce yok olmak elzemdir, mecburidir; tüm ezoterik, batıni inançlarda yok olmak kutlu ve ulvi sayılmaktadır. Oysaki insanlar yeryüzünde korkunç bir varlık savaşının içerisinde sürüklenip gitmektedirler. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen bu ömürde tek bir saniye bile yıldız Ruhumuzla tanışmak ve onun içerisinde yok olmak adına boşa harcanmamalıdır. Ölümden sonra Ruhumuzla tanışma fırsatımız olmayacaktır. Reenkarnasyon Ruh için geçerlidir sahte benliğin öyle bir gücü yoktur; asla ölümsüz değildir; bedenle doğar, bedenle ölür.



Varlık savaşı ile ilgili en güzel dizeleri yazan Mevlana’dan alıntı yapmamak olmaz tam da burada:

“Yok olanın yolu başka yoldur; çünkü aklı başında olmak da başka bir günahtır. Aklı başında oluş geçmişleri hatırlamaktan ileri gelir. Geçmişin de Tanrı’ya perdedir, geleceğin de. Her ikisini de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden ne vakte kadar ney gibi boğum boğum olacaksın? Neyde boğum bulundukça sırdaş değildir; dudağın, sesin mahremi olmaz.
Sen kendi tarafından tavaf edip durdukça nasıl tavafta olursun? Kendinde oldukça nasıl olur da Kabe’ye gelmiş sayılırsın?”

Mevlevilerin semasının da iki amacı vardır. Zahiri yani görünürdeki amaç Tanrı’ya olan hayranlığı ifade etmek ve insani-kamile ulaşmakken batıni yani gizli ve de asıl amaç yıldız ruhumuzun bedensellikten sıyrılıp göksel bir küre olarak kendi çevresinde ve de diğer küreler çevresinde dönerek yerini ve de asıl olan kendini bulması gerekliliğinin dansa vurmuş şeklidir. Ve bu dansın Mevlana evvelinde de yapılıyor olduğuna çok da şaşırmamak gerekir lakin antik insanların Tanrı’yla olan bağları bizimkinden çok daha kuvvetliydi ve netice itibarı ile insan olmanın aslında ne demek olduğunu bizden çok daha iyi bilirlerdi. Şimdi bir nevi atıştırmalık olarak önümüze sunulan her türlü bilgi gürültü ve karmaşadan ibaret bir kördüğümün içine atar bizi.

Ruhumuzun fısıltısını kalabalıkların gürültüsü bastırır. İnsanlarla, sadece dış uyarıcılara bağımlı olduğumuzdan ve onların karşısında kendi varlığımızı ortaya koyabildiğimiz için sürekli bir arada olmak sahte benliğin varlığını pekiştirecektir. Onlara etki edip, tepki beklemek de keza sahte benliğin işidir ve gene en büyük uğraşımız ve de derdimiz kendimizi Tanrının yardımıyla Yıldızımız içinde eritip yok etmek olacakken başka insanlarla meşgul olmak da Yokluğun önündeki engeldir. Yok olmadan var olabilmek mümkün değildir.

Kendimizi kalabalıklarla sarmak ve yalnız kalamamak, sürekli atıştırarak kendi içsel güvensizliğimizi bedenimizin hacmini artırarak yeneceğimizi düşünmek; daimi olarak bir şeylerle meşgul olarak zihni dış uyarılara maruz tutmak ve atıştırmalık ve bir o kadar da gereksiz bilgilerle, zihnimizi yok olmaktan koruduğumuzu düşünerek aslında onu köreltiyor olmak ve daha niceleri büyük bir korkunun –yok olup gitme- korkusunun göstergesidir. Bu korku sahte benliğin korkusudur esasen ve kendini topraktan ne varsa onun içinde güvende saymak sahte benliğin ulvi olana karışıp gitmemek adına geliştirdiği bir hayatta kalma aracıdır. Fakat ne nafile bir araçtır o!


Bir yıldız kayar ve bir insan ölür.
Bir insanın yıldızı düşüktür ve başına türlü türlü işler gelir.
Bir yıldız doğar ve artık o ölümsüzdür.
Birisi çok başarılı olur ve yıldızı parlar.
İki insan birbiriyle çok iyi anlaşır çünkü yıldızları barışıktır.
Biri yıldızlara kement atmak ister çünkü başarması gereken çok güç bir iş vardır ki biz bu işin Yıldıza ulaşmanın ta kendisi olduğunu biliyoruz.
Ruhumuzun bir Yıldız olduğunu atalarımız bilmektedir elbet; uzay boşluğunda salınarak dans eden ölümsüz bir Ruh.

Onu tanıyabilmek ve Onunla bir olabilmek için Güneşimizden aldığımız irade gücüne ve Ayımızdan aldığımız zihinsel imajinasyon gücüne ihtiyacımız bulunmaktadır. Ve her şeyin ötesinde istenç gücümüzle ortaya koyduğumuz saf sevgi bizim en büyük desteğimiz olacaktır.

Sessiz fırtınaların sesiyle,
Sessiz yağmurların izinde
Ve de uğultusu ile dağların kalbindeki Uluya,
Dolunaylı bir gecede
Ulaşabilmek için gökteki kendine
Kulağına gelirken Tanrıların tek tek isimleri
Tam yok olup gitmeden evvel
Kollarını iyice açıp
“Alın alın beni kendimden” diyebilecek misin?
Ve de feda edebilecek misin ömrünce birikimi?
Feleklerin çarkları tek tek öğütmeden
Sana ait olduğunu sandıklarını.
Var olduğunu sandığın sen
Onsuz bir avuç topraktan öte nedir? Ne?
Varlığın en büyük zarar sana!
Ey dizlerinin üzerine çöküp kollarını göklere kaldıran!
Yok yaptığın tek bir şeyde tek bir mana!
Sen yoksun aslında!

“Venüs her sekiz yılda bir dünyanın çevresinde bir pentagram çizer. Ay daireyi dörtgenleştirir. Göklerdeki her şey başka bir şeyin çevre...


“Venüs her sekiz yılda bir dünyanın çevresinde bir pentagram çizer. Ay daireyi dörtgenleştirir. Göklerdeki her şey başka bir şeyin çevresinde döner ve kürelerin müziği ile dans eder.”
John Martineau, A Little Book of Coincidence

"Her kadın ve her erkek birer yıldızdır. Enerji yayar, gider, bu bir bakış açısıdır.
Amacı diğer yıldızlarla ilişki kurarak bütün olabilmektir. 
Her ilişki bir olaydır;
irade gücünün ortaya koyduğu sevgidir."
Aleister Crowley

Göklere ulaşmak insanlığın nihai arzusudur. Jüpiter’in üzerindeki devasa kırmızı lekeden gözlerimizi alamıyoruz; korku ile karışık derin bir arzu ile belki de o fırtınanın tam da içinde olmayı hayal ediyoruz. Satürn’ün yedi muhteşem halkasının birinin üzerinde oturup seyre dalmak istiyoruz sonsuz uzayı. Ay ve Güneş besleyen, bakan ve büyüten bir anne ve baba gibi kollarını açmış bizi bekliyor. Ve biz göklere ulaşmak isteyen kollarımıza, toprağın içindeki kendi ayaklarımızla engel oluyoruz.



Yeryüzünde ise Güneş’in temsilcisi altın gözlerimizi alıyor; onu elimizde tutmak ve sahip olmak istiyoruz; tıpkı güneş ışınları gibi saf ve sarı; bütün maddi zenginliklerin kapısını açan en değerli maden. Boynumuza, kollarımıza, parmaklarımıza takıyoruz onu ve kalabalıkların arasında gururla yürüyoruz. Kral ve kraliçe başlarının üzerinde bir taç olarak taşıyor onu ki onların halktan üstün olduklarının alametifarikasıdır bu. Tıpkı gökleri ele geçirme arzumuz gibi altın için de karşı koyulamaz bir istek duyuyoruz.


Oysaki tüm bunlar mecazi bir kapının mecazi bir anahtarı olarak işlev görecektir. Dışarıya duyduğumuz özlem ve arzu ile yanıp tutuşan yüreğimize ne dışsal güneş ne ay ne diğer gök cisimleri ne de altın su serpecektir. İçsel güneşimiz ve onun madeni olan altındır bizim ulaşmak istediğimiz. Diğer her şey bir sahne, bir temsildir. Kral ve kraliçe dahi taktıkları altın taçla başlarındaki güneş çakrasına ulaşmanın temsili bir simgesini taşırlar. 


Peki, gerçekten de hayatımız sadece bir metafordan- perdenin diğer tarafını, öte diyarların gerçekliğini mecazi bir şekilde yansıtan bir labirent ya da gerçeğin büyülü bir yuvarlak içinde saklanmış hali- ibaret olabilir mi?  Duyuların ötesindeki gerçeği algılayabilmek için beden formundan başka bir formun gerekli olduğu yadsınamaz bir gerçektir fakat böyle bir durumda bizim bu mecazi labirenti çözebilmemizin bir yolu yok gibi görünmektedir.

Neredeyse tüm ruhsal öğretilerde geçen ‘aşağısı neyse, yukarısı da öyledir’ deyişi her ne kadar oldukça basitçe algılanabilecek bir söz öbeği gibi dursa da derinlemesine düşünmeden anlam çıkarmak mümkün değildir. Ben burada cesur bir adım atacağım ve haddimi aşarak aslında aşağısı ve yukarısından kast edilmek istenen şeyin, benim de bir zamanlar öyle olduğunu sandığım gibi, “gökler” ve “yerler” olmadığını,  aslında içimizden ve dışımızdan bahsedildiğini varsayarak mecazi anlatımlara kendi bakış açıma göre açıklık getirmeye çalışacağım.

Ruhsal öğretilerde yedi rakamının önemi çok büyüktür. Öylesine bir gizem addedilmiştir ki artık içinden çıkılamaz bir sırlar ve mitler yığınında neredeyse kaybolmuştur. Oysaki basit düşünmek, çoğu konuda olduğu gibi burada da elzemdir. Yedi, öncelikle karşımıza göklerin bedenlerimizdeki izdüşümü olarak karşımıza çıkacaktır. Bizleri yedi gezegen yönetmektedir ve bunlar Güneş, Ay, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’dür. Bedenimizde de yedi adet çakra bulunmaktadır. Çakralar bedenimizdeki enerji merkezleridir. Bu çakralar plexus adı verilen sinir ağlarının merkezinde yerleşik durumdadırlar ve görevleri, bizleri ruhsal, bedensel ve zihinsel olarak dengede tutmaktır. 

Çakralar ve gezegenlerin astrolojide birbiriyle çok önemli ilişkileri vardır. Her bir çakrayı yedi gezegenden biri yönetir ve dolayısıyla her biri onu yöneten gezegenin özelliğini gösterir. Doğum haritamızda, tam doğduğumuz andaki gezegenlerin birbirine olan açısına bakılarak karakterimize gezegenlerce nasıl yön verildiği ortaya çıkmaktadır.



Fakat tam da burada aslında bunun böyle olmayabileceğine dair bazı işaretler var. Gezegenlerin birbirlerine konumlarına göre karakterimizin belirlenmesinden ziyade bizim karakterimizin izdüşümünü göklerde görüyor olmamız da mümkündür. Tüm evren insanın içini dışarıya yansıttığı kocaman bir ayna görevi görüyor olabilir. İnsanın kendi içinde verdiği bu büyük savaşı dünyanın her noktasında görmemek için kör olmak gerekir. Dünyanın insanla değil, insanın dünya ile çok büyük bir derdinin olduğu da açıktır.

Yedi çakra ve yedi gezegenden bahsetmişken, yedi müzikal notadan da bahsetmemek olmaz elbet. İlk defa Pisagor tarafından ortaya atıldığı varsayılan fakat benim kendi fikrimce Pisagor’un inisiye iken mısır öğretilerinden alıntıladığını düşündüğüm Kürelerin Müziği teorisine göre göksel cisimlerinin hareketlerinin birbirine oranı bir tür müzik yaratmaktadır. Bu müzik duyulamaz fakat matematiksel bir kavram olarak anlaşılabilir.

Keppler daha sonra bu kavram üzerinden giderek şöyle demiştir: “Göksel hareketler birçok ses için süregelen bir şarkıdan ötesi değildir ki bunlar kulakla değil zihinle algılanabilir. Öyle bir müzik ki zamanın ölçülemez akışına işaretler koyar.”

Antik zamanlarda yedi nota yedi tane göksel cisme addedilmiştir, Ay La, Merkür Sol, Venüs Fa, Güneş Mi, Mars Re, Jüpiter “Orta Do” ve Satürn Si. Aynı zamanda beş tane de diyez nota mevcuttur. Toplam 12 tane ses zodyaktaki 12 adet burçla eşleşir ve ikisi arasında bir ilişki olduğu da ortadadır.


Her bir çakra yedi gezegenden biri tarafından yönetiliyor olduğuna göre bu yedi gezegene atanmış notaları çakralara da atamak mümkündür. İşte bu noktada sesle iyileşmenin ve bedensel dengenin tekrar yerini bulmasında yardımcı olabilmesi için müziğe başvurmak kaçınılmaz bir sonuç olacaktır.

Fakat bu tür bilgileri pazaryerinde kullananlara kulak asmamak gereklidir. Asil ve kutlu öğretilerin hiçbirinin, zamanımıza kadar aynı saf halleri ile kalmaları mümkün değildir. Birçok şarlatan yarım yamalak aldıkları bu bilgileri henüz daha içselleştiremeden başkalarının iyiliği için kullanıyor olduklarını söylerler. Özellikle böylesi bir iyiliğin belirli bir maddi karşılığını istiyor olmaları ise tam tersini düşündürtmektedir. Eğer ki bir insan hakikaten de insanı evrende ve evreni insanda görüyor olduğunu söyleyip de hala üzerindeki topraksı arzuları silkeleyemiyorsa onun bir yalancı olduğu aşikardır.

Çevremiz bizim bir tezahürümüzdür ve biz neysek çevremizdeki insanlar odur, biz neysek yıldızlar odur, biz neysek koca koca okyanuslar, fırtınalar, depremler, yangınlar ve seller odur. İçinde koca bir evreni taşıyıp da bunun farkında olmayan balçıktan giysisi ile dokunduğunu çamur eden bir insanlık nafile bir çaba ile Ay’a, Mars’a, Venüs’e, Uranüs’e, Satürn’e, Neptün’e, Jüpiter’e ulaşmaya çalışır. Bu öylesine üzücü bir çabadır ki içsel evreninde mahpus kalmış insanlığın göklerdeki hazin sonu ile neticelenir. Gök cisimleri, insanoğlu içindeki göklere değemediği sürece ulaşılamaz kalacaklardır. Aslında içsel güneşe ulaşma isteği, göklerdeki yıldızlara ulaşma isteğinin kaba bir tezahüründen başka bir şey değildir.

İşin garip tarafı şudur ki evren tamamen insanın metaforik bir anlatımı iken elbette inisiye olmuş ustaların söylemeye çalıştıkları şeyler de metaforlardan ibaret olacaktır.



“Ay doğmuyorsa yüzüne, 
Güneş doğmuyorsa pencerene 
Kabahati ne ayda ne güneşte ara
Gözündeki perdeyi arala.” Mevlana

Mevlana’nın diğer birçok şiirinde kullandığı gibi bu şiirinde de mecaz kullandığı çok açıktır. Pencereden giren güneş ve yüze doğan ay aslında içsel güneş ve aydır. Onlara ulaşmak için ise içsel bir yolculuk gerekir. Dışarıyı gören gözün aynı şekilde içeriyi de görmesi gerekir ve perde ancak öyle aralanır ve Güneş ve de Aya doğru yola koyulunabilir.

Çoğu zaman metafor gerçeğin ta kendisi iken, gerçek sandığımız, bizim tezahürümüz olan doğayı ve evreni dolayısıyla da kendimizi anlayabilmemiz, kendimize ulaşabilmemiz için sunulmuş bir metafordur aslında. Evrenin bir illüzyon olduğu ve koca bir yalandan ibaret olduğu fikrini de bir kenara atmalıyız elbette. Koca bir evrenin insanın kendini bilebilmesi için yaratılmış olduğu fikri her ne kadar kulağa çocukça ve saçma da gelse bütün olasılıkları değerlendirdiğinizde Arthur Conan Doyle’un da dediği gibi; “mümkün olmayanı çıkardığınızda, geride kalan her ne kadar olası görülmese de, gerçektir.”

Tüm hayatınızı size perdelenmiş gerçeği anlatmak için kurulan bir sahne olarak düşündüğünüzde karşınıza çıkan tüm olaylar ve insanların önemi de artacaktır. Evrenin ayna olduğu fikrinden yola çıkarak kendinizi yansıttığınız insanlar size kendinizi tanıtacaktır ve başkalarında yargıladığınız, beğenmediğiniz, kötülediğiniz şeyler kendinizde sevmediğiniz ve değiştirmek zorunda olduğunuz özellikleriniz olarak karşınıza çıkacaktır. Nereye giderseniz gidin kendinizden kaçsanız dahi yansımanızdan kaçamayacaksınız. İnsanın kendi ile ve şeytanları ile baş başa kalması tam bir facia gibi görünürken günümüzde ve kendine maruz kalmamak için insanın icat edemeyeceği eğlence yokken ve aslında yapılması gerekenin benliği çözebilmek olduğu ortadayken, bununla biran evvel yüzleşmek belki de en zor fakat en doğru yoldur. Benliğe mecazi benliğimiz ve mecazi hayatımızla ulaşacağız; başka yolu yoktur.


Bedenim benim değil ki! Hiç olmamış ki! Öylece doluverdi bu düşünce zihnime; korkunç bir baş dönmesi ve mide bulantısı ile kalktığım sabah...

Bedenim benim değil ki! Hiç olmamış ki! Öylece doluverdi bu düşünce zihnime; korkunç bir baş dönmesi ve mide bulantısı ile kalktığım sabahın bir köründe. Bedenimi kontrol edemediğimi anca mı anlayacaktım? Kendimi dahi kontrol edemezken ben, kimim ki, kimmişim ki hayatımı kontrol edebileyim? Zıvanadan çıkmış düşünceler kimin ola ki? Kimin ola ki bu ruh, bu benlik? Ben diye bir şey var mı ki? Hiç olmuş mu, hiç benim olmuş mu bu ki? Şu canlılığın kabarıp büzüşen bir hava kabarcığından başka bir şeysem bile, o şey olan benim değil, ben hiç değil. Boşlukta süzülen buz gibi parmaklar tutamazken benim olan ne varsa, yere düşüp 'ben'le birlikte kırılıp, toza toprağa dönüşecekler elbet.

Öylece, kuş kadar korkak ve o kadar hassas yüreciğime doluveren bu hislerle boş, bomboş bakıyorum çevreme. Bu his başka bir hisle birleşiyor ve beni içinden çıkılamaz bir manaya sürüklemeye çalışıyor. Fakat ah rasyonel zihnim, kendi içindekini de dışındakini de bilmez hurafeler çöplüğü! Gerçek mana zihnimin dışında bir yerlerde fakat zihinsiz insan ayakta kalır mıymış ki? Kalsa da kaldığını bilir miymiş ki? En yüce mananın bilgeliği bize sirayet etmemiş henüz, farkındayım ben.
Birkaç ay evvelinden doluşmuştu garip bir düşünce usuma usul usul. Karanlık ve yoğun bir ormandan çıkarken evlerden birinin verandalarından gelen rüzgâr çanının sesi ile geliverdi nereden ne zaman çıkıp geleceği belli olmayan!

"Şu ormanın, şu gökyüzünün, şu denizin, rüzgâr çanından gelen şu seslerin, gerçekten bakıp görebilseydin eğer,  sadece birer yansıma olduğunu da bilirdin. Başka bir evrenin yalan yanlış yansımasısınız siz. Gölgesiniz siz asıllarından bihaber yaşayıp giden. Orada bir yaprak kıpırdadı mı dağlar parçalanır burada;  bir kelebek kondu mu bir gül ağacına şimşek çakar her yerde; orada gözünü kırptı mı güneş yer gök yangın olur burada. Ah ne derece cahil ve de ne kadar habersizsiniz her şeyden. Lunaparka girmiş çocuklar gibisiniz hepiniz. Elinizi attığınız her şeyin toza döneceği ortadayken, ne varsa yükleniyorsunuz sırtınıza ve elleriniz bomboş, zihniniz bir o kadar kara ayrılırken buradan, birazcık, az birazcık daha yalvarıyorsunuz. Elma şekeri mi yetmeyen, kâğıttan oyuncaklarınız mı?”

Uzun süre konuştu benimle. Ben sustum, bir histi ilkin sonrasında akıp giden bir düşünceye döndü. Aylar önce yaşadığım bu hisle bugün yaşamış olduğum bedenimin aslında benim olmadığı, ruhumun da olamayacağı fikri bir yerlerde birleşiyor gibi. Anlamsız gibi duran bu hislerden anlam çıkarıyorum. Fakat nafile! Bu bir his, düşünceye dökülmesi onu hurafeye çeviriyor ve belki de ilerleyen zamanda gereksiz bir inanca dönüştürecek. His olarak bir insanın içinde beliren bir şeyin başkasına aktarılması ne derece mümkün ki?

Eflatun’un mağara alegorisi benim içime dolan bu hisle aynı şeyleri söyler gibi gözükmekte; bir mağarada gölgeleri gerçek sanarak geçirmiyor muyuz tüm yaşamımızı ve beyhude yere mağarada gölgelerle oynarken kaybetmiyor muyuz bize bahşedilecek olanı henüz bulamamışken? Güneş bile başka bir kaynaktan alıyor ise ışınlarını ve o kaynak asıl ‘mana’ ise bu dünyada boş yere aramaktayız. Ve de labirentlerle doluymuş gibi gözüken ve çözmek için bizleri beklediğini sandığımız bu dünyanın çözdüğümüz tüm döngülerinde hep aynı modeli görürüz: Yolun sonu ufuk çizgisidir ve inancımızla şekillenir. İnanç yüce manayı arayan herkesin eninde sonunda takılıp kalacağı bir olgudur ve mucizevi bir şekilde kapılırken, gene mucizevi bir şekilde uzaklaşabiliriz kendisinden.

İçimizde bir yerlerde olayların aslen bizim tarafımızdan yönlendirilmediğini biliyoruz hepimiz ve de ne ruhumuzun ne de bedenimizin tam olarak bize ait olduğunu. Bize aitmiş gibi görünen birkaç kara kuru düşünce bile istemsiz olarak zihnimizde belirmelerine bakılırsa hiç de bize ait değil. Sahte egomuzun ötesindeki bize ait olan değil, bizim ait olduğumuz; ruhumuz ve onu ararken tek yapabileceğimiz onun gönderdiği şifreli mesajları çözmek. Rüyalar bu yüzden bu kadar kıymetli ve örüntülerde mana aramamız tam da bu yüzden. Asıl evrenin -yüce ve kutsal mananın-  birbirinden bağımsız olayları, bir nevi mors alfabesi gibi kullanarak, şifreli mesajlar gönderiyor olduğunu hissediyoruz kalplerimizde. Ve böylece bir kara kedinin önümüzden geçtiğinde başımıza neler gelebileceğini, bilinçaltına atılmış atalarımızdan kalan yarım yamalak kadim bilgileri kullanarak, öngörmeye çalışıyoruz. Fakat bu modern zamanlarda, öngörülerimiz dahi zamanın ruhu tarafından zapt edilmiş gibi durmakta ve çoktan ‘ilkel bilgiler’ kategorisinde yerlerini almışlar. Hatta bunun için bir isim de bulmuşlar; apofeni. Wikipedia’ya göre: “Apophenia is the tendency to mistakenly perceive connections and meaning between unrelated things.” Türkçeye çevirisi ise şu şekilde: “Apofeni;  yanlışlıkla birbirinden bağımsız şeyler arasında bağlantı ya da anlam bulma eğilimidir.” Burada özellikle ‘yanlışlıkla’ kelimesine takılmamak elimde değil elbet. İnsanların kadim bilgeliklerinden kalan birkaç öğreti bile zamanın ruhu tarafından ‘yanlış ve de hatalı’ kabul ediliyor. Bu, elimizdeki tüm araçların teker teker nasıl alındığının korkunç ve tehlikeli örneklerinden biri. Yürekli varlıkların ellerinden yüreğini alıp, asıl evrene ait işaretlere ve öngörülere sahip bilinçaltlarının kapısını kilitleyip, anahtarını denize attığınızda, geride kalan humanoidler elbet harika birer hizmetçi olacaktır.

Her nasılsa her şeyi olduğu gibi kabul etmemiz gerektiği söyleniyor bize ve kurumların önümüze koyduklarına inanmamız gerektiği. İnancın yerini bilgeliğin alması gerekirken inananlar bilgelerin yerine geçiyor ve bilgeler susturuluyor; hem kendi aklımızda, hem de dışarda. Bize işaret edilen tek yolda ruhumuzu boğarken, ona dair tüm işaretleri elimizin tersiyle itiyoruz. Oysaki o kadar çok yol var ki! Ve bu yolların her birine giriş ve çıkış bileti olarak bilinçaltımızın bize ulaştırmaya çalıştığı kadim bilgileri kullanmak zorundayken; önü inançlarla tıkanan bu nehrin zamanla kurumasına izin veriyoruz. Farkında değiliz lakin işte bu çok üzücü.

Her tarafı uyaranla dolu ve bizi içimize dönmekten men eden şehirlerde kendi içsel deneyimlerimizden ayrı tutuluyoruz. Işıklar, sesler, karmakarışık caddeler, trafik, koca koca binalar, rengârenk tabelalar bizi maddi amaçlara sıkı sıkı bağlarken, manevi olarak ulaşmamız gereken mana zaten önümüze yaldızlı bir tabakta sunulmuş gibi. Taklit etmemiz gereken ritüellerin bizi übermensch seviyesine çıkaracağı söyleniyor ve devreye gene inanç giriyor. Sözler gerçekle çelişse de inanma eylemi onu tek gerçek kılıyor. Bu derece tıka basa doldurulmuş zihinlerle hakiki ruhsal deneyime ulaşabilen insana rastlamak neredeyse imkânsız. Bir ağacın gölgesinde saatlerce gökyüzüne bakabilen insana ne mutlu! Ve ne mutlu denizin ortasında dingince maviliğe dalmış olana. Fakat sessizlik bir zamandan sonra canını acıtır modern insanın. Uyaranların bağımlısıyız. Kendimizi şehre geri dönmek için acele eder buluruz; tam da sessizlik ruhumuza sirayet edecekken, gürültüyle boğmak isteriz kendini gösterebilecek olana.

Doğanın insanın içine verdiği huzuru algılamak ne kadar zorsa ondan bahsedebilmek de o kadar zor. Sessizliğin korkutucu çığlıklarını gürültü ile bastırmak, bilinçaltının karanlığına dalacakken neon ışıklarıyla büyülenmek, doğanın kendi içindeki dengeyi kaotik insan ilişkileri, trafik ve kalabalıklarla değiş tokuş etmek bizim bu dünyaya kendimizi teslim etmemiz anlamına geliyor. Oysaki bu dünya sadece bir gölgeyken kendimizi gölgelerin eline vermek, en az gölge kadar uçucu egomuzun ruhu keşfetmeden göçüp gitmesine neden olacaktır.

Elimizde bize ait hiçbir şey yokken, yansımanın kralı olmanın kime ne faydası olacaktır ki? Gerçeğin hizmetkârı olmayı, elbet tercih edeceğimdir yalandan kraliçe olmaya. Ruhum benden köşe bucak kaçacak biliyorum ve bilinçaltım sessizce gönderse de şifreleri algılamam yıllar sürecek biliyorum. Fakat gerçek huzuru ve dinginliği bu dünyada bulamayacağıma eminim. Belki birkaç an ve anı; sıcak bir odun sobasından yayılan sıcaklık ve cama vuran yağmur damlaların tatlı sesi ve elimde bir bardak çayla izlerken oradan oraya konan minik minicik serçeleri. Doluverecek içime biliyorum yaygın ve genleşen kutlu mana. Fakat işte bu kadar. Ölümde de huzur olduğunu sanmam hiç; ki kanımca öte diyar da bir yansıma. Mutlak manaya, yılgın bir boyun eğişten ziyade bilge bir boyun eğişle yaklaşacağız, biliyorum ve onun şifrelerini alfabe olarak kullandığı örüntülerde arayacağım. Bunun bir hata olduğunu söyleyenlere inat, içimdeki bilge arkaik insana güveneceğim.

Orada bir şeylerimi bıraktığıma eminim. Fakat neyimi Tanrı aşkına neyimi? Dilimin ucunda bulamıyorum; gözümün önünde göremiyorum; hemen...



Orada bir şeylerimi bıraktığıma eminim. Fakat neyimi Tanrı aşkına neyimi? Dilimin ucunda bulamıyorum; gözümün önünde göremiyorum; hemen burnumun dibinde koklayamıyorum. Uçucu bir şey olsa gerek kaybettiğim; hayatın özü gibi. Kırmızı gibi rengi ya da hayır mora dönük bir renk de olabilir; sonra düşününce yeşil, mavi de olabilirmiş gibime geliyor. Gökkuşağına benzer bir şey mi ki bu? Orada oracıkta işte; denizin kumların üzerinden defalarca geçtiği bir yerlerde; minicik deniz kabuklarının içinde; fakat orada da değil sanırım.Belki de minik ellerimle sımsıkı tuttuğum hasır şapkanın altına saklanmıştır ve şimdi de bir fotoğraf karesinde kalakalmıştır, tam da saklı kaldığı o anın içinde.  Gittim tekrar tekrar oraya hem hayalimde hem de gerçekte; fakat ne çare, ne çare? Hiçbir tanecik iz kalmamış gibi ondan geriye; ben mi bulamadım yoksa? Sağır mıyım ben artık; burnumun ucunu göremeyecek kör müyüm? Neyim var benim, neyim? Orada gözlerinin içi gülen ben neredeyim şimdi?
Bıraktım mı onu orada, yapayalnız, bir başına? Çakıl taşlarının arasında ve milyon yaşındaki kum tanelerinin? Henüz 3 yaşındaki beni bırakımı verdim gözlerindeki gülümseme ile? Bıraktıysam da orada kalmalı değil miydi? Neden, neden gitti? İçimde olmuş olsa gözlerimden bilmez miydim? Parlamaz mıydı bakışlarım şaşkınlıkla ve saf bir merakla? Tepemdeki yarım yamalak güneş ve küskün ay daha bir parlak olmaz mıydı? Neden saklanıyor benden adını bir türlü söyleyemediğim şey? Neydi o? Neydi?
Arandığında bulunmayan şey nedir? Hissettiğiniz fakat ele gelmeyen o esrarengiz büyülü şey? Yok, hep düşünmem ben onu, sürekli de aklımda değildir fakat bazı bazı düşer aklıma kaybettiğim o sihir. Zihnimde dolanırken gridir fakat her şey; zihnimin içinde gri bir karanlık kol geziyor olmalı. Yoksa yuttu mu aradığım şeyi? Henüz ben bulamadan el koydu ve onu arkasındaki bir deliğe mi atıverdi? Nerede o?
Yengeçler vardı; hatırlıyorum. Yok, yok korkmamıştım hiç; peşlerinden gitmiştim kaç defa; onlar mı kaçırdı yoksa? Aç mıydılar? Yenecek bir şey miydi kaybettiğim? Düşün, düşün! Ne vardı yengeçlerden başka? Ah deniz dalgalı mıydı yoksa; köpük köpük kıyıya vuruyordur kesin; o götürmüş olmalı; evet buldum sanırım; o götürdü o. İnsafsızca yalayıp yuttu bende olan o adını kestiremediğim şeyi; şimdi bir balinanın midesinde; ya da daha fenası bir köpek balığı kanatmıştır onun her yerini. Parça, parça, lime lime etmiştir onu tuzlu su. En sonunca okyanusun dibine atmıştır; ya ne yapsaydı ki onu; adı sanı konmamış, ne yenir ne içilir şeyi?
Ah babam, ah anam siz mi aldınız yoksa? Nesini beğenmediniz? Neden sevmediniz? Ne beklediniz de ne olmadım; olamadım ben? Gözlerimin içine bakıp bakıp koca koskoca, umut dolu bir gelecek gördünüz de ben mi çaldım onu? Çaldıysam da tek başıma mı çaldım ki? Ortağım var benim; tanımışsınızdır şimdiye onu. Ben öylesine bir insanım ki işte;  umut dolu teknenin içinden küçücük hamsiler çıkınca mı bu kadar üzüldünüz, süzüldünüz? Hamsi işte sadece yenir, hem de bir çırpıda. Ortağıma gelince insan değilmiş o; ben görmedim, duymadım da ama hep varmış her daim. Ona kızın, bana değil.
Dilimin ucunda, ağzımdaki bakla gibi; bakla zehirler bazı bazı adamı; zehirleniyorum ben de. Bulamadıkça onu; ben aradıkça kaçan şeyi; pırıl pırıl parlayan, maddesiz, saf yaşama sevincini. Söyledim işte ta kendisi.
Şeytan almış götürmüş,
Satamadan getirmiş.


H. ve M.’yi arıyorum, doğduğumdan beri desem abartı sayılmaz da, hadi ben kendimi bildim bileli diyeyim. Tam bulduğumu sandığım anda avuçlar...



H. ve M.’yi arıyorum, doğduğumdan beri desem abartı sayılmaz da, hadi ben kendimi bildim bileli diyeyim. Tam bulduğumu sandığım anda avuçlarımın arasından kaçıverdiklerine defalarca şahit oldum. Ele avuca sığmaz imiş bunlar. Dokunursan toz olurlarmış, bakarsan saklanıverirlermiş hemen oracıkta bir yerlere. Saklanmakta üstlerine yokmuş. Sadece adları kalana kadar geride, yok ediverirlermiş kendilerini. Varlıktan yokluğa geçiverirlermiş hemencecik. Vazgeçmeyeceğim lakin. Yakalayacağım, tutacağım ellerimle.

Her taşın altına baktım neredeyse, bazen yuvarlandıklarımın dibinde olduklarını varsaydım, bazen dağın başındaki kayanın birinin altında saklandıklarını, bazen denizin dalgasıyla dümdüz edilmiş pürüzsüz çakıl taşlarında aradım, bazen sipsivri amansız kayalıklarda. Her köşe başını döndüğümde hemen oracıkta bir yerlerde bulabileceğimi varsaydım. Benden önce dönenlerin birinden biri ses etseydi bari; ne de olsa aramayan yok onları. Çetin ceviz çıktı H. ve M. Anladığım kadarıyla, okuduğum kadarıyla, tüm hikayeler onların uğruna yazılmış, tüm öğütler onlar için, tüm savaşlar da keza bilinmedik toprakların birinden birinde çıkarlar ortaya diye yapılmış. İnsan insanı o yüzden dövmüş, insan insana tam da o yüzden ah etmiş. Masal kahramanları buldu derler, onlar ulaştı derler, yüz yıl uyuyan prenses sırf onu bulduğunu sandığı için uyandı derler. Tekrar uyumuş lakin, bir yüz yıl daha beklemeye değermiş. Çeşitli reçeteler var, bilmeyen yoktur onları. Şunları şunları yaparsan kavuşursun der onlarda. Misal arabanın içinde, koltukların altında yaşadıklarını söyleyen var, kimilerine göre şahane bir evde anca bulunabilirlermiş, fakir gariban evini sevmezlermiş pek. Doğru mudur ki? Pek de kibirli, pek de şatafatlılarmış.

Ben gene de dağı taşı tercih edeceğim, reçetelerin hiçbirini uygulamadım keza, uygulamak için de artık çok geç sayılır. Fakat, arada bir, hakikaten bir evin, bir arabanın, gösterişli bir elbisenin, alımlı bir ayakkabının içinde olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum da gene de varsayıyorum ki; oralarda bulunsaydı H. ve M., bunca insan azıcık da olsa rahata ermez miydi? Yok, yok rahat yüzü gören yok. Geçenlerde komşunun biri diğerine anlatırken duydum, H. ve M.’nin izini sürerken tamamen kaybettiğinden bahsediyordu. Meğer bu iki kafadar, takibe hiç gelmezlermiş. Her reçeteyi uygulamışmış bizim komşu. Arabadır, evdir, dört beş çocuktur. Yok diyormuş, ne yapsam olmuyor diyormuş. Şimdi teknenin birinde bulabileceğine dair bir düşünce belirmiş kafasında -keza H. M. en çok da düşünce ile ulaşır insanların zihinlerine-, alacağım dermiş, tekne ile kavuşacağım onlara. Ne desem bilemiyorum ki, belki de hakikaten bir teknenin içindedir. Denizde olduğunu çoğu zaman ben de varsaydım, baktım durdum, yüzdüm durdum, bir şeyler var gibi sanki sanki, benim de zihnimde belirmiyor dieğil, onların orada ikamet ettiklerine dair garip bir düşünce. Oralarda dolanıyorum son zamanlarda, deniz kenarındaki kayalıklarda. Ayağım takılacak bir gün oralarda atlayıp, zıplarken, belki de, belki de işte tam orada olacaklar, orası da bir muamma gerçi.

Herkes avcı olmuş bunların aşkından, birbirini avlıyor, görseniz, bilseniz, benim gördüğüm gibi, benim bildiğim gibi, daha fazlasını görmeye tahammül edemez, kör olmayı yeğlersiniz.Vaatler oldukça büyük, ben dahi kanıyorum. ‘Ben dahi’ dedim, yanlış anlaşılmasın, kibir değil bu. Çok okudum, çok gördüm, çok gezmesem de, çok gözlemledim. Oradan biliyorum işte, tüm bu avcıların yegane avı H. ve M. olmuş, fakat onlar av değil, onlar elle tutulur değil, izahları yok onların, maddeleri yok onların, onlar ufuk çizgisinde yaşayan ulaşılamaz şeyler. Bir tür idea felsefenin dilinde, bir tür inanç dinlerin dilinde, benim dilimde izahsız, anlamsız, elle tutulamayan, umut benzeri, uçucu, yaklaştığınızda buhar olup uçan, uzaktan sislerin içinden size göz kırpıp duran, yaşamamızı, umut etmemizi, kaybolmamamızı, hayata dört elle tutunmamızı sağlayan varlığı ile yokluğu birbirinden ayrılamaz uçuşan fikirler.

Ben hiç kimseyim amma, siz daha iyisini bilirsiniz amma, anlatmadan edemem kilim dokuyan dedenin bana söylediğini. Vakitlerden bir vakitte, mekanlardan birinde karşılaştım kendisiyle. Gözümü ayıramadım yaptığı işten, saatlerce, rengarenk iplerin arasında, uç uca bağlayarak onları, üzerlerinden geçirerek bir birini, bir ötekini, düğümler atarak birbirine, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen insan gözüne, büyük, büsbüyük bir kilim dokurken izledim onu. Varlığımı fark ettiğini düşünmedim bile, öylece, durmadan düşünmeden birbiri ardına ilmek atıyordu, desenleri ortaya çıkarmak adına. Desenler ki ne desenler. içinde kaybolursunuz, sanırsınız ki, ayı güneşi, yıldızları, samanyolunu ve koskoca evreni dokudu parmaklarının arasında öylece capcansız duran iplerle. Sonra birleşince onlar sandım ki bu bir büyü. Kilim mi benim içimde, ben mi kilimin içindeyim bilemedim. Kaybettim bir süre yerimi, yurdumu, vaktimi. göğü ördü sanki tepeme, yeri ördü sanki ayaklarımın dibine. İşte o dede şöyle dedi bana:

Yerde arasan bulamazsın ne huzuru ne mutluluğu
gökte arasan bulamazsın ne huzuru ne mutluluğu
İnsanlarda arasan hiç bulamazsın
Eh belki otlarda ve hayvanlarda.
Sen iyisi mi yaz bir kenara şu dediğimi,
Örülüdür o tüm bu maddenin içinde
Ayrılamaz, ayrıştırılamaz o.
Ne aranabilir, ne bulunabilir o.
Ellerinin arasında, gözlerinin gördüğü yerde
Ve de onların özündedir.
Fakat lakin dokunmaya yetmez tenin
Ve ne görmeye gözün yeter, ne işitmeye kulağın.
Aha da bu kilimdeki ipler desenlerin içinde nasıl kaybolduysa
Öz ve hakiki olan da evrenin deseninde kaybolmuştur.
Tek tek arayamazsın.
Sen ne yap, ne et,
Umursama artık, içinde yaşıyorsun
Dışında aramayı bırak.
Ama tam da burada başlar asıl hikaye;
İçinde olduğun şeyin ne olduğunu
Bilemezsin asla.

Esindaş

İLETİŞİM